Yaşardım yine böyle kan revan içinde

Yaşardım yine böyle kan revan içinde
Yaşardım yine böyle kan revan içinde

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Genco Erkal'la 'Bursa Cezaevi'nden Mektuplar' oyununu konuşmak için yeni sahnesi Ali Paşa Han'da buluştuk. Elbette söz Gezi direnişine de geldi. Erkal, "Çin şişeden çıktı bir kere" diyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

“Duydunuz mu gişeyi? Bu akşama hiç yer kalmamış” dediğim an, yüzüne yerleşen o gülümsemeyi, çocuklarıma hanım teyze diyecek kadar yaşlandığımda bile hatırlayacağım sanırım. Gişe, Genco Erkal’ın yeni sahnesi olan Ali Paşa Han’ın gişesi. Eminönü’nde 1712 yılında inşa edilmiş, 300 yıllık bu han, bundan böyle Erkal’ın yeni tiyatro mabedi. Sayısını kendi de bilemiyor; ben diyeyim 30, siz deyin 40 odalı. Kültür sanat merkezi olmaya epey müsait. Zaten ‘dönüşüm’ de ufaktan başlamış. Hanın yakınlarına geldiğinizde esnaf hemen “Tiyatroya mı?” diye soruyor, yolu tarif ediyor. Girişteki çay ocağında ise sekiz, dokuz yaşlarında bir çocuk, yakasındaki ‘Şehir ve Devlet Tiyatroları’na evet, Hükümet Tiyatrosu’na hayır’ yazılı rozetiyle soruyor konuklara çay isteyip istemediklerini.
Genco Erkal, geçen sezon Tülay Günal’la beraber ‘Ben Bertolt Brecht’ adlı müzikal kabareyi sahnelemişti. Şimdi, ‘Bursa Cezaevi’nden Mektuplar’ için yeniden bir aradalar. Geçen yıl, kültür sanat merkezlerini dolaşıp sahneliyorlardı oyunlarını, bu kez yerleşik olarak Ali Paşa Han’dalar. Biz de, Erkal’ı bir gün ziyaret edip, mekânı, yeni oyunu ve tabii ki Gezi’yi konuştuk.

Gezi Parkı için direndi Genco Erkal, direniyor da… Hatta basına yansımıştı; ‘Bursa Cezaevi’nden Mektuplar’ın sonunda ‘Diren Gezi’,’Nâzım Gezi’de’ pankartlarıyla selamladılar izleyicileri. Süreci “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyerek özetliyor: “Nereden geldiyse o hep beklediğimiz ama bir türlü geleceğine kendimizi inandıramadığımız o soluk, o coşku, o gencecik enerji çıkıp geldi işte, bütün beklentilerimizin üstüne çıkarak. Yaşlı bir çapulcu olarak bu günleri yaşadığım için çok mutluyum. Gazı biliyorum artık. Gençlerle birlikte meydanlara çıktık. Kaçtık bir yerlere sığındık. Korudular beni.” İktidarın acımasızlığını, tahammülsüzlüğünü yaşadıklarını, parklardaki forumlarla, duran adamlarla muhalefetin başka başka biçimlerde süreceğini anlatıyor: “Çin şişeden çıktı bir kere, geriye sokamazsınız.”

‘Mi Minör’ oyunuyla Gezi Direnişi’nin provasını yapmakla suçlanan ve hem Yeni Şafak gazetesi hem de Başbakan tarafından hedef gösterilen tiyatrocu Memet Ali Alabora’ya da sahip çıkıyor Erkal, “Onun için iğrenç bir komplo oluşturuldu” diyor, “Yalan yanlış bilgiler gerçekmiş gibi sunuluyor. Kendisi son derece net ve anlaşılır açıklamalar yapsa da iftiraya devam ediyorlar. İşin tuhafı, AKP yandaşları bu uyduruk bilgilere gerçek gözüyle bakıyor. ‘Kesin belgeler var’ diyorlar. Yalan ve iftirayı meşrulaştırıyorlar. Bu kesime biz derdimizi nasıl anlatabileceğiz?” 

Sanatçılar çarşısı 

Gelelim Ali Paşa Han’a... Önce tabii, kim bu Ali Paşa? Bu konu biraz muallakta aslında. “Çorlulu Ali Paşa’dan söz ediyorlar” diyor Genco Erkal: “sadrazamlık yapmış ve sonunda idam edilerek ölmüş. Burayı kendi gelir kaynağı olarak, daha sonra da borçlarını ödemek üzere kullanmış. Fakat ödenemeyince han el değiştirmiş, başkalarının eline geçmiş. Bir dönem bizim büyük büyük büyük babamıza, büyük dedemize gelmiş.” Handa her odanın ayrı bir tapusu var. Kat mülkiyeti gibi değil, hepsi birbirinden bağımsız. Tamamı değil ama önemli bir bölümünün hisseleri Erkal ailesine ait. Bu yüzden, kararları onlar yürütüyor.
Handa, halihazırda bir dövme-bakır imalathanesi var. Gündüzleri dükkânın önü açık. Akşam paydos ettiklerinde, önüne sandalyeler diziliyor. Peki handaki diğer boş odalar nasıl değerlendirilecek? Erkal’ın kafasında şekillenmeye başlamış bazı şeyler: “Burayı sadece tiyatro salonu değil, konserler, gösteriler yapılabilir bir mekân olarak düşünüyoruz. Odalar, sanatçıların, özellikle ressam, seramikçi, mozaikçi, heykeltıraşların atölyeleri olarak kullanılabilir. Aynı zamanda eğitim veren, kurslar, atölye çalışmaları yapan; müzik, tiyatro kursları görülebilen bir sanatçılar çarşısı diyebiliriz. Çok canlı bir yer yaratmak mümkün.”

Handa sahnelenen ilk oyun ‘Yaşamaya Dair – Bursa Cezaevi’nden Mektuplar’, Nâzım şiirlerinden ve şarkılarından yapılmış bir bir müzikli gösteri ve Nâzım Hikmet’in, Bursa Cezaevi’ndeki yaşamı ile eşi Piraye Hanım’a olan tutkusunu konu alıyor. Nâzım’ın doğumunun 111., ölümünün 50. yıl dönümü için yapılan oyunda herkesin en çok sevdiği şiirlere Tülay Günal’ın sesinden Zülfü Livaneli, Tarık Öcal, Tolga Çebi, Nadir Göktürk, Timur Selçuk, Fazıl Say, Cem Karaca ve Edip Akbayram besteleri, şarkıları eşlik ediyor. “İstedim ki yıldızların altında herkes Nâzım’la ilgili anılarını yeniden yaşasın, o şarkıları içinden mırıldansın” diyor Erkal: “Dediğim gibi de oldu aslında, o kadar büyülü bir yer ki... ‘Mesela kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor’ diyorsunuz, yıldızlar hemen üstünüzde. ‘Yalan söylerse umutsuz günlerin gecelerinde ay ışığı’ diyorsunuz, ay da orada. ‘Bahar geldi karıcığım’ diyor, asmalar var. O kadar doğayla da iç içe bir yer ki...” Hanla ilgili, şimdilik tek sıkıntı üstünün açık olması. “Kışın ne yapacaksınız?” diye sorunca; üstünü açılır-kapanır hale getirmek gibi bir projeleri olduğunu ancak altından kalkabilecekler mi endişesi taşıdıklarını anlatıyor. 

‘Tüccar kafası bu’ 

Erkal’ın Ali Paşa Han’a gelmesine vesile olan, 23 yıldır oyunlarını sahnelediği Muammer Karaca Tiyatrosu’nun 2012 sonlarında Beyoğlu Belediyesi’nce kapatılmış olması... Şu an, hanın ona verdiği mutluluk, sanatçının Muammer Karaca’dan koparılmış olmasına duyduğu üzüntüyü bir nebze azaltıyormuş. Bu noktada Fatih Belediyesi’ne de bir teşekkürü var. Belediye Başkanı Mustafa Demir’in, kendilerine ilk andan itibaren çok destek olduklarını, tartışmasız bir şekilde arkalarında durduklarını anlatıyor.

Muammer Karaca’nın yıkılacak olmasını hemen es geçmiyoruz. O da bütün itirazlara rağmen yıkılan Emek Sineması’yla aynı kaderi paylaşacak... “Bu iktidarın sanata olan düşmanlığı inanılır gibi değil” diyor Erkal, “Daha evvel heykellerle, ödenekli tiyatrolarla olan dertleri... Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi, orkestraları hepsi lağvediliyor. Aslında zihniyet olarak Atatürk ’ü silmeye uğraşan bir iktidar bu. Bu tür ödenekli sanat kurumlarının yaşaması, konservatuvarların kurulması cumhuriyetin kazanımıdır çünkü. Biz 75 yıl içinde yani çok kısa bir zaman içinde bütün dünyayla rekabet edebilecek düzeye geldik. Şimdi hepsi geriye gidiyor, neo-Osmanlı bir yola gittiğimiz için bunların hiçbir önemi kalmadı, hepsini siliyor. İşte o yüzden tiyatroların, Emek’in, Muammer Karaca’nın hiçbir kültürel kıymeti yok onların gözünde; sadece rant getiren otel ve AVM var. Önemli olan neyin ne kadar para getirdiği. Tam tüccar kafası bu. Muhafazakâr tüccar kafası demeliyiz çünkü bir de son derece tutucu bir bakış açısı da var. İçkiye karşı, çağdaş, uygar yaşama biçimine karşı. Biz tabii başından beri bu tehlikelere dikkat çekmeye çalışıyorduk. Bir kesim, bizim gibi düşüneceğini umduğumuz aydınlar, ‘Yok canım bunlar demokrat’ diye maalesef desteklediler.”
Genco Erkal, Muammer Karaca’da, kapanmadan evvel, önceleri haftada 3; iki sene evvel 2 oyun oynayabiliyordu. Geçen sene de haftada 1 oyuna düşmüştü. Kim düşürüyor? “Beyoğlu Belediyesi.” Neye istinaden? “Başkaları da var, çok talep var diyor. O zamanki Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’a dedim ki devletten yardım aldım, 30 oyun oynamak zorundayım ve burada oynayacağımı bilerek aldım. Ama ben burada 30 oyun oynayamıyorum, haftada bir günüm var. ‘Ben konuşurum Ahmet Misbah Demircan’la dedi, Demircan randevu verdi, gittim konuştum. “Aa işte biz sizi çok severiz de çok bilmem ne.” Politikacı bunlar, her nabza göre mavi boncuk. ‘İşte biliyorsunuz AKM de kapandı, tiyatro sıkıntısı var, herkes bize geliyor, napalım, biz tabii sizi çok severiz ama ancak bu kadar verebiliyoruz’ falan filan… Yani mümkün olduğu kadar sesi kısmak, sonunda da tamamen kapatmak oluyor. Statik bahane ettiler.”

‘8 sene laf edilmedi’ 

Muammer Karaca, depreme dayanıklı olmadığı gerekçesiyle boşaltılmıştı. “O çatlaklar bu Taksim-Şişhane metrosu kazıları yapılırken oldu” diye anlatıyor Genco Erkal, “O zaman geldiler, baktılar, evet dediler burada bir sorun var ama yapılmayacak bir şey değil burası güçlendirilebilir. Ve 8 sene hiç laf edilmedi, herkes girdi, çıktı, oynadı. Eğer gerçek bir tehlike olsaydı o kadar zamandır orada oyun verilebilir miydi, konserler yapılabilir miydi? Aslında, bu bahane. Doğru dürüst bilimsel bir rapor yazılması lazımdı.” O rapor, bugün hâlâ yazılmamış. “Esas mesele” diyor, “Buranın tiyatro kimliğini unutturmak. Bir baktılar bir ses çıkacak mı? Kimseden ses çıkmadı. Emek’te o kadar ses çıktı, büyük olaylar oldu, buna rağmen yıktılar. Bizim Muammer Karaca Tiyatrosu’nda çıt çıkmadı. Birileri gelip de destek olmadı.” Bahane değil tabii ama tükenmiş olabilir miyiz biraz? “Evet” diyor, “bir ümitsizlik var galiba.”

Genco Erkal’ı biliyorsunuz işte, hep baskı gördü, oyunları yasaklandı. ‘Alpagut Olayı’ oyununu Erzurum’da oynarken linç ediliyordu, Fethiye’de molotofkokteyli attılar sahnenin önüne, önünde patladı. Davalar, tiyatrosunu kapatmalar… O kadar çok şey yaşamış ki… Bir yandan çok da dayanıklı aslında. “Aslında insanı ayakta tutan; söyleyecek bir sözü olması, bir şeye karşı çıkabiliyor olmasıdır. Ve bu mücadele bizim hayatımızın bir parçası. Politik tiyatro yapınca böyle oluyor” diyerek mücadelenin onu hep dayanıklı kıldığını anlatıyor.

Ha bir de, yine dünyaya gelse yine tiyatrocu olmak istiyor. “Hani” diyor, “Nâzım’ın öyle bir şiiri var ya… ‘Beni bir daha ele geçirsem’ diyor, ‘Yaşardım yine böyle kan revan içinde’… İşte benimki de aynen öyle…”

'Yaşamaya Dair- Bursa Cezaevi'nden Mektuplar, 26, 27, 28, 29 ve 30 Haziran'da saat 21.00'de Ali Paşa Han'da. (Yorgancılar Cad, No: 65, Küçükpazar, Eminönü)