Yaşasın eleştiri!

Yaşasın eleştiri!
Yaşasın eleştiri!

Burak Delier, Koleksiyonerin Dileği projesinde bir koleksiyoncunun istediği resmi yapmıştı.

Radikal'in sayfalarına taşıdığı 'Eleştirmenlik şef garsonluk mu?' tartışmalarına bir katkı da güncel sanatçı Serkan Özkaya'dan geldi.
Haber: SERKAN ÖZKAYA / Arşivi

Son zamanlarda karşıma çıkan bir dizi yazı, benim de yaşadığım dev bir tatminsizliği anlatıyor. İstanbul ’daki sanat piyasası ve parayla ölçülen sanat değerlerinden söz ediyorum. Elbette bunu bir ölçek ileriye, Umberto Eco’nun tanımladığı, para tanrısına tapan dindarlığa, sofuluğa götürmek ve başka toplumsal katmanlarda bulmak da mümkün. Her şeyin değerini rakamlarla ölçen bu anlayış, sanata, yani içinde dünyamıza özgü bir yücelik barındıran alana geldiğinde ise ister istemez büyük bir tatminsizliğe yol açıyor.
Gelgelelim ülkemizde, neredeyse damarlarımıza işlemiş, Schadenfreude’ye, yani umutsuz ve topyekûn felaketi arzulayan bir sonuca ulaşmak ise benim karşısında durduğum bir tavır. Ali Artun’un yazısında biraz sezinlenen, “Batı sanatı dahi eleştiriden yüz çevirdi, demek ki artık eleştiri, ne sanatın ne de araştıran düşüncenin yanında yer alabilir” fikrine karşıyım. Çok uzağa gitmeye gerek yok, birkaç yıl önceki İstanbul Bienali’ne esin veren, Brecht’ten alınmış ‘İnsan Neyle Yaşar?’ sorusunun cevabını belki de en güzel şekilde, aynı damarda yol alan Nâzım Hikmet, ‘Büyük İnsanlık’ şiirinde verir: “Umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor.”
Buna mukabil Schadenfreude’ye bizi ulaştıran umutsuzluk, yani söz konusu edilen eleştiri kurumundan tamamen soğumak ve bunu yararsız hatta işbirlikçi ilan etmek, bence hem sanatçıları hem de bu alanda çalışan insanların imtina etmesi gereken bir duruş. Aksi, “Benim için nasıl olsa umut yok, inşallah(!) dünyanın geri kalanı da bu hale gelir” anlayışını getiriyor. Parasal değerlerin ya da banka hesabının tatmin getirmediğini, dahası zenginleşme sağlamadığını biliyoruz. Dünyanın en pahalı müzik sistemlerinde, dünyanın en ucuz müziklerinin dinlendiğine şahit oldum. İnsan üzerinde emek harcamadığı kazanımlardan tatmin olmaz.
Yıllar önce bir bankanın, kullanılan kredi karşılığında verdiği hediyeleri hatırlıyorum; listenin en altında Thomas Mann’in ‘Venedik’te Ölüm’ü, en üstünde ise Amerika seyahati biletleri vardı. ‘Venedik’te Ölüm’ hepimizin bildiği gibi incecik bir kitaptır, lakin o romanın bize sunduğu tecrübeye paha biçilemez. Bu tecrübenin parayla ya da aritmetikle olan ilgisi, en sıkıcı düzeydedir, handiyse yoktur.
Sanat dünyasının merkezi olmayı, kıymeti kendinden menkul fuar ya da müzayedelerle, tanınmış sanatçıların detay derecede, görece anlamsız yapıtlarını sergilemekle ya da ‘yurtdışı’nda açılan ‘Türk’ sergileriyle ölçmek, aynı zevksizliğe, görmemişliğe ve aymazlığa işaret ediyor.
Umutsuzluğa kapılmak yerine, yine Brechtvari yabancılaşmayı, gösteriye dönüşmeden, her seferinde yenilenen bir şekille ortaya koymak bir öneri olabilir: Burak Delier’in ‘Koleksiyonerin Dileği’ yapıtında gösterdiği gibi sanat-koleksiyoner ilişkisini ele alan; bu ilişkiyi hem yücelten hem gülünçleştiren, katartik bir tavır takınmak mümkün.
Buna mukabil, yine en yetkin biçimde müze, koleksiyon ve yapıt üçgenini ele alan neredeyse sanat dünyasının ipliğini pazara çıkaran yapıtı, İstanbul’daki tuvaletlerinin duvarları dahi mermerden (direkleri gümüşten, halatları ibrişimden, yelkenleri atlastan!) olan sanat galerisinde sergilenen Hans Haacke’nin yapıtına, galerinin içinde bir de galerinin ‘sahibi’ bankanın ATM’si eşlik edince maalesef işler biraz tersine dönmeye başlıyor.
Hamiler, sanata ‘sahip’ olamazlar, onlar yapıtları, gerçek sahipleri, yani izleyicileri ve tarih için saklamak, korumak ve sergilemekle yükümlüdürler.
Bu gibi kepazeliklerle, belki de sadece, yine ve yeniden eleştiri ile başa çıkabiliriz. Bu yüzden: yaşasın eleştiri!
Yaşasın eleştirel mesafe!