Yazarın yaşamından sayfalar

En sevdiğiniz sözcük?
Haber: Hazırlayan: Melis Çelebi / Arşivi

En sevdiğiniz sözcük?
Aykol: Sözcük değil, harf; Ö.
Boralıoğlu: Bu soruya cevap veremeyeceğim. Ben ıssız adaya düşsem yanıma ne alacağımı da bilemem.
Şafak: Esrar.
Şenocak: Müziğiyle Maveraünnehir, anlamıyla fesleğen.
Şenyener: Saudage. Portekizce bir kelime. Bir Brezilyalı arkadaşım beni bu kelimenin insanların geçmişte yaşamadıkları şeylere duydukları özlemi ifade ettiğine inandırdı.
Erdoğan: Canlı en sevdiğim sözcük. Can, ruh, cevher sevdiğim sözcükler.
Terzioğlu: Merak.
Son yıllarda, edebiyatın başına gelen en iyi ve en kötü olaylar?
Aykol: İyisi, edebiyatın okurlara açtığı dünyaların çoğalması. Daha çok Doğulu yazar, Batı dillerine çevriliyor, çok satıyor.
Kötüsü, edebiyatın, insanları eğlendirmeyi amaçlayan diğer sektörlerle rekabet edememesi, gitgide sıkıcı bir karanlığa bürünmesi. Albümler milyonlarca satıyor, sinemaya milyonlar gidiyor. Bir kitabın 50 bin satması ise büyük olay.
Boralıoğlu: Reşat Ekrem Koçu'nun kitaplarının onca yıl sonra yeniden basılması iyi. Kötüsü de kriz. Millet zaten zor kitap okurdu, şimdi hiç okumuyor.
Şafak: İyisi, okunası kitapların, tutkulu okurların, maharetli yayıncıların, ufku açık eleştirmenlerin çıkması. Kötüsü ise tek tük çıkması.
Şenocak: Televizyona aklını çeldiren lerin, görmek ve dinlemek kolaycılığının peşine düşmesi, edebiyatın başına gelen en kötü şey.
Şenyener: Yılbaşında bir davete gittim. Yemek, üzerinde kelimeler yazan makarna ile başladı. Misafirler tabaklarına paragraflar ve şiirler yazdılar. Makarnalara 'semantolina' ve 'edebi makarna' adını verdiler. Edebiyatın başına gelen en kötü olay bu şekilde makarnanın üstüne yazılmasıydı. Ama tabaklarımızdaki edebiyatı afiyetle yediğimizde aldığımız tat da edebiyatın başına gelen en iyi olaydı.
Erdoğan: İyiyle kötü aynı. Edebiyat pazarının doğup, kitlelere pazarlanması. Has edebiyatın ölümüne yol açabilir bu, daha da kötüsü, klasikleşmesine, canlı canlı mumyalanmasına.
Terzioğlu: Dijital teknoloji. İyi yanı, kişisel bilgisayarlar ve baskı teknikleri, kötü yanı ise internetin edebiyattan uzaklaştırdığı ortam.
İmza gününüzde ya da kitap fuarında karşılaştığınız garip ya da komik olay?
Aykol: Gelen e-postalardan 'Sevgili Esmahan' diye başlayanları eskilerden bir arkadaşım sanıyorum önce. Hayır, şahsen tanımadığım bir okur çıkıyor. Heyecan verici!
Boralıoğlu: Şebnem İşigüzel'le buluşup fuara gittik. İlk kitabımı fuar standında görecek olmanın heyecanı içindeyim.
İçeride gazeteciler, kameralar falan bekliyor. Döner kapıdan geçerken kapı kilitlendi. Sıkışıp kaldık. Akvaryumda iki yazar. Neyse ki görevliler bizi kurtardı. Şallarımızı omuzlarımıza atıp hiçbir şey olmamış gibi gazetecilerin önünden geçtik.
Şafak: 'İlginç' bir anım yok.
Şenocak: Kıbrıs'ta Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde düzenlenen öykü günlerinden birinde, bir söyleşiden sonra salondan dışarı çıktığımda şaşırtıcı bir imza kuyruğuyla karşılaştım. Sıra üniversite öğrencisi genç bir kadındaydı. Bakmadan, diklenerek, "Öyle klasik yazma, öbürleri gibi," dedi. Hâlâ bana bakmıyordu. Kalın, buyurgan bir sesle şöyle dedi: "Şöyle yaz. Sevgili ..'ye, sevgi ve saygılarımla." Yazdım. Yüzüme bakmadan kitabı alıp uzaklaştı. "Klasik yazmak nedir?" sorusu hâlâ kafamı kurcalıyor.
Şenyener: Aziz Nesin'in son nefesini ve okuruna son imzasını verdiği Alaçatı Dost Kitapevi'nde, ilk kitabıma ilk imza gününün düzenlenmiş olmasıydı.
Erdoğan: Fuar zamanı, bir restoranda arka masadaki çift, benden söz ediyordu. Adam şöyle dedi: "İlk kitabını okuduğumda, onu dünyanın en özgür kadını sanmıştım ama fuarda gördüm. Alalade bir kızmış!" Kırmızı Pelerinli Kent'in kahramanının adının Özgür olduğu düşünülürse, daha da anlamlı.
Terzioğlu: Kendileri ile röportaj yaparsam kitabımı alacaklarını söyleyen iki genç kadın.
İlk kitabınızı tekrar okuduğunuzda aklınızdan neler geçiyor?
Aykol: Yayımlanmadan önce, o kadar sık okudum ki, uzun bir süre tekrar okuyamayacağım.
Boralıoğlu: İlk kitabım yeni yayımlandı. Okuduğumda hâlâ seviyorum. Yıllar sonra içimi sıkan şeyler bulsam da samimi bir kitap olduğu için en azından takdir ederim kendimi.
Şafak: İlk kitabımı sevmem.
Şenocak: Ne kadar kırılganmışım. Şimdi tek bıçak darbesiyle yaralanmıyorum bile. Yeni yazdığım öyküler de, kırk yaşında bir çocuk tarafından yazılmış gibi geliyor bana.
Şenyener: Kitabımı başka birinin yazdığı hissine kapılıyorum.
Erdoğan: Aceleyle yazdığım o kitabı sevmem. Çıktığında Brezilya sokaklarında, kitabı çantama koymuş, aylarca Kuran gibi yanımda taşımıştım. Yaprakları sarardı, içine tütünler doldu. Bir kez açıp okumadım.
Terzioğlu: İyi ki yazmışım.
Yazar olmasaydınız ne olurdunuz?
Aykol: İlahiyatçı. Monoteist dinlerin kitapları beni mıknatıs gibi çekiyor.
Boralıoğlu: Dansöz.
Şafak: Semazen. Beni yazar
yapan huzursuzluğum, semazen olmama engel.
Şenocak: Fıstık çamı. İçi fıstık dolu kozalaklar açardım. Ne güzel kokardım. İlle de meslekse, bahçıvan. Bahçemde fıstık çamları ne güzel kokardı. Olamazsam, çaresiz, marangoz. Yaşamakta aklı kalmış fıstık çamlarından güzel kokulu mobilyalar yapardım.
Şenyener: Bira düşkünü bir
İrlandalının karşısına çıkan cin. "Üç dilek hakkın var, dile ne dilersen" demiş.
İrlandalı "İlk dileğim" demiş, "hayat boyu boşaldıkça kendiliğinden yeniden dolacak büyük bir bira bardağı". Uzun bir aradan sonra sevinç içinde "İkinci dileğim" demiş, "hayat boyu boşaldıkça kendiliğinden yeniden dolacak büyük bir bira bardağı daha." Cin eliyle yeter diye işaret edip "Tamam, tamam" demiş, "üçüncü dileğini ben tahmin ederim, merak etme."
Erdoğan: Yüksek enerji fiziğini yazarlık adına bıraktım. Bir şansım daha olsaydı, felsefe okurdum.
Terzioğlu: Oyuncu.
En sevmediğiniz sözcük?
Aykol: 'Bayan' ve 'hanım' sözcüklerini de, çağrıştırdıklarını da sevmiyorum. Güzelim 'kadın' sözcüğü dururken.
Boralıoğlu: 'Tamam', 'ama'...
Şafak: En sevmediğim sözcük 'sabır'.
Şenocak: 'Milletvekili'.
Şenyener: 'Doğru'. Kontrol eden, diktatörce ve düz bir kelime olduğu için bu kelimeyi hiç sevemedim.
Erdoğan: 'Gerçek' sözcüğünü kullanmayı hiç sevmem.
Terzioğlu: 'Korku'.



Bundan birkaç yüzyıl sonra günümüzün hangi yazarları okunuyor olacak?
Aykol: Peter Weiss'ın Direnişin Estetiği adlı, henüz Fransızca dışında hiçbir dile çevrilemeyen romanının çağlar boyunca okunmasını dilerim.
Boralıoğlu: Satış rakamları yüz binleri bulanlar en azından çok satanlar listesinde olacaklardır. Başka kimler kalır derseniz, tarihin ne yapacağı hiç belli olmaz.
Şafak: Kestirmek zor. Ama Mesnevi muhtemelen hâlâ okunuyor olacak.
Şenocak: Bu uzun bir zaman. Kimlerin okunacağını bilmek için, nasıl bir yaşam düzeneğinin kurulu olacağını da bilmek gerekir. İnsanlık, okuyarak anlayamaz hale gelmiş, sese ve görüntüye muhtaç duruma düşmüş olabilir. Bırakın kimlerin okunacağını, birkaç on yıl sonra dünyamızın ne halde olacağını bile kestirmek zor. Tarih, elektronik düğmelere basarak yazılıyor. Kitapların ve yazarların ne olacağına da o düğmelere basanlar karar verecek gibi görünüyor.
Şenyener: Ben olsaydım Japon yazarı Jun'ichiro Tanizaki'yi okurdum. 1965'te ölmesine rağmen kitapları, kalemi kuvvetli çevirmenler sayesinde yeniden İngilizceye çevriliyor. Batılı yazarlardan etkilenerek yazdığı ilk kitaplarıyla olmasa da, esas 1948'de Japon kimliğini kucaklayarak hakiki kuvvetini ortaya koydu. Tony Kushner bir tiyatro yazarı olarak okunacak.
Erdoğan: Modernistler: Joyce, Kafka, Proust, Woolf, Beckett vs. Yüzyılın ikinci yarısından da, Güney Amerikalılar, Marquez, Paz, Cortazar, Borges vs. Eco, Calvino, Salman Rüşdi.
Terzioğlu: Çağdaş olma kaygısıyla yazmayan tüm yazarlar.