Yedi sene konuştular, en sonunda başardılar

Emre Çizioğlu (29) avukat, Alper Algur (30) makine mühendisi, Devrim Acehan (28) ise Boston Üniversitesi'nde araştırma görevlisi.
Haber: MELİS ÇELEBİ / Arşivi

Emre Çizioğlu (29) avukat, Alper Algur (30) makine mühendisi, Devrim Acehan (28) ise Boston Üniversitesi'nde araştırma görevlisi. Bu üçlü 17 gün boyunca toplam 90 saat kürek çekerek Yunan adaları arasında mekik dokudular. Üç genç 15 yıl önce İstanbul Lisesi Sakarya İzci Grubu'nda tanışmışlar.
İzcilikten sonra üniversite yıllarında dağcılık ve kaya tırmanışı gibi doğa sporlarına merak salıp 1994'te de kayaking sporu ile tanışmışlar. O gün bu gündür kayakla Ege Denizi'ni turlamanın hayalini kuran gençler, en sonunda hayallerini gerçekleştirdiler.
Kayak ile kano aynı şey mi?

  • Devrim: Kayak aslında Eskimoca bir sözcük. Aslında 'kaayak' diye okunuyor. Eskimolar kemikten ve fok derisinden yaptıkları tek kişilik kayaklarını fok balığı avlarken kullanıyorlarmış. Aslında bu sporun adı tüm Batı dillerinde kayaking diye geçiyor. Biz bildiğimiz kayak ile karışmasın diye Türkçe'de kano diyoruz. Nehirde kullanılan kayaklar yuvarlak hatlı ve kısa. Nehir kayakları deniz kayaklarına göre daha yavaş gidiyor ama bunların manevra kabiliyeti daha fazla. Deniz için yapılanlar daha uzun. Arkalarında ayakla kontrol edilen dümenleri var. Hatta küreklere yelken bile takılabiliyor. Biz yelken kullanmadık ama kullananlar var.
  • Emre: 1995'te Devrim'le beraber Dalaman nehrinde rehberlik yaparken, İsveçli bir çift de oraya bir deniz kayağı turuna geldiler. Giderken de kayakları bize bıraktılar. Deniz kayaklarımız da olunca, kayakla Yunan adalarına gitme fikri doğdu.
    Neden Yunan adaları?
  • Devrim: Bu adalar arasındaki uzaklıklar ideal. Adalara kayakla erişmek ve her akşam başka bir yerde kalmak mümkün.
  • Emre: Mesela buradan Kıbrıs'a gitmeye kalksak üç gün üç gece kürek çekmemiz gerekir. Ama burada her akşam bir adaya vardık. Kayak ufacık bir şey olduğu için, ayağımızı bile rahatça uzatamıyoruz.
  • Devrim: Deniz ticareti oturmuş olduğu için en ufak adada bile en azından bir koy, koyda da bir lokanta var. Yine de hiç yaşanmayan adalar da var. Bu yüzden yanımızda 60 litre su taşıdık.
    Üçüncü Kardak olayı
    Sizi izleyen bir de kurtarma teknesi vardı, değil mi?
  • Emre: Evet ama biz tüm teçhizatımızı kendimiz taşıdık. Zaten bu teknenin varlığından da Yunanistan'a gidene kadar haberimiz yoktu.
    Kim taktı bu tekneyi peşinize?
  • Devrim: Yunan Deniz Ticaret Bakanlığı, güvenliğimiz için bu tekneyi yanımıza verdi. Bu bizim için de bir sürpriz oldu. Biz çok masraflı olduğu için bir tekneyi asla karşılayamazdık.
    Niye böyle bir şey yaptılar?
  • Emre: Türkiye'yle Yunanistan arasındaki bazı hassas dengelerden dolayı olabilir. Bir jest yani. Bir de bu ilk defa yapılan bir şey. Ege Denizi'ni ilk defa bir ekip boydan boya geçti.
  • Devrim: Tabii bir de üçüncü bir Kardak olayını engellemek istemiş olabilirler. Gerçi aradan iki gün geçmeden teknedekilerle beraber yiyip içmeye başladık ama ondan önce biz Yunan sularında şüpheyle bakılan üç yabancıydık.
    Böyle bir tekne desteği için Türk mercilerine başvurdunuz mu?
  • Emre: Hayır. Başvurmuş olsaydık da pek bir şey yapamazlardı çünkü bizim gezimizin yüzde doksanı Yunan karasularında geçti.
    Gezi iznini nasıl aldınız peki?
  • Emre: İlk olarak kasım ayında Yunan konsolosluğuna başvurduk. Nisan ayında bize konsolos ile bir görüşme ayarlandı. O vize aldıktan sonra başka bir izin almamızın gerekmediğini söyledi. Sadece yeni bir adaya çıktığımızda liman başkanlıklarına haber vermemizi istedi. Yalnız motorsuz ya da yelkensiz araçla sınır geçişi yapmanın kanun gereği mümkün olmadığını söyledi. Ancak Türk tarafı izin verdiği takdirde onların da izin vereceklerini söyledi. Biz de Türk Rafting ve Kano Federasyonu ile görüştük. Fikret Ünlü'nün desteğiyle de bu izni aldık ve Yunan konsolosluğuna yol aldık.
  • Devrim: Belki de Türk tarafının izin vereceğini beklemiyordu ve söz vermiş bulundu.
    Her gece çadırda...
    Kanoda neler taşıdınız?
  • Devrim: 60 litre su, beş günlük yiyecek, ocak, çadır, uyku tulumları, ilkyardım malzemeleri, haritalar, GPS (yön gösterici), telsizler, fotoğraf malzemesi, bolca film, seyahat kitapları. Her gittiğimiz yerden de peynir ve süt gibi bir-iki günlük taze yiyecek alıyorduk.
    Hep çadırda mı kaldınız?
  • Devrim: Sadece üç gece pansiyonda kaldık. Onun dışında her gece çadırdaydık. Kayaklar çok ağır olduğu için onları kumsaldan içeriye taşımak neredeyse imkansızdı. Ya onların yanında kumsalda çadır kuruyorduk. Ya da onları kumsala çok yakın bir kamping alanına taşımaya çalışıyorduk.
  • Alper: Bazı adalar çok güvenli olduğu için kayakları rahatlıkla kumsalda bırakıp gittik. Biraz daha büyük adalarda ise korkarak bıraktık ve sabah uyandığımızda aklımızda bir 'acaba' vardı.
    Sponsor bulabildiniz mi?
  • Emre: Sponsor aramak için biraz geç kaldık. Bu yüzden de gerçek anlamda bir sponsor bulamadık ve cepten çok para harcadık. Bayağı bir borcumuz var açıkçası.
  • Alper: Bir de tabii Dünya Kupası vardı. Kimse futbolu bir yana bırakıp başka bir sporla ilgilenecek durumda değildi.
  • Emre: İnsanlar pek anlayamadı da. Anlayanlarsa inanmadı. Yine de ufak tefek birkaç sponsor bulduk. Bougainville Turizm bizim için kayakları satın aldı. Atina'daki Vamvacas Inc. adlı şirket hem kayaklara depo temin etti hem de bize destek olmak için 1000 Euro verdi. Glaxo Smith Kline'dan ilkyardım malzemelerini aldık.
    Bir sonraki hedefiniz nedir?
  • Devrim: Çok belirli bir hedefimiz yok. Bu projeyi hayata geçirmek yedi yılımızı aldı. Eğer bir sonraki projemizi söylersek, kesinlikle bizden önce bunu gerçekleştiren biri çıkar. Sürpriz!
    Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
  • Alper: Tuzlu su ve güneş. Bir de kuzeydoğudan gelen 'meltemi' adlı akıntılar bizi korkuttu ama beklediğimiz kadar şiddetli olanlarıyla karşılaşmadık. Gerçi bir gün akıntıya karşı iki saatte iki mil yol gittik. Bunlardan on tane daha olsaydı ne yapardık bilmiyorum.
  • Emre: Beni en fazla zorlayan etapların uzunluğu oldu. Fiziksel yorgunluğun dışında, psikolojik sıkıntı vardı. Adayı görüyorsunuz görmesine ama ancak dört saat sonra adadaki evleri seçmeye başlıyorsunuz ve üç saat sonra karaya varıyorsunuz. Bir de tabii yanımızdan süratle bir tekne geçerken, biz ancak küreklere asılıyorduk.
    Hepiniz idmanlı mıydınız?
  • Emre: Bu gezi anlık bir kuvvet değil, daha çok dayanıklılık gerektiriyordu. Bu da
    kafayla ilgili aslında, öyle He-Man olmaya falan gerek yok.
  • Alper: Tabi yine de her seferinde karaya ceset gibi çıkıyorduk. Yemek çok önemli. Yemeği yedikten sonra yorgunluk diye bir
    şey kalmıyordu. Bir de günde 10 litre su içiyorduk.
    İşin en güzel yanı...
    Normal hayatınızda ne sıklıkta kayaking yapıyorsunuz?
  • Emre: Yapmıyoruz. Sadece geziye bir-iki ay kala biraz kürek çektik. Bir de kışın kondisyon antrenmanı yapıyorduk.
  • Devrim: Geçtiğimiz kış arkadaşlar burada tembellik ederlerken ben her hafta sonu çalıştım.
    İstanbul yakınlarında bir yerlere gidiyor musunuz kürek çekmeye?
  • Alper: İstanbul Boğazı en güzel çalışma yeri. Kuleli Askeri Lisesi'nin önü ya da Bebek Burnu iyi akıntıların olduğu yerler.
  • Emre: Boğaz iyi güzel ama akıntıları geçmek için kıyıya yanaşmak gerekiyor. Kıyıda da insanlar balık tutuyorlar. Oltalar takılmasın diye yine açıldığımızda akıntı ve tekne trafiği tehlike oluşturuyor. Yani bir kısırdöngü. Biz Heybeliada'da çalıştık.
    Gezinin en iyi tarafı neydi?
  • Devrim: Ben sınırlarımı görmüş oldum.
  • Alper: Benim kendimi tanımama yardımcı oldu. Beş saat boyunca sohbet edemiyorsunuz. Bolca kendimle baş başa kalıp düşündüm. Neden kürek çekiyorum? Niye başkaları gibi yelkenli tekneye oturup keyif çatmıyorum?
  • Emre: Yedi sene konuşup başarmak bana göre işin güzel yanıydı.