Yeni Türkiye'ye alışamadım

Yeni Türkiye'ye alışamadım
Yeni Türkiye'ye alışamadım
Son albümü 'Flu' ile üç yıl sonra tekrar 'topa giren' Feridun Düzağaç'a Yeniköy deplasmanında konuk olduk. Futboldan siyasete, Twitter'dan Hugo Chavez'e uzandık, müziği de unutmadık...
Haber: BURAK KURU - burak.kuru@radikal.com.tr / Arşivi

Son albümden bir kuple: “Her yılın bu günü, süzülür yaşlar gözümden. Senden sonra kimi öptüysem senin güzel yüzünden...” Halk arasında ‘gönül yaylarının gevşediği’ dönem olarak adlandırılan nisan-mayıs kapıdayken, tehlikeli bir hareket yapan Feridun Düzağaç, ‘Flu’ albümüyle üç yıl sonra tekrar ‘topa girdi’. Tehlikeli hareket olarak nitelememizin sebebi iki ‘cover’ bulunan albümün aşk üzerine söyleyecek çok sözü olması. Ve tabii ekseriyeti vuslattan gayrısı...

Feridun Düzağaç’a Yeniköy deplasmanında konuk olduk. Sevenlerinin ‘Fe Abi’siyle aşktan, Asuman’dan, müzikten, siyasetten konuştuk. Eski Radikal Spor yazarı olmasına binaen futbolu da pas geçmediğimizi belirteyim.

Mahalle esnafıyla hoşbeş ederek mekana doğru gelirken herkes onun imajına dair gözlemlerini paylaşıyor. O ise genel eleştiriyi olumlu bulsa da benzetildiği kişi yelpazesinden hoşnut değil, "Berbere gideceğim" diyor. Sakallarının uzunluğunun bir süre sonra alışkanlık haline geldiğini, "Tespih gibi oldular artık. Sürekli oynuyorum" diye anlatıyor.

Sıcağı sıcağına yaşandığı için Fenerbahçe’nin Lazio, Galatasaray ’ın da Real Madrid’le eşleştiği kura çekimine dair yorumunu alarak başlıyorum: "Fenerbahçe devam eder, Galatasaray’ın işi zor açıkçası..."

3 yıl aradan sonra gelen bu çalışma süresince çok git-gel yaşayan Düzağaç, deyim yerindeye bir dönem ikna edilmiş. "Şarkıcı olarak kaygılarım, nefrete yenik düşen hayat ve sosyal medya yüzünden kabuğuma çekilmiştim. 'Bir daha albüm yapar mıyım?' düşüncesi vardı. İlk başta hevesli değildim. İkna edildim, daha sonra ben inandım."

Flu isimli albümde iki tane cover var: Esmeray’ın Unutama Beni ve Fikret Kızılok’un Tek Başına eseri. "Unutama beni, Türkçe’nin zirvesi benim için" diyor Düzağaç: "Unutama beni çok önemliydi. Esmeray’ın sesiyle kalbimize kazınmıştı. Esmeray, Adile Naşit bir kesim için neyse benim için odur. Fikret Kızılok şarkısı okumadan ölmemeliyim bunu insanlar duymalı diyordum. Onu da yaptım"
Sosyal medyaya geçiş yapıyoruz. Twitter’ı aktif olarak kullanan ve gündeme dair açıklamalarını burada yapmaktan çekinmeyen birisi olduğu için gözlemlerini soruyorum. "Nefret etmek ve karşımızdakine saldırmak için kullanıyoruz sosyal medyayı. Ben özgüven yanılsaması diyorum. Gerçek kimlikleriyle o kadar rahat pervasız hakaret ediyorlar ki” diyor. Yakında da vedalaşacak: “Albüm vesilesiyle dinleyicilerim tarafından şımartıldım bu ara. Mutluyum. Ama o hesabı resmi şarkıcı hesabına dönüştüreceğiz. Benim aidiyet içinde olduğum bir ortam olmaktan çıkacak."

Sözlükleri ise ayırıyor: "Sözlükler çok gerçekçi bence. Herhangi bir kaygıları olmadan yazıyorlar. Albüm hengamesi bitsin, hakkımda 3-5 iftira var oralarda yazılan onların peşine düşeceğim. 'Neden böyle yazdınız?' diye soracağım. İyi hissetmek istediğimde 'ekşisözlük' açar okurum. Çok zekice. Kötü şeyler de çok zekice yazılıyor."


'Kendimi yabancı hissediyorum'

Sosyal gözlemlerinin en vurucu kısmı ise Ortadoğu’da gerçekleşen Arap Baharı’nda önemli etkisi olan twitter üzerinden Türkiye çıkarımı oluyor. Feridun Düzağaç'a göre bizde o etki zor: "Türkler bahar gerçekleştiremez, ‘twitter’dan anladığım budur. Toplum mühendisleri de bunu istiyor. Biz devrim falan yapamayız. Albümü anons ettiğimde 200 kişi paylaşırken futbol yazdığımda bu 1000 oluyor. Ben eğlenceli şeyleri takip etmeye çalışıyorum. Memleket sorunları, üniversite öğrencilerinin özel güvenliklerden bile dayak yediği ortam, dil bilmeyen insanların kayırılıp bazı yükselmeleri, beni çok üzüyor ve bunları görmek istemiyorum. Anladığım kadarıyla bunların hiçbiriyle hiç kimse ilgilenmiyor. Sosyal medya ve internetin bize dayattığı şey: Hız. ‘Hayat devam ediyor'un son derece insafsızca yaşandığı bir ortam sosyal medya. Bir ölümün matemini yaşamak bile mümkün olmuyor."


'Ya 'Batsın senin şarkıcılığın' derlerse'

Ülkedeki değişime dair konu açılınca, "Yeni Türkiye’ye alışamadım. Kendimi yabancı hissediyorum şu anda" çıkışını, ‘Devrim konusunda heyecan hissettin mi’ sorumla birleştirip devam ediyor: "En son heyecanı ‘Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık’ eylemi zamanı hissetmiştim. Ondan sonra herhangi bir heyecan duymadım."

Laf muhalefete geliyor. Düzağaç'a günümüzdeki muhalefetin ‘önerme sunmaması’nın muhalefeti işlevsizleştirdiği konusuna katılıp katılmadığına şöyle yanıt veriyor: "Muhalefetten konuşmak için önce demokrasi konuşulmalı. O olmayan yerde konuşulmaz kimse kusura bakmasın. Ben bu konulara girince birisi çıkıp bana ‘Batsın senin şarkıcılığın’ derse ne yapacağım bilemiyorum."

Ve barış süreci. Düzağaç destekliyor ama "’Barış süreci’ diye adlandırılması isteniyor. Ama hayatın her alanında insanlar arasında düşünsel olarak da müthiş bir savaş varken o barışın her şeyi düze çıkaracağı inancı fazla iyimser geliyor bana. Tabii ki destekliyorum olmasını istiyorum. Ben bu olayın tamamına şahidim. İlk gençliğimde başladı ve hiç bitmedi. Şehit cenazelerinde samimiyetsiz görüntü kabullenilemez bir hal almıştı. Barış olsun da nasıl olacak? 'Bundan sonra ne olacak' sorusunun cevabını da bu süreci eleştirisiz ve muhalefetsiz geçirmek isteyen gücün açıklaması gerekiyor. N'olcak, bunu ben de soruyorum. Ama bu istemediğim anlamına gelmiyor" diye ekliyor.
Milliyetçilik konusunda dertli olan Düzağaç, en az sevilen Adanalı olabilirmiş. Sebebi var: "Kendimi ateşe atıyorum ama ben dünya vatandaşıyım. Bu memleketçilik üzerinden de ben yapılanmaların günün sonunda mikrofaşizmi doğurduğunu düşünüyorum. Adana’da doğdum büyüdüm, bugünümde o günlerin izi, kokusu vardır ama git araştır, en az sevilen Adanalı olabilirim. Çünkü 'Adanalı'lık üzerinden edebiyat yapmadım. Anlamlı gelmiyor. Beşiktaşlıyım, öldüğümde tabutuma siyah beyaz bayrak serilecek ve çok yakışacaktır. Ama Beşiktaşlılık üzerinden ötekileştirmem. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım. Türküm. Başka yerleri gezip gördükten sonra ordaki olanakları kendi insanım için de isterim. Milliyetçilik tarifim bu."

Yakalamışken Hugo Chavez’i sormamak olmazdı: "Karl Marx okumuş adamım. Sosyalizm inancımı çevremdeki insanlara anlatarak romantik düşler kurarak geçirdim gençliğimi. Hala da öyleyim. O bir kahramandı. Ne onun üzerinden sosyalizmin S’siyle alakasız insanların tuttuğu yas anlamlı geliyor, ne de ona yas tutulmasına tepki gösterilmesi. Tartışılmayacak bir kahraman olabilir mi?"


'Sivas neden araştırılmaz?'

Ülkede şu anda geçmişle ilgili defterler açılsa da kimisinin ısrarla üzerine gidilmediğini söylüyor. "Yakın geçmişle ilgili her şeyle hesaplaşılıyor. Adı bile anılmayan olay var: Sivas. Cumhuriyet bile sorgulanıyor mesela ama Sivas’ta yakılarak öldürülen insanlar için hiçbir şey yapmıyoruz, onları yakanları savunan insanların nerelere geldiğini de görüyoruz" dediğinde toplum mühendisliğinin Alevi-Sünni çatışmasını ısıtmak için bir kenarda tuttuğu konusundaki tezimi sunuyorum, "Sen söyledin ben onayladım" diyor.
Ülkenin durumundan memnun değil. Kendi olağan mutsuz haliyle de birleştirince ortaya çıkan sentez şu: "Bu ülkede bir yabancı gibi hissediyorum artık. Korkularım var." Kızı olduğu için ebeveyn refleksi mi peki? Anlaşılan değil: "İmkanım var yurtdışına yollarım en ezber refleks olarak. Ama o da hoş değil. Çarpıcı, enteresan şeyler oluyor. Tutunabileceğim, ümitli olduğum bir şey yok."

'Belki de bu toplum böyledir ve siz yanlış yerdesinizdir diye düşündünüz mü hiç' dediğimde ise karşı tezini sunuyor: "Öyle olmadığını biliyorum. Gördüm yaşadım. Böyle değildi. Gözlerimle gördüm, şahit oldum. İçki içen bir insan serseri, manyak, ayyaş addediliyor. Böyle bir şey olamaz. Bugün istenmeyen bir profil var. Kapısına çarpı konulması gerektiği düşünülen bir profil var. Ben kendimi öyle görüyorum. O kırmızı çarpıyı kendi üzerimde görüyorum."

İnsanların aidiyet ve şiddet duygusuna dair çarpıcı bir anısını da anlatıyor: "Geçen gün televizyonda izledim. Belediye, Dikmen’deki gecekondu yıkımını özel bir şirkete vermiş. Orada evini korumaya çalışan adama tüfekle ateş eden özel yıkım şirketi elemanındaki aidiyeti anlayamıyorum. Adliye çıkışında 5 kişiyi öldürmüş ‘Urfalılar ölmez’ diyen adamdaki nefreti ve şiddeti de anlayamıyorum. Benimki başka bir hayat. O kadar sert bir hayatı anlayamıyorum. Bu açılarda bakınca da belki ‘Onlar doğru sen yanlışsın’ düşüncesine de kapılmıyor değilim."


‘Beşiktaşlılık güzel şey’

"Şarkıların ne kadar sensin" dediğimde "Hepsi, benim" diyor. "Bu kadar mutsuzlukla nasıl yaşanır? Hayata bağlayacak bir şey olmalı" üstelememe ise, "Müzmin mutsuzluğum var. Bu benim de hoşnut olmadığım bir hayat. Çok barıştığım ve benimsediğim bir durum değil. Kronik mutsuzluğumun karşısına koyduğum ve ondan daha büyük bir yerde duran bir şey var. Şarkı yazmak."
Ve futbol olayları. Önce İnönü Stadı: "İnönü’yü Beşiktaş ve futboldan almak isteyen çok güçlü bir entelektüel lobi olduğunu biliyorum. 'Şehrin ortasında stat mı olur' diyerek futbola bağını ve o insanları görmezden gelen bir entelijansiya var. Yeni proje güzel. Modernleşmesinden yanayım. Dökülüyor her yeri. Ne hale gelirse gelsin. Bizdeki yeri değişmez. Arena’da da değişmedi. Kızım nedeniyle ayda bir ordayız. Görüyorum."

Fanatik Galatasaraylı bir kızı var. Hayat kızını Galatasaray taraftarı yapmış: "Çabaladım ama dönmedi. Geçmiş olsun, fanatik o. Çocuğumla maça gitme hayalim vardı. Ben götüremiyorum. Onunla gidiyorum. Senin mutsuzluğun, onun mutluluğu olsa bile –ki öyle düşünmüyorum- gidiyorsun çocuğun olunca.”

Fenerbahçe konusunda da söyleyecekleri var: "Fenerbahçeli olduğum söyleniyor. Fenerbahçe’ye sempati duyulmalı zaten. O da takımımız. 20’li yaşlarımda 'anti-Fener'ciydim ve her ortamda bu nefretimi sıralardım 'Açıkla' dediklerinde. Fenerbahçeliliğin 4 Temmuz'dan itibaren evrimleştiğini düşünüyorum. Taraftar olarak bu kadar kutuplaşmamızı gerektirecek bir şey yok. Abim Fenerbahçeli kızım Galatasaraylı. Olay 'Briçte nasıl yendik!'e kadar geldi. Hayatında briç oynamamış oradan rakibine saldırıyor. Briç ne biliyor musun?"

Beşiktaşlılığı ise şöyle tarif ediyor: "Süleyman Seba’nın hikâyesi. Fenerbahçe'yi yenmişiz kupa kazanmışız. İki takım aynı uçakla İstanbul’a dönüyor. Ama Seba, ‘Sevinmek yasak’ diyor. Beşiktaşlılık budur. Rakibin olmadan nasıl var olabilirsin ki? Beşiktaş’ı büyüklük yarışında görmüyorum. Güzellik yarışının içinde görüyorum. Güzeldir Beşiktaşlı olmak. Beşiktaş’ın futbolcusu kendinden çıkan top için el kaldırmaz, kaldırmamalı. Kaldıranlar var. Yazıyorum diye bana ayar veriyorlar. Kaldırmayacak! Beşiktaşlı oyuncu kendini yere atmayacak. Öyle futbolcum olmayacak. Bu taraftar da öyledir. Rakibin verilmeyen penaltısı için hakeme ayar veren tek taraftardır... Benim için Beşiktaşlılık budur."

Teknik Direktör Samet Aybaba’yı başarılı buluyor: "Yüksek başarı nişanı verilmeli. Kim beklerdi ki bunu? Beşiktaş kaptanlığı yapmış bir hocamız var. Pozitif ayrımcılık yapıyorum.”

Aykut Kocaman’ın yeri ise ayrı: "Aykut Kocaman, centilmen, pırıl pırıl adam. Başına gelmeyen yok. Benim Federasyon Başkanı adayımdır. 4-1 kazanıyor. 'Hakkım değildi' diyor." Kocaman için 'Eğri düzende doğru kalınmıyor ama doğru mu' deyince, "O yüzden yazmıyorum" cevabını veriyor.


'Kimsenin Asuman'ı olmasın'

Aşk-meşk mevzuuna geldik. FD’nin albümlerinde mutluluğa hiç rastlanmıyor. Hele kavuşmak... Çok zor. Bu kez vaatler farklı: "Mutluluk olacak. Aşka, her şeye rağmen kapılarını açan bir hal var bu albümde."
Feridun Düzağaç’ın hiç gelmeyen Asuman’ını bilmeyen yok. ‘Peki herkesin bir Asuman’ı olmalı mı’ sorusu son söz olsun: "Hiç istemem. Bu bir aşk-ı memnu durumu benim Asuman'la olan. Kara sevda. Aşkı böyle bilmesin çocuklar. Ne sosyal medyadaki gibi bilsinler ne de benimki gibi bilsinler. Sadece aşk yazan adamlara tepki gösteren anlayış var. Kızıyorum. Nasıl bir aşk yaşandığı önemli. Belli şarkılar var o şarkıları istemeyin, söylerken zorlanıyorum diyorum."