Yeniden yalnız kovboy

Yeniden yalnız kovboy
Yeniden yalnız kovboy
'X-Men' serisinin ardından yola yalnız devam eden 'Wolverine' bu kez Japonya'da. Ama filmin, serüvenin dört yıl öncesi 'X-Men Başlangıç: Wolverine' tadında olduğunu söylemek zor.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Bryan Singer yönetiminde 2000’de başlayıp 2003’te devam eden; daha sonra 2006 tarihli Brett Ratner imzalı ‘X-Men: Son Direniş’ ile sonlanan seri, dünya çapında yaklaşık 1 milyar 200 milyon dolarlık gişe hasılatı elde edince; yapımcılar da bu madeni kazımayı sürdürüyor haliyle.
Önce serinin öne çıkan karakteri Wolverine (Bu öne çıkma durumu çizgi romanın kimi hayranları tarafından eleştiriliyor. Filmin Wolverine’e ilgisinin diğer karakterleri geri plana ittiği görüşü öne sürülüyor) hikâyeden ayrılarak kendi başına bir film olarak çıktı karşımıza 2009’da; ‘X-Men Başlangıç: Wolverine.’
İki yıl sonra ise serinin ‘ağır abileri’ Magneto ve Profesör X’in birlikte başlayan yolculuklarının nasıl bir düşmanlığa doğru evrildiğini anlatan ve ‘X-Men’ öncesine giden bir film izledik: ‘X-Men: First Class’. Gerçi yapımcıların bu çabasının ‘tutan’ seriler için ilk kez uygulandığını söyleyemeyiz. ‘X-Men’ ve onunla dolaysız bağlantılı filmlerin dünya çapında elde ettiği 1 milyar 900 milyon dolarlık gişe hasılatına (DVD, TV ve marka gelirleri hariç) bakılırsa Fox için hayırlı bir gelir kapısı olduğu su götürmez.
Sürüden ayrılan Wolverine’in çocukluğundan başlayarak ‘X-Men’ ailesine katılışına kadar geçen süreyi anlatan ‘X-Men Başlangıç: Wolverine’ karakteri tanımak açısından ipuçları veriyordu bizlere. Çocukken farklı olduğunu hisseden karakterimizin temel problemi ‘aidiyet’ duygusunun yokluğundan kaynaklanıyordu biraz da. Yıllarca bu çelişkilerle yaşadıktan ve özel bir savaş programının parçası olduktan sonra ‘Yalnız Kovboy’ olarak oradan oraya savrulan Wolverine, başına buyruk tavırlarından vazgeçmese de ‘X-Men’ ailesi içinde bir kolektifin parçası olarak kendini biraz huzurlu hissetmişti.
Bugün gösterime giren James Mangold imzalı ‘The Wolverine’ ise bir anlamda kahramanımızın başa döndüğü ve ‘Yalnız Kovboy’ rollerini sürdürdüğü bir döneme işaret ediyor.
Serinin son filminde dünyayı kurtarmak için âşık olduğu kadını (Jean Grey) öldürmek zorunda kalan Wolverine, ‘X-Men’ ailesinden ayrılmış, tıpkı 2000 tarihli filmin açılışında olduğu gibi kendi başına takılmaktadır. Esrarengiz bir Japon kadının ortaya çıkması işleri karıştırır. Yukio isimli bu kadın Wolverine’in İkinci Dünya Savaşı’nda Nagazaki’ye atılan atom bombası sırasında hayatını kurtardığı bir Japon askerinin emrinde çalışmaktadır. Hayatının son günlerini yaşayan ve şimdilerde ülkenin en büyük işadamı olan eski asker ölmeden önce ‘eski dostu’nu görmek istemiştir. Yukio ile birlikte bu ülkeye giden Logan kendisini ölümsüzlük, güç ve para hırsıyla örülü şiddetli bir savaşın içinde bulur. 

Bu kez uzak akraba

‘Wolverine’i akraba olduğu diğer filmlerden ayıran belirgin özellikleri var. Öncelikle; daha önceki filmlerdeki mutant yoğunluğunu burada göremiyoruz. Yalnızca, ‘Tinker Tailor Soldier Spy’da İstanbul ’da çalışan bir Rus casusu olarak izlediğimiz ve önümüzdeki dönemde sıkça görme fırsatı bulacağımızı düşündüğüm Svetlana Khodchenkova tarafından canlandırılan ‘kötü’ bir mutant görüyoruz. İkinci olarak; önceki filmlerde gücünü ve yeteneklerini bir kolektifin içinde ve ‘dünya’ yararına kullanan kahramanımızın bu kez çok da anlamadığımız bir nedenden ötürü kişisel bir nedenin peşine takılması söz konusu. Evet yine ‘kötü adam’larla mücadele ediyor ama “Aman bana ne” deyip geçebileceği bir hikâye bu aynı zamanda. Ki, filmin senaryosunun en zayıf tarafını da bu oluşturuyor. Öte yandan Hollywood’un estetik açmazlarının bu filmde de kendisini iyice açığa çıkardığını görmek kolay. Gerçi hakkını yemeyelim, sonuçta vaat ettiği aksiyon ve eğlenceyi karşılıyor ama daha önce denenmiş ve başarısı garantili olan bir çok buluşun kolajlanması filmi estetik açıdan vasat bir noktada tutuyor. Rüya içine rüya sahneleri ve Logan’ın Jean Grey ile konuşmalarının ‘Inception’ı; dövüş sahnelerinin açık bir biçimde ‘Kill Bill’ ve 2000’lerin sükseli Çin filmlerini çağrıştırdığını; demir yığını samurayın ‘Iron Man- Robocop’ karışımı hallerini bir bakışta anlamak mümkün. Kendine özgü bir dil ve estetik tutturan her işin, uzadıkça kendinden uzaklaştığının, genele benzemeye başladığının, garantili sulara sığındığı için sıradanlaştığının bir kanıtı olarak koyalım bunu da bir kenara.
‘Cop Land’, ‘Identity’, ‘Walk The Line’ ve ‘3.10 to Yuma’ gibi sinefillerde özel yeri olan filmlerden sonra ‘Knight ad Day’ ile polüler-aksiyon sinemaya meyleden James Mangold, Christopher Nolan’ın ‘Batman’i ele alışı gibi zor bir yolu tercih etmek yerine; stüdyoların formülleriyle şekillenmiş bir işe imza atmış neticede. Ez cümle; ‘Wolverine’in hikâyesinden çok ‘bedenini’ kullanan ve aksiyona yaslanıp bu açığı kapatmaya çalışan bir olmuş. Peki, bu vaadini yerine getiriyor mu? İki saat boyunca sıkılmayacağınız kesin!

BUNLAR DA VAR


Camille Claudel 1915
Bruno Dumont’un İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ve heykeltıraş Camille Claudel’in akıl hastanesinde geçirdiği yılları konu alan filmi, ünlü sanatçı rolünde Juliette Binoche’u perdeye getiriyor. 

Sanal Hayatlar

Haftanın İstanbul Film Festivali sonrası gösterime giren bir diğer filmi ‘Sanal Hayatlar’, farklı karakterlerin sanal dünyayla imtihanını konu ediniyor. Henry Alex Rubin’in yönettiği filmde Jason Bateman, Hope Davis, Frank Grillo başroldeki isimlerden bazıları. 

Aşkın 10 Kuralı

Çapkın baba, kadınları etkileme yeteneğini geçiremediği oğluna, sevdiği kıza açılması için yardım ediyor. İtalyan yapımı romantik komedinin yönetmeni Cristiano Bortone. Oyuncular ise Guglielmo Scilla, Enrica Pintore ve Giulio Berruti.

Son Konser

İstanbul Film Festivali’nin ilgi gören filmlerinden ‘Son Konser’, ünlü bir yaylı çalgılar dörtlüsünün 25’inci yıl konserlerinin hazırlığı sırasında ortaya çıkan çatışmaları konu ediniyor. Yaon Zilbermann’ın yönettiği film dört usta oyuncuyu, Philip Seymour Hoffman, Christopher Walken, Catherine Keener ile Mark Ivanir’i biraraya getiriyor.