Yeşilçam'ın kötü kızı

Türk sinemasının bir döneminden bahsederken, tanıdığım birçok insan, bir iki ismi ayrı yere koyar. Bunların önde gelenlerinden birisi de Sevda Ferdağ'dır.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

Türk sinemasının bir döneminden bahsederken, tanıdığım birçok insan, bir iki ismi ayrı yere koyar. Bunların önde gelenlerinden birisi de Sevda Ferdağ'dır. Dört, beş "esas kız"ın hüküm sürdüğü dönemlerde, her rolü oynayan ama en çok da 'femme fatale' karakterlerle hafızalarda yer eden Ferdağ, kendine çok farklı bir yer açmış ve hatta bir kısım entelektüelin kalbine de taht kurmuştur. Türk sinemasına dair genel kültürüm hallice bile denemeyecek düzeyde olduğundan, bana da bunun nedenlerini araştırmak düştü.
"Röportaj vermeyi pek sevmez," dediler, "birazcık da huysuzdur," dediler. Ama araştırmacı gazeteciler hiçbir engel tanımadığı için araya ortak bir dostu koydum. Yine de söyleşiyi kabul nedeninin telefon konuşmasında yaptığım bir dalgınlığa borçlu olduğumu öğrendim kendisinden. Kendi telefon numaram yerine onun telefon numarasını kendisine vermeye kalkınca, "Aaa, bu da bizden!" demiş.
100'ü aşkın filmde rol alan Sevda Ferdağ'ın sinematografisinde, onun gönlünde yer alanlardan bazıları Seninle Son Defa, Erkek Ali, Gurbet Kuşları, Muhabbet Kuşu, ve Kanun Benim. Oynadığı diziler arasında da ise Sıcak Saatler, Aşkın Dağlarda Gezer, Zeybek Ateşi ve Yalan Dünya var.



Türkiye'de ama daha önemlisi dünyada, beyaz perdede çıplak görülen ilk göğüs sizinkiymiş. '60lı yıllarda çevrilen Gurbet Kuşları'nda... Üstelik yanlışlıkla olmuş. Öyle mi?
Öyleymiş. Yanlışlıkla olduğu için güzeldi zaten. Dünyada henüz ince kemerler, kloş eteklerle Amerikan filmleri dönemi sürüyordu.. Dünyada ilk olduğunu da Halit Refiğ'den öğrendim.
Yanlışlıkla nasıl oldu?
Kendiliğinden göğsüm çıkıyor. Ben farkında değilim. Yönetmenin de işine geliyor. Beni öyle kullanıyorlar. Bayağı bir gürültü kopmuştu.
Ama film yasaklanmıyor
O enteresan tabii! Yasaklanmadı gerçekten. Göğüslerimin zarifliğinden olacak. Film de çok güzeldi. Yapmacık değildi. Aslında olay benim kamerayı, ışığı bilmememden kaynaklandı. Üstümdeki transparan değildi ama bütün ışıklar yandığı zaman içim görünmüş. Bir de yanlışlıkla çıkıyor. Tam da çıkmıyor. Görüntü yarı var, yarı yok. Onun için zarif oluyor.
Eleştiri aldınız mı bu konuda o zamanlar?
Hayır, hiç. Türk sinemasında çok değişik tipler oynadım ben. Hala da öyle yapıyorum. Çok sıkılıyorum çünkü aynı tipten. Benim oynadığım tür rolleri, daha farklı insanlar oynuyordu. Yanlış anlamayın, onları küçümsediğim için söylemiyorum. Ama mesela ben, Moda'da büyümüş biriyim. Ben geldiğim zaman sinemada herkes henüz kapalı mayolar giyiyordu. Ben bikiniyleydim. Öyle de bir fark vardı, arkadaşlarımla aramda. Bu, insanlara zarif geldiği için, hiç aşağılanmadım.
Bir dönem Türk sinemasının ünlü kadın starları vardır ama yazar çizerler arasında farklı bir Sevda Ferdağ tutkusu vardır. Sizce neden bu?
Bence onların gerçekten zevkli olmalarından... Aslında benim hayranlarım da hep okur yazar takımından. Beni manavda çok tanımazlar mesela. Sanıyorum benim beynimin içini de görebiliyorlar. Bu benim şansım. Ben de onları çok seviyorum. Tanımasam da, tanışmasak da çok seviyorum. Yani böyle iletişim var aramızda. Bir şey tutuyor.
Diyelim ki iki tane güzel ve yetenekli kadın oyuncu var. Biri esas kız ve star oluyor. Öbürü 'femme fatale' oluyor. Ve size de bu rol biçildi. Neye bağlı bu?
Benim tercihim oldu. Hep aynı kızı oynamaya inanmadığım için benim tercihim oldu. Sürekli güldüm masum kızlara. Bir de Türk sinemasının kuralları var. Her şeyi beğenmek, her şeye "evet" demek, "hayır"ı çok az kullanmak, belki de hiç kullanmamak. Ben bunları yapmadım. Bir de benim kendi özel yaşamım vardı. Ben onu da yaşamayı düşünüyordum. Kamerayı her zaman sette bıraktım.
Sizin özel hayatınız gazetelere çok yansımadı mı?
Hayır hiç. Yalnızca iki kez oldu. İki büyük aşk yaşadım. Biri dokuz yıl, biri on iki yıl sürdü. Şimdi yalnızım. Bu kadar uzun yıllarını verdiğin zaman, sana hiçbir şey kalmıyor tabii.
O zaman sizin bu davranış biçiminiz size klasik anlamda starlığa mal oldu
Tabii, ama bundan asla pişman değilim. Günün 24 saati Sevda Ferdağ olmaktan nefret ediyorum. Yani o kadın orada kalmalı, ben kendi hayatımı, kendi dostlarımı seçebilmeliyim. Bunların da mutlaka sinemacı olması gerekmiyor.
Şimdi bir takım dizilerde oynuyorum. Rahmetli Nejat Saydam ölmeden önce aradı ve, "Sevdacım bizi affedebilecek misin, seni ne kadar yanlış kullandık biz," dedi. Yani oyunculuğumu bile 50 yaşından sonra keşfettiler. Benden daha cahil yönetmenin dediğini yapmadığım için utanacağım filmlerim olmadı. Bir de şu var, star deyince zaten dünya çapında olmak lazım. Hiçbir oyuncumuz dünya çapında değil ki. Benim ruhumda var bu starlık. Bu yüzden, onlara hiç özenmedim. Bir de karşımda özenebileceğim bir modelim olmadı. Belki dünya sinemasında olsaydı, bir Jeanne Moreau olmak isterdim. Annie Girardot olmak isterdim. Model çok orada.
Verdiğiniz örnekler de zaten klasik anlamda star değil.
Hala tercihimi görüyorsunuz. Belki de o yüzden beni seviyorlar. Şimdi sinemadan kimleri seviyorsunuz derseniz, Necdet Tosun, Vahi Öz, Kadir Savun. Ben bunlara aşıktım. Mesela bir otobüs yolculuğumuz vardı Necdet Tosun'la. İzmir'de film çekmişiz dönüyoruz. Ben kendime yatacak yer arıyorum. Necdet Tosun en arkaya oturmuş, kilolu ya. "Ay," dedim, "en güzel yastık benim için". Gittim adamın kucağına yattım. Yirmili yaşlardayım. Adamın iki eli birbirine değmedi saatlerce, biliyor musunuz. Yıllar sonra adama ne büyük bir acı verdiğimi düşündüm. O da, o zamanlar genç bir adam. Kırklı yaşlarda. Bunlar çok güzel şeyler. Ben bunları yaşamayı tercih ediyorum.
Kaç senedir sinemadasınız?
1958 yılında, çocuk denecek yaşta bir film yaptım, ailemin imzasıyla. Ama, sinemayı ve sinemanın şartlarını hiç beğenmedim ve o günden sonra kaçtım sinemadan. Sonra ısrarlara dayanamayarak, tekrar başladım. Bir de şansım ya da şanssızlığım var benim; sinemacıların içinde büyüdüm, ablam Ferda Ferdağ nedeniyle. Sinemayı seviyordum. Ama kurallarını ve insanlarını değil. Ablamın çektiği acıları çekmek istemediğim için, hep direndim Türk sinemasına. Ama bir şey yapmam lazımdı. Ya evlenecektim, ya okuyacaktım ya da çalışacaktım. İkisini bir kenara attım; okumayla evlenmeyi. Ama keşke okumayı atmasaymışım. Ben sinemacı oldum. Yani 1958'den sonra uzunca bir ara ve 1964 yılında Gurbet Kuşları ile yeniden başladım.
Sahne maceranız da var değil mi?
Sinemadan yine ilk kaçanlardan biriyim. Evet, sahne dönemlerimiz var bizim. Para orada da bana battı. Gazinocular da assolist olmam için ne mümkünse yaptılar. Asla olmadım. Tekrar sinemaya döndüm. Tiyatro yaptım.
Sahnede o kadar istenmeyen ne var?
Sahnede sanki esir pazarında satılıyormuşum gibi hissettim. "Eğer sen buna soyunmamışsan, çok iyi bir sesin yoksa, bir Edith Piaf değilsen, bir Müzeyyen Hanım değilsen, işin ne sahnede?" gibi bir duygu beni çok rahatsız etti. Ankara'da sahne yaşamıma kendi kendime son verdim. Hatta Dedeman Oteli'nde çalışıyordum. Avansı geri götürdüm. "Hayatımızda ilk defa avans geri veren birini gördük," dediler. "Hiç olmazsa avansınız kadar çalışın." "Hayır bitti benim için," dedim. O sondu. Ankara'dan geldiğim gün, ablam telefonda Nejat Uygur'la konuşuyordu. "Gelemem Nejat Bey, ben başka oyundayım," diyordu ablam. "Söylesene abla beni alsın," dedim. Akıllarına gelmiyor ki sahnede çalışan, bu kadar para alan birine, tiyatroda aylıkla -o zaman kim bilir ne kadar azdı- iş teklif etmek. Ama kurtuluştu o benim için. Hayatın ilk tadına vardığım yerdir orası.
Tiyatro sinemadan çok mu farklı, ortam olarak?
Nasıl farklı anlatamam. Paylaşmayı öğreniyorsun. Dedikodular ufak, iftiralar ufak.Yani içimi yıkadı tiyatro. Birkaç yılım böyle geçti. Sonra yine sinemaya döndüm.
Dizilerle aranız nasıl?
Dizilere sinema gibi bakıyorum. Bakmasam, onlara da gitmem. Monitörün önünden bile geçmiyorum, kameradır o diye. Yönetmen yine benim için tanrı. Mesela ben çok erken giderim sete. Hangi kadını oynuyorsam, o role girmem lazım. Sinema gibi değil de, dizi gibi gördüklerimi bırakıyorum zaten. Beş-altı tane bıraktım böyle.
Dönemin Türk sinemasında esas kadın öpüşmez diye bir kural var mıydı?
Onlar arasında da öpüşen vardı. Mesela ben istemediğim biriyle öpüşmezdim.Yönetmene söylerdim "Bu pis dişli," diye. Herkes için değil tabii. Severek öpüştüğüm insanlar da var onların içinde. Mesela bir anım var. Yine benim sırtım çekiliyor. Yani kamera arkadan görüyor. Ön kısmımı bütün plasterlerle, kumaşla kapladım. Ayhan (Işık) bana doğru gelecek, göğüslerime bakacak. Ama zaten gözükmüyor hiçbir şey. O Ayhan'ın zarifliğini size anlatamam. Zaten boğazıma kadar yaralı gibi flasterliyim. Hala göğüslerime bakmıyor. Omuzlarıma bakıyor. Olağanüstü severdim onu. Hayatımdaki ilk ölüm acılarından biridir onu kaybetmek. Sonra Vahi Öz, sonra Sadri Alışık. Sonra ablam hepsinin canına etti.
Şu andaki Türk sinemasını takip ediyor musunuz? Sizin döneminizden nasıl farklı?
Biz farklı bir sinema yaptık. Siyah beyazları kastediyorum. Ben renklileri de kabul etmiyorum çünkü. Bütün o fakir fukaralıklar çıktı. Bilinçsizlikler, kültürsüzlükler ve bir sanat yönetmeninin ne kadar önemli olup olmadığı... Siyah beyazda her şey otantikti. Rum çekiyorsak Rum'un evine giderdik. Renkli sinemada ne oldu! Gittiğimiz bütün mekanlarda, mesela kırmızı perdeler asmaya başladılar. Özgünlüğü kaybettiler.
Son dönem Türk sineması ile ilgili bilgim yok çünkü izlemiyorum. Şöyle eleştiriler okuyorum, "İlk 15 dakika sabret, ondan sonra açılıyor." Benim ona tahammülüm yok. Ben de yaptım, mesela, yeni sinemacılarla Ağır Roman diye bir film. Bir de ödül aldım ondan biliyorsunuz. Ama gerçekten bana ağır geldi. Yeni sinemacılar bana tuhaf geliyor. Sete geldikleri zaman son model cipler, yedi tane yalaka peşlerinde, otuz iki bin tane kameraman. Onun için içlerine girmiyorum. Mümkün mertebe bana az zarar verecek dizilerde oynuyorum. Çok denedim başka iş, başaramadım. Oyuncular da hepsi medyatik tipler. Ben aralarında fotoğraf gibi görünüyorum, eski bir fotoğraf gibi.


Huysuzluk, güçsüzlük, yalnızlık
Huysuzmuşsunuz. Öyle deniyor sizin için...
Bette Davis de öyleymiş. Ben huyluyum ve çok iyiyim.
Bir dostunuz, "Arabasıyla bir yerden bir yere gidene kadar şoförünü 20 kez işten çıkarırdı," dedi.
Peki, adamı attığım zaman araba kullanmasını bilmediğimi de biliyor musunuz? Arabadan onu atarım. Anahtarı alıp, taksiyle eve dönerim. Asla araba kullanmayı bilmiyorum, kullanmayı hiç düşünmedim. Bir de ben dalkavukluğu beğenmediğimi belli ettiğim için işlerine gelmiyor.
Güçlü kadın olmak zor bir şey mi?
Çok. O kurallara uymadığın zaman, her işini sen kendin görmek zorundasın. Araba, ev alacaksan, kendin alıyorsun, daha ucuza alıyorsun. Bazı şeylerden de kendimi koruma adına duvarlar örüyorum. Bu senin dikleşmene neden oluyor. Bazen kendi gölgemden korkuyorum, kim geçiyor diye. Hayat şartları yapıyor bunu. Ama böyle olmaktan yakınmıyorum. Acı çektiğim kadar, mutluyum da.
Yalnız yaşamak sizin karakterinizin bir parçası. Yalnız yaşamaktan korkmuyor musunuz?
Korkmuyorum. Çünkü korkulacak çok daha büyük şeyler var. Çok kötü bir evlilik yapmış olabilirdim. Adam bana esir hayatı yaşatabilirdi. Ya da bin kere evlenmiş ayrılmış olabilirdim. Yani en azından hürriyetim var.
Neden evlenmediniz? Bu nedenle mi?
Hayır, bundan değil. Bana evlenme teklif etmekte geciktiler. Çünkü huysuz dediniz ya, demin. Onlar için de geçerli bu. Mesela tanıştığımızın 15'inci günü hemen evlenme teklifi alıyorum. "15 günde evlenmeyi düşünüyor, deli mi?" diye düşünüyorsunuz tabii. Sonra beni tanıdıkları zaman, "bu cadalozla asla," diyorlar. Sonra hem cadaloz, hem iyi bir insan olduğumu keşfettikleri zaman da, ben ondan soğumuş oluyorum.


Az daha beyni patlıyordu
Setlerde yaşadığınız tehlikeli anlar var mı?
Eğersiz ata bindiriyor Atıf (Yılmaz) beni Erkek Ali filminde. Üstelik ata ilk kez biniyorum. Attan iniyorum, gerçek yılanlar var atın altında. Orada da Eşref Kolçak yatıyor. Başına taşla vuracağım... Bir sürü taş var, bir de yapay taş koydular. Dediler ki "Sevda, bunu alacaksın." Tabii ben, attı yılandı derken, o şaşkınlıkla, gerçek taşı, tam Eşref'in beynine indirirken, bileğimden yakaladı. Eşref tecrübeli bir oyuncu olmasa, bugün kafası beş parçaya bölünmüş olurdu. Yenilerden biri olsa, gözünü kapayacak, yiyecek benden taşı. O zaman ben de çocuktum. Böyle, kaza ve ölüme yakın binlerce anım vardır.
Anılarınızı yazmayı düşündüğünüzü okudum.
Anılarımı yazmak için benimle elektriği tutan birini bulmam lazım. Beni Sevda olarak görecek. Ferdağ'ı atacak bir kenara. Birkaç kez denemem oldu. DGM'de zannettim kendimi. Aslında anılarımı bir oyun olarak, sahneye koymayı düşünüyorum. Dünyada ilk kez olacak herhalde. Kendi anılarımı kendim oynayacağım. Bir takım birikimlerim var onları daha iyi bir noktaya getirip, yapacağım. Çünkü patronu da ben olacağım. Her şeyi ben yapacağım. Ondan sonra bırakırım işi. Aslında ben bırakıyorum hep de, onlar beni bırakmıyor. Bütün huysuzluğuma rağmen severler beni. Oyun da şöyle olacak; genç bir gazeteci, eski, kaybolmuş bir oyuncuyu arıyor. Ve onu son derece mütevazı bir evde, yaşlanmış, suskun yakalıyor. Ve o irdeliyor konuyu. İsmi de Yeşilçam'ın Kötü Kızı.


Su gibi akan sırt
Sırtınız çok güzel olduğu için her filmde bir sırt sahneniz olurmuş.
Evet, o zaman parayı onlar verdikleri için, işletmeciler karar verirlerdi insanların ne yapacağına. Sevda Ferdağ'ın sırtı açılacak. Her filmde vardır bu.
Yürüyüşünüz çok meşhurmuş...
Maksim kumarhane olduğunda Fahrettin Aslan'la karşılaştık bir gün.
"Sevda'nım," dedi bana, "podyumda buranın sahibi gibi yürürdün." Ama benim çocukluğumdan beri yürümem meşhurdur. Bana bakarken arabalar çarpışırdı. Müthiş anılarım var böyle, daha oyuncu bile olmadan önce. 14 yaşlarımda, Kadıköy'deki bir fotoğrafçı benim fotoğraflarımı çekmiş böyle Greta Garbo gibi, çünkü ona özeniyorum o sıralar. Gece kırmışlar vitrini, fotoğrafımı çalmışlar. Gazeteciler bana sorarlardı, "Şöhret olduktan sonra ne hissettin?" diye. "Hiçbir şey değişmedi. Eskiden de bakıyorlardı, şimdi de bakıyorlar. Şimdi ismimi öğrendiler," derdim.