Yeşilçam'ın valide sultanı: Nebahat Çehre

Yeşilçam'ın valide sultanı: Nebahat Çehre
Yeşilçam'ın valide sultanı: Nebahat Çehre

A.Ş.K BU AKŞAM 20.00 DE KANAL D DE

Yılların sinema oyuncusu Nebahat Çehre son dönemde ekranın vazgeçilmez hırslı ve güzel kadını. Bu akşam başlayacak 'A.Ş.K' öncesi evinde ziyaret ettik.
Haber: ECE ÇELİK - ece.celik@radikal.com.tr / Arşivi

Güzel, zengin, hırslı, güçlü ve entrikacı anne... Türkiye ’deki dizilerde çok sevilen bu stereotip Nebahat Çehre’nin üzerine öyle bir oturdu ki dizilerdeki anne rollerinde gözler hemen onu arıyor. Yeşilçam’da oynadığı filmlerin ardından uzun yıllar setlere ara veren Nebahat Çehre ‘Haziran Gecesi’ ve ardından gelen ‘Aşk-ı Memnu’ ile oynadığı güçlü anne karakterini pekiştirdi. Kendisi yapımcılardan başka tarz rol teklifleri gelmemesinden şikâyetçi olsa da seyirci onu bu rollere yakıştırmış durumda. Öyle ki ‘Aşk-ı Memnu’da canlandırdığı Firdevs Hanım’ın “Aptal olma sen Bihter Ziyagilsin” sözü hâlâ akıllarda... ‘Aşk-ı Memnu’nun ardından ‘Muhteşem Yüzyıl’ın Valide Sultan’ı olarak ekranlara gelen Çehre bu sezon Kanal D’nin bu akşam 20.00’de başlayacak yeni dizisi A.Ş.K’ta Neslihan Vural olarak karşımıza çıkacak. Gençliği ile yıllara meydan okuyan Nebahat Çehre ile evinde buluştuk. Sade ve zarif mobilyalarla döşediği salonunda içtiğimiz Türk kahvesi eşliğinde Yeşilçam anılarından Gezi olaylarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

15 yaşındayken güzellik yarışmasına katılmışsınız. O dönemde bilinçli olarak mı yarışmaya katılmıştınız yoksa anneniz mi elinizden tutup götürdü?
Annem götürmedi, arkadaşım girerken ben de onun yanındaydım. Ben 15 yaşındaydım, arkadaşım benden iki yaş büyüktü. Bize “Güzellik yarışmasına girer misiniz?” dediler. Çok şaşırdım. Annem de güzel insana meraklıdır. Bilirim, gazetelerden dünya güzellerinin resmini keser. Annem de izin verince yarışmaya katıldım ve birinci oldum. Ardından Dünya Güzellik Müsabakası’na katılmak için Londra’ya gideceğim. 15 yaşında olduğum için yanımda bir refakatçi olmadan Türkiye’den çıkamıyorum. Valinin özel izniyle Londra’ya gidip Türkiye’yi temsil edebilmiştim. O zamanlar ödül falan hiçbir şey yok tabii. 1 lira harçlıkla gitmiştim Londra’ya. Dil bilmeyen, 15 yaşında bir çocuğu yapayalnız oraya göndermeleri çok yanlıştı.

Ama o yarışmalar sinema ve müzik sektörüne pek çok insan kazandırıyordu değil mi?
O ana kadar hiç aklımda yoktu ki ben oyuncu olayım diye bir fikir. Beni büyüten üvey babam hukukçuydu, ben de hukukçu olmayı düşünüyordum.

Güzellik yarışmasının ardından Yeşilçam macerası başladı...
Hayır, yarışmadan çıkınca bir sürü teklif geldi ama kabul etmedim. Gittim bir mimarın yanında çalışmaya başladım. Hatta yanında çalıştığım mimarın ailesi beni çok sevdi. Yeğenleriyle evlendirmek istediler. Ama olmadı... Ardından büyükler için çocuk tiyatrosu teklifi geldi. O teklif cazip geldi, kabul ettim. Turneye çıktık ama yine hiç para alamadık. Bir dönem mankenlik de yaptım. Sonra sinema teklifi geldi. Filmin ismi ‘Yaban Gülü’ydü. Ama oyunculuk konusunda o kadar bilinçsizdim ki oynadığım karakterin benimle özdeşleşmesi gerektiğini düşünürdüm. Şımarık zengin bir kızı oynamam gerekiyordu. “Bu rol bana benzemiyor” deyip filmi bıraktım. Sonra Türker İnanoğlu ‘Kanun Kanundur’ diye bir film için bana avukat rolü teklif etti. Avukat olmak istediğim için kabul ettim ve o şekilde sektöre girdim.

Küçük bir kız bir anda ünlü oluyor, o dönemleri nasıl yaşadınız?
Bugünkü gibi popülarite yoktu. Sadece sinemalarda görünüyorduk, bu yüzden hepimiz çok büyük bir efsaneydik. Beyoğlu Sineması’nda film galası yapardık. Ben de eskiden Kristal Büfe’nin olduğu binada otururdum. Galadan sonra izleyiciler beni evime kadar bırakırlardı. Yeşilçam o şartlar dahlinde çok iyi işler yaptı. O ekonomik imkânsızlıklar, o teknik imkânsızlıklar içerisinde çok zor şartlarda çalışılırdı. Minibüslerde beklerdik. Kuaför, makyöz falan olmadığı için o şartlarda peruklar takardık kafamıza. O yüzden gencecik kızlar bile 30 yaşında görünürdü. O dönemin modası da kötüydü, koca kirpikler, göz altına kalemler… Zaman içerisinde insanları gözlemlemek, iyi isimlerle çalışmak sizi oyuncu haline getiriyor.

Diğer isimlere göre daha az sinema filminiz var…
Ben o dönem 115 film yaptım. Diğerlerine göre azdır çünkü iki evliliğimde de sinemaya ara verdim. İlk eşim Yılmaz Güney yönetmen olduğu için onunla yılda iki film çekerdim. O benim için bir okuldu. Onunla hayatın gerçeklerini fark ettim, her şeyin tozpembe olmadığını gördüm.

Size baktığımda Yılmaz Güney gibi sert ve ataerkil olduğu söylenen biriyle nasıl evlendiğinize şaşırıyorum…
Onunla evli olmak kolay değildi elbette. Bir kere onu tanıyıp ona hayran olmamak mümkün değildi... Yeşilçam’da güzel kadın-yakışıklı erkek kalıplarını yok etti. Ben onu bir koca olarak değil de oyuncu olarak görmeyi ve bana öğrettikleriyle anmayı tercih ediyorum. 19 yaşındayken Türkiye’nin en aydın isimleri bizim evde toplanır, ben de onlara yemekler yapardım. O dönemler onların konuştuklarını anlayabilmek için kendimi kitap okumaya verdim.

Bir dönem oyunculuğa uzun bir ara verdiniz, ardından zengin, hırslı anne rolleriyle oyunculuğunuzdaki ikinci baharı yaşıyorsunuz…
Evet, 15-20 sene bir duraklama yaşadım. Bu meslekten koptum. İç sesime döndüm de diyebilirim. O ara amatör olarak iç mimarlık yaptım, halkla ilişkiler işleri yaptım. Bol bol seyahat ettim. Sonra Selim İleri’nin yazdığı bir diziyle ekrana döndüm. Bunun gibi birkaç iş daha yaptım. Ardından ‘Haziran Gecesi’ dizisindeki anne rolü geldi. Hastane sahibi doktor bir kadını canlandırıyordum. O rol için o kadar çok para harcadım ki hiç para kazanmadım diyebilirim. Çünkü çok sosyetik bir kadını oynuyordum ve o kadın ona göre giyinmeliydi. Ben o rolle öne çıkınca hikâyeyi benim karakterim üzerine yazmaya başladılar. Hem kıyafetleriyle hem rolle o kadar çok uğraşmıştım ki o iki sene ölesiye çalıştım diyebilirim. Ama yaptığım şey bana çok güzel döndü. Türkiye’de öyle bir kadın karakteri yaratmış oldum.


O rolün ardından siz mi bu rollerle devam etmek istediniz yoksa yapımcılar mı hep bu teklifle geldi?
Oyuncu her türlü rolü oynamalı. Ancak bana gelen teklifler hep bu yönde oluyor. Bu yüzden ‘Aşk-ı Memnu’ teklifi gelince çok tereddüt ettim. Ancak sonra iyi bir iş olduğunu düşündüm. ‘Aşk-ı Memnu’ çok büyük reytinglerle izlendi ve tadında bir yerde bırakıldı.


Biraz da yeni projeniz ‘A.Ş.K’tan bahsedelim...
‘Muhteşem Yüzyıl’dan sonra dizilere bir yıl ara verdim. Hem seyirci beni özlesin istedim hem de biraz dinlendim. Ardından ‘A.Ş.K’ın teklifi geldi. Aşkı çok değişik anlatan bir hikâye. İzleyicinin seveceğini düşünüyorum. Aslında bu hikâye gençlerin üzerine kurulu. Ben de kendi karakterimi güçlendirmeye çalışıyorum. Aslı Tandoğan’ın canlandırdığı Şebnem’in annesi Neslihan’ı oynuyorum. Güçlü, kontrolcü ve baskıcı bir kadın...

‘Gezi’deki gençlerin alınlarından öperim’


Yılmaz Güney’den sonra gerçekleri çok farklı gördüğünüzü söylüyorsunuz. Son Gezi olaylarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben gençleri teknolojiden ibaret zannediyordum. Çok kızıyordum doğum gününde sadece bir mesaj atanlara. Ben teknolojiyle birlikte daha boş bir gençliğin geldiğini düşünüyordum. Ancak bu Gezi olayları bana şokları yaşattı. Çok akıllı bir gençlik olduğunu gördük. Dayanışmayı, el ele tutuşmayı, aynı şeye bakabilmeyi başardılar ki Türkiye’de buna çok ihtiyaç vardı. Ne kadar duyarlı ve bilinçli çıktılar. Yaptıkları şeyin önünde eğildim, her birinin alınlarından öperim. Kirlettikleri şeyleri toplamaları bile onların ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi. Keşke Başbakan da bunu görebilseydi. Anormal bir kutuplaşma yaratıldı. İnsanlar parkına sahip çıktı, orayı eğlenceli bir panayıra çevirdi; bu kadar saf bir eyleme neden bu kadar sert müdahale edildi anlamak mümkün değil. Zaten Başbakan yaptığımız heykellerden çektiğimiz dizilere her şeye bir yorumda bulunuyor. Sanatçı bu şekilde özgür olamaz.

Meryem’le ilgili sözlerim çarpıtıldı


Meryem Uzerli’nin hamileliği üzerine “Çocuk istemeyen adam zorla baba yapılmaz. Bence Meryem yanlış yolda” dediğiniz iddia edildi...
Sözlerim çarpıtıldı. Ben Can’ı çok da fazla tanımam. Müşterek arkadaşlarımız vesilesiyle tanıştık. İki defa aynı grupta bulunduk, yemek yedik. Can oturduğunuz, konuştuğu zaman kendini dinleten bir adamdır. Bildiğim kadarıyla kötü bir çocuk değildir. Can’ın da olduğu arkadaş grubumuzla yine yemeğe çıkıyorduk. Meryem de burada misafirimiz sayılır. Çok çalışıyor, çok sıkılıyordu. “Meryem ben arkadaşlarımla yemeğe gidiyorum, sen de gelmek ister misin?” dedim, “Gelirim” dedi. Hep beraber yemeğe gittik. Ben erken yatan bir kadınım. 11 buçukta “Meryem gidelim” dedim. “Çok güzel geçiyor ben biraz daha kalabilir miyim?” dedi. Gruptakiler gayet güvendiğim insanlardı, “Tabii ki” dedim. Ertesi gün öğrendim ki Meryem’le Can o gece birbirlerinden etkilenmişler. Bu durumda ben onları birbirlerine uygunlar diye tanıştırmış olmuyorum. Ancak sonra da Can’ın Meryem’e yararlı olabileceğini düşündüm. Temiz bir çocuk, iyi bir çevre Meryem’e iyi gelir diye düşündüm. Meryem’e de zaman zaman “Nasıl gidiyor?” diye soruyordum. “Çok iyi, çok mutluyum” diyordu.


Meryem, Avrupa koşullarında büyümüş bir çocuk olarak çalışma saatlerinden mutsuzdu. Antalya’da ödül alırken bunu söyledi. Bizim öyle bir lüksümüz yok. Biz söyleyemiyoruz. Meryem çok başarılıydı, rolünün hakkını vermişti. Sonrasını ben de sizin gibi gazetelerden takip ettim. Ayşe Arman’ın röportajını okudum. Sonra bana “Siz tanıştırmışsınız, ne düşünüyorsunuz?” diye sordular. Ben babamı küçük yaşta kaybettim. Bu yüzden eskiden beri çocuk anne-babayla büyümeli gibi bir düşüncem var. Bu yüzden iki evliliğimden de çocuk yapmadım. Bu röportajdan da böyle bir sonuç çıkarmışlar. Benim Meryem’in özeline girme hakkım yok ki böyle bir açıklama yapayım. O ikisinin arasında bir olay.


Çalışma saatlerinden rahatsız olduğunuzda sizler neden söyleyemiyorsunuz?Biz zaten sessiz bir milletiz. Ben Yeşilçam’dan beri her zaman “Birlik olalım” derim. “Bu şartlardan biraz uzaklaşalım” derim. Ancak insanlar biz değil ben diyorlar. Ama tabii ki eskiye oranlarsak ben şu an kendimi Hollywood’da çalışıyor zannediyorum. Biz Yeşilçam’da donmuş yağlarla yapılmış berbat yemekleri sokakta yere gazete serer öyle yerdik.