'Yıldızım'ın belgeseli

'Yıldızım'ın belgeseli
'Yıldızım'ın belgeseli
Türkiye müzik tarihinin en nevi şahsına münhasır isimlerinden Tülay German'ın hayatı, İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilecek 'Kor ve Ateş Yılları' adlı belgeselle perdede. German'ı önce 'Hayatımın yıldızı' diyen birinden dinleyin...
Haber: MURAT MERİÇ - muratmeric@gmail.com / Arşivi

Tülay German, 60’lı yılların hemen başında ‘Burçak Tarlası’ ile büyük sükse yapmış, ününün doruğundayken Türkiye’yi terk ederek Paris’e yerleşmiş bir isim. Geçtiğimiz yıllarda otobiyografisi ve yeniden yayınlanan kayıtlarıyla gündeme gelmişti ama bugün onu mevzu etmemizin sebebi dokümanter bir film: Didem Pekün’ün yönettiği ‘Tülay German: Kor ve Ateş Yılları’, iki buçuk yıllık uzun bir çalışmanın ardından 15 Nisan’da İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşuyor.
Pekün, sanatçıyı İngiltere’de keşfetmiş. Bir arkadaşı ona Kalan Müzik tarafından 2001’de yayınlanan ‘Burçak Tarlası 62-87’ başlıklı albümü göndermiş, içindeki hikâye dikkatini çekmiş ve şarkıları dinlerken hep onu düşünmüş. Sonrasında izini sürmüş, bulmuş ve ona ait mühim dokümanlara ulaşmış.
Pekün, filmde German’la tanışmasını ve filmin hikâyesini bizzat kendisi anlatıyor. Barış Doğrusöz’le birlikte kurguladığı bu film, German hayranları için bulunmaz bir hazine: Fransa’da bulunan gün yüzü görmemiş görüntüler, canlı söylenmiş şarkılar ve German’ın bugünkü sesiyle yaptığı bir sunumdan müteşekkil. Ama en önemlisi, 1965 yılında As Kulüp’te çekilmiş görüntü. Sadece bunun için bile izlemeye değer bir seyirlik. Yönetmen, filmini şöyle tarif ediyor: “... Bir dönemin şahitliğini yapmış bu anıları toparlayıp izleyiciyle buluşturduğumuz bu yolculuğun tarihi bir önem taşıdığını düşünüyorum. Benim için bu film, bir tarihe hesap sorma, geçmişi sorgulama süreciydi.”

Müzik tarihi değişebilirdi
Film vesilesiyle Tülay German’ı anmadan önce, izninizle bencillik ederek kişisel tarihimden bir kesit sunacağım. Onu nasıl tanıdığımı, nasıl etkilendiğimi ve peşine nasıl düştüğümü anlatmam uzun sürer ama ilk tanışmadan söz edebilirim: Tülay German adını ilk kez bir plağın üzerinde gördüm. 12 Eylül’den hemen sonraydı ve toplumsal yaşam üzerinde büyük tahribat yapan postal izleri hâlâ tazeydi. Gençtim, plak toplamaya yeni başlamıştım ve itiraf etmeliyim ki plağın üzerindeki Doruk Onatkut adı daha çok ilgimi çekmişti. Onu tanıyordum ama solistin adını ilk kez duyuyordum. Eve getirip dinlediğimde ‘Burçak Tarlası’na değil, arka yüzdeki ‘Mecnunum Leylamı Gördüm’e takıldım. O güne kadar duymadığım güzellikte bir ‘bebop’ düzenlemesiydi. Tülay German adını hafızama kazıdım.
Sonrasında onun plaklarını bulduğumda daha bir heyecanlandım. Her plağında o sese daha da bağlandım. Şarkılarını kasetlere kaydettim, onları arkadaşlarıma hediye ettim. Bunları bir albümde toplama fikri daha sonra oluştu. Kalan Müzik’e yaptığım ziyaretlerin birinde bu fikri Hasan Saltık’a çıtlattım, ilgilenmedi. Ama unutmadı da. Yıllar sonra, 2000 yılında ‘Tülay German albümünü yapıyoruz’ haberi geldi. Albümün hazırlıkları hızla tamamlandı, gelen kayıtlar arasından şarkılar seçildi, kitapçık yazısı tarafımdan yazıldı ve ‘Burçak Tarlası 62-87’ albümü 2001 yılında raflarda yerini aldı.
Albümde plak olarak yayınlanmış kayıtların yanı sıra hiç yayınlanmamış kayıtlar da vardı. Üstelik bunlardan bazıları memleket pop tarihini değiştirebilecek türdendi. Örneğin 1962 tarihli ‘Senin Şarkını Söylüyorum’. Erdem Buri’nin bu bestesi, tek yüzlü bir deneme plağının üzerine raptedilmiş, orada kalmış. İlk popüler bestelerin 1966 sonrasında ortaya çıktığını göz önüne alırsak, en az dört yıllık bir gecikmeden söz edebiliriz. Bu şarkı zamanında yayınlansaydı, belki de yerli besteler çok daha önce ortalığa çıkacak, pop müzik bu kadar ‘aranjman’ temelli olmayacaktı.
Tülay German tarihindeki başarılar saymakla bitmez: 1964’te Yugoslavya’da yapılan Balkan Melodileri Festivali’nde ‘Millî Orkestra’nın solistlerinden biri olarak Türkiye’yi temsil etti. ‘Burçak Tarlası’, bu festivalde büyük beğeni kazanınca memlekete döner dönmez Doruk Onatkut düzenlemesiyle plağa alındı ve çok sattı. İkinci plak ‘Kızılcıklar Oldu mu?’, bunu takiben çıktı. Arka yüzündeki ‘Yarının Şarkısı’, 1965’te yapılan seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’nin propaganda şarkısı oldu ve TİP bu seçimlerde TBMM’ye 15 milletvekili soktu.
Tülay German sonrasında da türküler söylemeye devam etti. Türkü söylemeyi Ruhi Su’dan öğrendi ve zaman zaman onunla aynı sahneyi paylaştı. Memleket pop müziği, o dönemde twist-cha cha-rock’n’roll hattında seyrederken German’ın müdahalesiyle rota Anadolu’ya döndü. Sonradan Anadolu-pop adını alacak türün ilk çalışmaları German’ın Buri ile yaptığı plaklar oldu. 

Buri’den önce, Buri’den sonra
Erdem Buri, genç şarkıcının hayatında önemli bir figür. O güne dek dünya nimetlerinden ziyadesiyle yararlanan, elindekini har vurup harman savuran German, 1962’de entelektüel Buri ile tanışınca hayatını bir anda değiştirdi: “Sevdim, sevildim ve hem şarkıcı hem de başka bir insan oldum” sözleri, bu tanışmanın ona kattıklarını özetliyor.
Müzikle ilgisi daha önceye dayanıyor aslında: Ferdi Statser’den aldığı piyano dersleri ve 1960’ta babasından habersiz Ankara’nın meşhur gece kulübü Süreyya’da sahneye çıkması, ‘önceki’ hayatında iki önemli dönüm noktası.
Tülay German’ın henüz dört yaşındayken söylediği ilk şarkı ‘Gurbet elde kimsesizim, buna sebep yâr oldu’. Yâriyle gittiği gurbet ellerde 58 yaşında kimsesiz kalmasının nedeni ise Erdem Buri’nin ölümü. Ancak bu kimsesizliğin ‘yalnızlık’ anlamında algılanmaması gerekiyor çünkü German-Buri çiftinin evi Paris’te Türkiye’den gelenlerin uğrak noktası.
Laf hazır Paris’e gelmişken, yine kişisel tarihime bağlanayım. Geçtiğimiz yaz bir festivale katılmak üzere Paris’e gittim, 12 gün kaldım. Dönüşüme yakın çekinerek aradım. Beni heyecanla karşıladı, daha çok heyecanlandım. Evini tarif etti, şarap içmeye davet etti. Tarif o kadar güzeldi ki evi bir kerede, hem de dilini bilmediğim bir şehirde elimle koymuş gibi buldum. Yolda yürürken uzaktan Tülay German’ı gördüm. Heyecanlandım, ikinci karşılaşmam olmasına rağmen elim ayağıma dolandı, ne diyeceğimi bilemedim. “Kaybolmanızı istemedim Murat Meriç, sizi karşılamaya geliyordum, erken gelmişsiniz” diyerek karşıladı. Ev kitapta tasvir edildiği gibiydi: Ufacık bir salon, ona açılan yatak odası ve her ikisinden de geçiş olan bir mutfak. Erdem Buri’nin anıları her tarafa sinmiş, piyanosu ve ses kayıt cihazı orada, kitaplık olduğu gibi duruyor, sadece içindeki kitaplar değişmiş... Bütün duvarlarda fotoğraflar, tablolar, afişler ve ödüller asılı. Kimini eski kupürlerden biliyorum ama orijinallerini görmek bambaşka bir heyecan!
Bu ilk karşılaşmamız değildi. Vuslat, 14 Aralık 2003’te İstanbul’da vuku buldu. Hiç beklemediğim bir anda, Hasan Saltık’ın katkısıyla. Yıllar sonra ayak bastığı ‘şehrinde’ onunla gezdim: İstiklal’i boydan boya yürüdüm, anılarını dinledim, hoş karşılaşmalara şahit oldum. Hayatımın en güzel günlerinden birisiydi. Aldığım en güzel hediye de Tülay German eliyle bana ulaştı: ‘Pop Dedik-Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği’ adlı kitabımın yayımlanmasını müteakip, ondan uzun bir mektup aldım. Kitabım hakkındaki düşüncelerini yazdığı, kendisini anlattığı, her satırı benim için çok değerli bir mektup.
Bugün baktığımda masal gibi geliyor: Tülay German’ı İstanbul’da gördüm ve Paris’te evinde ziyaret ettim. Yemek yedik, sohbet ettik, karşılıklı şarap içtik. Türkiye’yi gördü, anlattı; sordu, anlattım. Fransa’dan söz etti, dinledim. Sartre’la tanışmasını, evine gelip giden konukları, Erdem Buri’nin muzipliklerini... Kitapta anlattığı, neredeyse ezbere bildiğim bütün hikâyeleri bir kere daha ve onun sesinden dinlemek bir başka güzeldi.
Paris’te, sohbetin bir noktasında, bir gün önce ‘ünlüler mezarlığı’ Pere Lachaise’de Erdem Buri’nin mezarını aradığımı, bulamadığımı kısık sesle söyledim; “Olsun bakın, bugün buradasınız, daha güzel bir ziyaret oldu” derken sesinin titremesi bana o aşkı hissettirdi. 

Bir ‘kazı’ çalışması
Erdem Buri, 1993’te öldü. Tülay German, onun ölümüyle müziğe küstü ama onunla yaşadığı Paris’i terk etmedi. Birlikte yaptıkları çalışmalar ona dünya çapında büyük bir ün kazandırmıştı. Charles Aznavour, Leo Ferre, Gilberto Gil, Antonio Carlos Jobim, The Moody Blues gibi mühim müzisyenlerle aynı sahneyi paylaştı. İlhan Mimaroğlu’nun çok önemsediği eseri ‘Tract’a sesini verdi. Charles Mingus, Duke Ellington’ın ölümü üzerine yazdığı şarkıyı (Duke Ellington’s Sound of Love) 1975’te Tülay German’a söyletti. Birlikte yapacakları çalışma, Mingus’un ani ölümü yüzünden gerçekleşemedi ama bu şarkı 2007’de ‘Sound of Love’ albümünde gün yüzü gördü.
Erdem Buri’nin ölümünden sonra kaleme aldığı ‘Erdemli Yıllar’ 1996’da yayınlandı. Kitabın farklı bir baskısı 2001’de ‘Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu’ adıyla yapıldı. 1981’de ona Charles Cross Akademisi ödülünü getiren çalışmaları, 1998’de Fransa’da yayınlanan ‘Le Chant Des Poetes’ albümünde toplandı. Albüm, Türkiye’de ‘Yunus’tan Nazım’a’ adıyla 1999’da yayınlandı.
Tülay German, şu anda bu yazıyı yazabiliyor olmamın en büyük müsebbiplerinden. Onu merak etmeseydim, Ankara’da kendi halimde bir mühendislik öğrencisiyken Millî Kütüphane’deki eski gazetelere dalmasaydım, kim bilir nerede olacaktım. Bu ‘kazı’ çalışması, beni bugüne getirmekle kalmadı, ‘yıldızım’la tanışmamı sağladı. Şu noktada objektif olamayacağım: Tülay German memleketin en büyük kadın sesi. Sadece söylediği şarkılarla değil, kalemi, duruşu ve tavrıyla da benim hayatımdaki en mühim isim. Tanışmaktan onur duyduğum, feyz aldığım, zaman zaman telefonun ucundan sesini duyduğumda ya da bizzat karşısına geçtiğimde heyecanlandığım tek isim.
Evet, kendimi çok şanslı hissediyorum. Kim ‘yıldız’ıyla tanışabiliyor ki bu dünyada?