'Zerre'kadar değeri olmayanlar

'Zerre'kadar değeri olmayanlar
'Zerre'kadar değeri olmayanlar
Erdem Tepegöz'ün yazıp yönettiği 'Zerre', tekstil atölyelerinde çalışarak hayata tutunmaya çalışan bir kadının hikâyesini anlatan başarılı bir ilk film.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

‘Zerre’, biçare karakteri Zeynep’in hayatının bir noktasında başlayıp, başka bir noktasında bitiriyor hikâyesini. Bu iki mesafe arasında Zeynep kimi şeyler yaşıyor ama geldiği ‘nokta’da hayatında değişen çok fazla bir şey yok. Erdem Tepegöz, ‘zerre’ kadar kıymeti olmayanların dünyasına dair bir hikâye anlattığı filminde şunu söylemek istiyor sanki: Zeynep’in hayatının herhangi iki noktası arasındaki mesafenin hiçbir önemi yok. Ne kadar çabalarsa çabalasın aynı çizgi üzerinde hareket etmek zorunda kalacak.
Zeynep, kızı ve annesiyle birlikte derme çatma bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Bir tekstil atölyesinde çalışan Zeynep, basit bir hak arama mücadelesine ‘tanık’ olduğu için sorgusuz sualsiz işten çıkarılınca yeni bir arayışına düşer. Ve ‘yatılı’ olarak çalışmak zorunda kalacağı Tekirdağ’daki bir tekstil fabrikasının yolunu tutar. Zeynep hem bu fabrikadaki çalışma koşullarıyla hem de küçük kızının yaşadığı sorunlarla ‘bir kadın’ olarak başa çıkmak zorunda kalır.
İlk kez geçen ekimde Altın Portakal’da görücüye çıkan, hatırı sayılır övgüler alan ve festivalden ilk film, yönetmen, SİYAD ve sanat yönetimi ödülleriyle dönen ‘Zerre’nin Türkiye sinemasında son yıllardaki çeşitlilik içinde kendisine çok özel bir alan açacağını müjdeleyebiliriz şimdiden. Kürt meselesi, kimlik arayışları, kadına yönelik şiddet, aile vb. gündem başlıklarıyla dolu olan ‘politik’ alanda ‘çalışma hayatı’na girerek bambaşka bir kulvarda boy gösterme cesaretini gösteriyor film.
Erdem Tepegöz, ağır hayat ve çalışma koşulları, azgın bir sömürü mekanizması içinde üstelik bir kadın olarak tutunmaya çalışan Zeynep’in yaşadıklarını anlatırken ‘sınıfsal bir bakış’ koymuyor ortaya ama ‘sınıfa bir bakış’ atıyor ve bugün Türkiye’de yüz binlerce insanın yaşadığı bir gerçeğin de altını çiziyor. Üstelik sinemanın estetik unsurlarından ödün vermeden. Özellikle, Marton Miklauzic imzalı fabrika görüntülerinin sinemamızda az rastlanır bir işçilik olduğunun altını çizelim.
Tepegöz, çok kolay bir biçimde melodrama kaymaya meyilli hikâyesini soğukkanlılıkla kurmayı da başarıyor. Zeynep’in durumundan bir isyan ya da hüzün çıkarmamıza izin vermeyen yönetmen bir ‘durum’ koyuyor önümüze. Onlarca kadının bir fabrikaya doldurulup uzun saatler boyunca çalıştırılmalarını, tacize uğramalarını, üstelik paralarını da tam olarak alamamalarını ‘abartılı’ bulanlar için internette küçük bir arama yeterli olacaktır. Ama ‘Zerre’yi ‘inandırıcı’ bulmayanların varlığını sağlayan şey ise ‘çalışma hayatı’nın ağır koşullarının ‘meşrulaştırılması’ ve maalesef şu an için bu alana yönelik politikaların günlük hayattaki karşılığının cılızlığı.
Jale Arıkan’ın neredeyse tek başına sürüklediği film, hiç kuşku yok ki bir ‘sınıf’ filmi değil ama ‘sınıfa dair’ önemli şeyler söyleyen bir yapım.
Hazır barışı konuşmaya başlamışken, çalışma hayatındaki adaletsizlikleri ortadan kaldıracak bir ‘süreç’i de gündeme almamız gerektiğini yakıcı bir biçimde hatırlatıyor ‘Zerre’.