Zeynep'leri görmüyoruz

Zeynep'leri görmüyoruz
Zeynep'leri görmüyoruz
Ertem Tepegöz, hem festivallerden hem de sinema yazarlarından övgüler alan filmi 'Zerre'yi anlattı.
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

‘Zerre’ henüz yeni vizyona giriyor ama festivallerdeki ilk sınavlarını başarıyla verdi. Nasıldı tepkiler?
Açıkçası beklediğimden olumlu tepkiler aldım. İlk film olduğu için nerede durduğumu, filmin nerede olduğunu kestiremiyordum. Festival süreçleri sonrası filmin nerede durduğunu gördüm. O anlamda mutlu olduğum bir süreçten geçtik.
Hikâye çok katmanlı. Yoksulluk, fabrikalardaki çalışma koşulları, kentsel dönüşüm… Senaryoyu nasıl şekillendirdiniz?
Senaryoda çok fazla tuzak vardı. Dramaya, ajitasyona kaçabilecek bir senaryoydu. O tehlike hep benim ensemdeydi. ‘Beni buradan anlat’ diye çekiştiren bir kalem vardı. En büyük tamponum karakter (Zeynep) oldu. Ona odaklanarak, ona sorular sorarak, o dünyadan ayrılmadım. Bu nedenle Zeynep bir şeye şahit olduğunda ya da temas ettiğinde yaşananlara şahit olabiliyoruz. Ana eksen bu.
Film boyunca Zeynep’in mahremine hiç girmedik…
Tabii. Ne kadar onun yanında bir kamera da olsak, ne kadar onun dibinde de olsak, onun hislerini anlamaya çalışıyor da olsak, onun yüzlerce insan, onlarca toz bulutu içinde bir tane olduğunun farkındayız. Binlercesinin içinde anlamsız gözükse de yakınına girdiğinizde nasıl bir mücadele ve yaşam barındırdığının farkına varıyoruz. Çokluğunun içinde anlamsız, yanına geldiğinizde ne kadar büyük bir hayat…
Zeynep’in geçmişine dair bilgileri vermemek bir tercihti değil mi?
Çok fazla geçmişini ve öncesini kurgulamamak istedim. Birisine misafirliğe gittiğinizde ya da yeni tanıdığınızda veya sohbet ettiğinizde onunla ilgili bütün bilgilere sahip olup eve dönmezsiniz. Bu da böyle.
Zeynep’e misafir oluyoruz yani.
Evet, Zeynep’e dair bütün bilgilere belli periyotta giriyoruz ve belli bir zamanda çıkıyoruz. Öncesi ve sonrası çok önemli değil bence. Filmden sonra herkes bunu sordu. Demek ki bu defter kapanmadı. Bu karakter hâlâ yaşıyor hissiyatı, onun sorunlarına ortak olabilmek, bunun gücünü kullanabilmek için önemliydi.
Film biraz buna işaret ediyor zaten. Hepimiz kentsel dönüşümün, yalnız annelerin, fabrikaların kıyısında yaşıyoruz ve oralarda ne oluyor haberimiz yok.
Filmdeki atölyeler Tarlabaşı’nın bir alt sokağı. Benim karşılaştığım gerçek Zeynep karakteri hemen Tarlabaşı Bulvarı’nın başında yaşayan bir kadındı. Oraya bir girdiğimizde o hikâyeye taş çıkartacak hikâyeler vardı. Ama önümüze öyle perdeler serilmiş ki görmüyoruz. Yan komşumuzun neler yaşadığını fark edemiyor olabiliriz. Sinemanın gücü burada yatıyor bence. Benim de tanık olduğum bir Zeynep vardı, yine kızı ve annesiyle yaşayan. Haftada iki-üç gün iğne yaparak hayatını kazanıyordu. Çok ürkekti ve onun öyle olması çok üzmüştü. Zeynep onun aksine güçlü, dirençli bir kadın. Zeynep ve filmdeki diğer karakterler sınırda gezen karakterler. Bir yerlerden bir üç-beş kuruş bulmasa; bir işte üç-beş kuruşa çalışmasa anında yok olacak insanlar. Sürekli mücadele halindeler. Biraz ortaya yaklaşabilseler bu kadar mücadele etme gereği duymazlar.
Senaryo aşamasında kentsel dönüşüm başlamış mıydı?
Başlamamıştı. Mekânı bulduğumuz zaman oraların yıkılmaya başladığını fark ettik. Biliyorduk bir değişim olacağını ama bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemiştik. Filme hemen bunu ekledik tabii. Filmdeki diyaloglar değişti, planlar değişti. Filmin yaşadığı mekânla özdeşleşmiş oldu.
Zerre bir oyuncu filmi… Bu bir risk değil mi?
Çok büyük bir riskti. Beni çok zorlayan bir seçimdi, ta ki Jale Arıkan’ı görünceye kadar. Onu görür görmez “Bu Zeynep” dedim. O olmadan onun için yazıldığı hissiyatına kapıldım filmin. Benim ilk filmim olmasına rağmen ilk iki günden itibaren tamamen bana teslim oldu. Çok iyi bir sonuç aldığımızı düşünüyordum oyunculuk anlamında.
Jale Arıkan Radikal’e verdiği röportajda “Film dan diye başlıyor, dan diye bitiyor” demiş, bu yoruma katılır mısınız?
Filmi izleyicinin tamamlamasını istiyorum. Bu bir döngü aynı zamanda. Başladığı ve bittiği yer farklı olsa da yine aynı maceraya dönüyor.