'12 Eylül en sert tokat oldu hepimize'

'12 Eylül en sert tokat oldu hepimize'
'12 Eylül en sert tokat oldu hepimize'

Sibel Oral

Sibel Oral 'Zayi'de ortak acıların suskunluğa ittiği insanları anlatıyor. Oral, 'Romanın asıl meselesi zayi olan adalet' diyor
Haber: AYÇA ÖRER / Arşivi

Sibel Oral ‘Zayi’de birbirinden ayrı hayatlar sürerken yolu kesişen, acıları ortaklaşan, birlikte susmak zorunda kalan insanların hayatını anlatıyor. Türkiye ’nin yaralarıyla paralel ilerleyen roman boyunca yaşanan toplumsal travmalara tanıklık ediyorsunuz. Oral’la 12 Eylül ve yüzleşmek üzerine konuştuk… 

‘Zayi’ çok katmanlı bir roman… Ne kadar zamanda ortaya çıktı?
Romanı bir kapanma dönemimde yazdım. ‘Zayi’deki gibi bir çıkmaz sokaktaydı evim. Aynı Selvi’nin evi gibi bir evde oturuyordum ve karşımda da bir metruk bina vardı. 12 katlı bir binaydı. Orada ilk romanı yazmak için kapandığım bir dönemdi. Pencere kenarında çalışıyordum ve arada sürekli metruk binaya bakıyordum. O dönemde metruk binaya baka baka hikayeler yazmaya başladım. Çok katmanlılık oradan başladı. Lerna Hanım ayrı bir hikayeydi, Rüstem, Sofi ayrı hikayelerdi. Bu üç karakter o sokağın çıkmaz oluşuna ve metruk binaya bakıp bana gelen karakterlerdi. Onlar üzerinden hikaye yazmıştım. Daha sonra oradan taşındım ve çok pişman oldum. O metruk bina Menderes döneminde mezarlık üzerine yapılmıştı. Selvi romana sonradan geldi. Onun gelişi birazcık benim çocukluğumda, ilk gençliğimde yaşadığım politik olarak arada kalmışlık ve kafa karışıklığının ürünüydü. Benim de babamın kitaplığında pastane kaplarıyla kaplı kitaplar vardı. Dünyayı anlama çabam ve anlayamayışım vardı. Sonrada romana Lerna, Rüstem ve Sofi üzerinden Ayhan geldi, Adalet geldi, Emine geldi. Emine mesela gerçekten o sokakta oturan biriydi, onu tanıyordum. Bu şekilde oluştu. Yazmaya başladığım zaman Selvi’nin geleceğini bilmiyordum. Bu dönemleri yazacağımı da düşünmemiştim. Sonuna kadar ne olacağını bilemedim. 

Kaç yılda yazdın?
Dört yılda. Biri geldi biri gitti. Çok oynadım üzerinde. Çok farklı versiyonları oldu. 

1950’lere gidiyoruz bir yanda, bir yanda 1970’ten gelen hikayeler var ama her şey 1980’de bağlanıyor. 12 Eylül’ün bütün hikayeleri bünyesinde toplamasının nedeni ne?
Kahramanların gözünden 1980’i son darbe ve en pis tokat olarak görüyorum. Mesela Lerna tam delirme sürecine bu tarihte giriyor. “Sağcılar ve solcular birbirine giriyor” diyor. Onun için ne sağcı ne solcu ne Kürt ne Ermeni hiç önemli değil ama 1980’e gelince o da bunu ayırmaya başlıyor. Ben de yazdıktan sonra fark ettim bunu. 

Hayatın dışına çıkamayan kadınlar var romanda… Yaşadıkları onları dışarıya itiyor…
Bunu da bilinçli yapmadım ama herhalde bilinç altımda bu vardı. Kadınlar biraz daha kırılganlar, güçleri daha çabuk tükenebiliyor, daha çabuk küsebiliyorlar, daha yalnız kalıyorlar ama bir taraftan yalnızlıkları çok kıymetli. 

6-7 Eylül olaylarına gidiyoruz, 1980’deki dağılmaya gidiyoruz. Türkiye tarihiyle paralel ilerleyen geri dönüşler kitapta… Anılar, anlatımlardan yararlandın mı?
Tabii. Lerna aslında şöyle bir hikayeden çıktı. Bir gün ben Beşiktaş pazarında bir tezgahtan bir şey bakarken bir Ermeni yaşlı kadın gelip “Kokun neresi” dedi, anlamadım. Yanımdaki kadın, “Şivesinden anlamıyorsunuz, kökün neresi diye soruyor size” dedi. Konuştuk sonra gittik birbirimizin hayatından. O zaman düşündüm, niye bu kadar çok önemli diye. Sonrasında bir yazı için Samatya’ya gittim. Mesela Hristamos’un hikayesini Samatya’da dinledim. Gerçekten öyle bir hikaye vardı. Kiliseyi yakınca ateşler içinden güvercinler uçmuştu, bu hikaye gerçekten yaşanmıştı. Bu hikayeyi dinlediğim amca 6-7 Eylül’de gitmişti, Yunanistan’da yaşıyordu. Arada yaz tatillerinde geliyordu. Birebir 1980’le ilgili kimseyle konuşmadım ama çevremden biliyordum zaten. 

Romanda o kadar az karakter olmasına rağmen, onlar bile birbiriyle rahat konuşamıyor… 
Konuşsalar ne olur? Kendi kendileriyle sürekli konuşuyorlar. Yalnızlık içindeler… Olmuyor bir türlü, istemiyorlar konuşmayı. Kendi uydurdukları dünyada yalan, doğru hiç önemli değil onla yaşamayı tercih ediyorlar. Kendi içlerinde sürekli gerçekle burun buruna yaşıyorlar ama kendi toplulukları içinde yüzleşmek istemiyorlar. Toplum olarak gerçek anlamda yüzleşip hesaplaşmıyoruz ki. Onlar niye yapsınlar diye düşünüyorum bir yandan da. 

Bu yaşananların tanıkları çok mu azaldı?
Yok azalmadı aslında. Lerna’nın benzeri bir hikayeyi, 12-13 yaşımda Gökçeada’da dinlemiştim. Yaz tatilinde gitmiştik ve ben 13 yaşımda çok acayip bir Türkiye fotoğrafıyla karşılaştım. İnsanlar evlerini kurulu sofralarla bırakıp gitmişlerdi. Babam fotoğraf sergisine hazırlanıyordu ve evlerin fotoğraflarını çekiyordu. Yıllar sonra tekrar görmek istedim orayı. Evler hâlâ öyle mi, insanlar hâlâ orda mı diye merak ettim. Benim 13 yaşımda gördüğüm insanların hiç biri yoktu, yenileri gelmişti. Yenileri de buradaki malları, mülkleri boş kalmasın diye gelmişti. Çok acayip bir düzen vardı orada. Son gittiğimde Atanashia da oradaydı. O mesela Gökçeada’ya yarı açık cezaevi yapıldığında o mahkumların dolaşmasının tanıklarındandı. Onların serbest bırakılmasının nedeni kalan Rumları yıldırmaktı. Onunla tanıştık, konuştuk. Konuşmaya başladığında önce normaldi, bir yerden sonra deliriyordu. Üç ay sonra ajansa bir haber düştü, İstanbul ’daki Rum Okulu’nda okuyan bir kız çocuğu okuduğu İstiklal Marşı’yla bir bakanı ağlatmıştı. Daha sonra o kızın hikayesini öğrendik, Atanashia’nın torunuydu, annesi Gökçeadalı’ydı. Evleri yakılmıştı iki asker tarafından, tecavüze uğramışlardı, İstiklal Marşı’nı çok çok güzel söyleyen kızcağız da tecavüze uğrayan o kadının kızıydı. 

Selvi 1980’den sonra başıboş büyüyor…
Dediğin gibi, başıboş gerçekten. Selvi 80’den sonra artık apolitizasyona uğramış, dönüştürülmüş toplumun ürünü. Sahici bir depresyona da girmiş. Bütün inancını kaybetmiş. Bir insanın hayatta geldiği son nokta odur. Bütün inancını kaybetmiş olması. Bu inanç nedir? Kendine ve dünyaya inancı… Çevresindeki birçok insanı kaybetmiş ama en önemlisi adaleti kaybetmiş. Romanın asıl meselesi zayi olan adalet.

ZAYİ
Sibel Oral
Turkuvaz Yayınları
2011, 186 sayfa, 13 TL.