15 Eylül, Bozuk Süt

15 Eylül, Bozuk Süt
15 Eylül, Bozuk Süt

Murat Uyurkulak FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Radikal Kitap okuruna armağan. Murat Uyurkulak'ın yeni romanından bir parça.

Suna’yı ilk kez çıplak gördüğünde hüngür hüngür ağlamak istedi Kenan.
“İzninle,” deyip banyoya girmişti Suna, Hilton’un boğaza kast eden gerdek süitinde. Kenan açısından denizi görmek için epey kaldırılması gereken bir baş ve taş gibi bir kamışla geçen yarım saat...
Yarım saat sonra çıktı banyodan Suna... Kocasına çıplak görünüp görünmemek üzerine yarım saat düşünmüş olabilir miydi? Kim bilir? Suya da varmamıştı üstelik. Yüzündeki dalgın ifadenin sırrını kim bilebilir? Suya da değmemişti üstelik... Bir güzeli bir çirkine vermişler, suları da mı kesmişler, Hilton’un bornozları yumuşacıktır, istersen parasını bastırıp alırsın, Hilton’da sular kesilebilir mi, İstanbul’dur, olur, kim bilir? Elli metre yandaki orduevine mi gitselerdi? Nedim Bey yaşasaydı o orduevini oğlunun mürüvveti şerefine kim bilir ne ölümcül bir karnavala çevirirdi...

“Sevgilim yıkanma rica ederim, kokunu doya doya içime çekmek isterim...”
Hangi kitapta okumuştu bunu Alper Kenan? Güzel adamlarla güzel kadınların soykırım istikametinde resmi geçit yaptığı bir filmde mi duymuştu yoksa?
Eski bir dostun, kalbine yıldırım gibi düşen cümlesini hatırladı:
Dünya güzellik üzerinde dönüyor Kenan’cım...”
Zaten bebeklerin güzellere bakarken daha çok güldüğü de bilimsel olarak ispatlanmıştı.
Suna’nın, çıplaklığıyla daha da dayanılmaz hale gelen güzelliğine baktı.
Babasının sık kullandığı bir kelimeyi, dişleri kamaşarak tekrarladı içinden: Tahammülfersa...
Ve dayanamadı, usul usul ağlamaya başladı.

Tezgel’in en bilinen vecizelerinden biridir:
“Kişinin güzellik karşısında iki tercihi vardır: Mukavemet edip lanetlenmek, biat edip lanetlenmek...”

*
Kenan pencerenin kıyısında gözyaşlarını çaktırmadan silmeye gayret ederken Suna yatağın kenarına oturdu. İnce uzun bacakları birbirine bitişik, bacakların bittiği yerde dört yandan kuşatılmış esmer bir üçgen, üçgenin hemen üzerindeki minik göbek işgal endişesiyle hafif hafif inip kalkıyor, sırtı bir yayın ok takılmayan tarafı, sırta ilişik kafaya nakşolunmuş gözler doğruca halıya dikili, Hilton halısı, kalın mı kalın, gümrah, Kenan’ın bir türlü yönünü bulamayan mahcup şehveti gibi, abuk ve gümrah...
Kenan ne yapacağını bilemiyor, Suna’nın güzelliği tonlarca betondan müteşekkil bir enkazın altında uyanmak gibi, parmak kadar bir hacimden solumak gibi, insan o hacimde nasıl yekinip de soyunsun?
Kenan’ın zihninde art arda beliren görüntüler var, hayat denklemine baş kaldırıp örümceklerle yarenlik etmiş hain bir karıncanın telaş içinde yuvaya dönüşü hazin tereddütlerle nasıl kesik kesik, nasıl mehter mehterse, ey kutlu vatan, tam tam tam, gümbür de gümbür, akıncılar hey hey heeeey!
İşe yaramıyor, Kenan giyinik ve pencerenin kıyısında, ayakta, en azından artık ağlamıyor...

Bir daha:
Kenan, bir insanın kendi yüzünde bütünleyebileceği en müşfik gülüşle baktı Suna’ya...
Vücudundan duyduğu utancı renk renk alengirli boyalarla dolu ıslak bir teknenin üzerine incecik bir kâğıt sererek ebrulaştırmak, sonra bir anda kederli bir eserle sıvanan o kâğıdı katlaya katlaya uçak edip pencereden fırlatmak, bu sayede cümle utancından kurtulmak istiyor...
Suna, zarafetinden beklenmeyecek denli gürültülü bir ‘ıgggğğğhhhrrrttttt’ ile boğazını temizleyip usulca uzandı yatağa, Hilton’un yok gibi hafif beyaz yorganını boğazına kadar çekip kara gözlerini esaslı bir anlamsızlık eşliğinde dikti Kenan’a.
Kenan derin bir nefes aldı, yumruklarını sıkıp gevşetti ve pencereden teşrif ettiğini gördüğü bir sivrisineği iki avcunun arasında şak diye ezip hızla soyunmaya koyuldu...

*
Alper Kenan, ekonomik koçum benim, abim yahut babam, uzandı Suna’nın yanına...
Suna’nın yanına uzanmak, bir uzay mekiğinde çişini tutmak gibi...
Suna’nın yanına uzanmak,
bir ömür müdrik olduğun her
neviden geometrik yasayı
ihlal gibi...
Suna’nın yanına uzanmak, coşkulu bir çirkinlik şuuruyla inşa edilen bir zindanın rutubetli duvarından fırlamış incecik bir dala tutunup firar etmek gibi...

Suna, mutlu bir kadın olsaydı, Kenan’ın elini tutabilirdi...
O eli yavaşça göğüslerine yaklaştırıp ilahi bir dokunuşa imkân verebilirdi...
O dokunuşu müteakip ılık bir öpücük kondurabilirdi Kenan’ın boyun nahiyesine...
O nahiyede biraz oyalanıp bir eliyle Kenan’ın kamışını had safhada narkotik bir köpek sezgisiyle kavrayabilirdi...

Ama Suna doğruca aşağı iniyor. Bir tepeden aşağı, taşa toprağa ota hiç bulaşmadan kayabilen mucizevi bir velet gibi. Tepenin eteğinde, biteli epey olmuş, direngen ve sert bir dal var.
Suna o kadar mutsuz olmasa, Kenan belki tutabilecek kendini.
Suna mutsuz olmasa o kadar, Alper belki...
Mutsuzlara has bir gaddarlıkla, ikazsız eğiliyor Suna Kenan’ın dalına...

Tezgel Arif Efendi’ye göre her atasözünün tarihin gevşek edep bohçasından düşmüş bir ikizi vardır: “Yumuşak atın çiftesi pek, bakir öküzün infilakı tam olur.”

*
Yine banyoda Suna. Sular kesik değilmiş, gürül gürül akıyormuş. Yüzüne bozuk sütten bir kamçı gibi çarpan sıvıdan kurtulmaya çalışıyor, hıçkıra hıçkıra. Ilık gürül su, ılık tuzlu gözyaşı, ılık bozuk süt...
Tezgel’e göre bunlar karışınca ortaya öyle bir mahlut çıkar ki, on cabbar tellak yüz gün kese vursa ayrılmaz teninden, arınmak için cehennem gerekir...

Kenan yatakta...
Taze bir yetim gibi mahzun, oturuyor...
Sitemle bakıyor bacaklarının arasındaki erkenci horoza...
Yüzünün seccadesinde şaşkınlıkla suçluluğun osuruklu bayram namazı...
Ölmek istiyor, hem de hemen, gecikmesiz...
Kenan’ı o halde bir görseniz, ya onun kafasına ya kendi kafanıza sıkmak isterdiniz.