1950'lerin sonunda

'Püf Noktası'nın ikinci bölümü imbat gibi. Nezihe Meriç'in bu yazılarını bilmiyordum. Ankara'yla İstanbul arasında mekik dokunuyor. Atillâ İlhan boyuna konuşuyor, hafif içkili Edip Cansever, Orhan Peker'in sinirini bozuyor
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Çağdaş edebiyatımızı genç kuşaklara, öğrenim çağındaki gençlerle buluşturmayı ülkü ediniş Yusuf Çopur’la konuşuyorduk. Gezi Pastanesi’nde, geçen salı. Masanın üstünde ‘Püf Noktası’.
‘Püf Noktası’, Nezihe Meriç’in ilk öykülerini, ilk yazılarını içeren bir kitap . Yayına Serdar Soydan hazırlamış. ‘Püf Noktası’, Yapı Kredi Yayınları’nın verimi.
Serdar Soydan daha önce Bilge Karasu’dan ilk öyküleri, yazıları –hatta- şiirleri derlemişti: ‘Susanlar’ (2009, Metis Yayınları). ‘Susanlar’ı Bilge Karasu’nun başlangıç dönemine dalıp giderek okumuştum. 1953 tarihli ‘Susanların Son Hikâyesi’ gönlümü çelmişti: Gencecik bir Bilge Karasu, daha ilk adımda ‘usta’.
‘Susanların Son Hikâyesi’ işte handiyse altmış yıl sonra haz alınarak okunuyor. Yola çağdaş bir Gogol gibi çıkmış Karasu.
Yusuf’a “Bir Şey”i okumasını önerdim. “Bir Şey” Nezihe Meriç’in yayımlanan ilk öyküsü, Seçilmiş Hikâyeler’de, 1950 tarihinde. ‘Susanların son Hikâyesi’de Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanmış. Geçmişin edebiyat dergileri ‘gerçek’ yetenekleri okurla yüz yüze getiriyor. Gerçekten ölçüp biçme, değerlendirme, seçme söz konusu.
Hem Nezihe Meriç, hem Bilge Karasu bugün çağdaş edebiyatımızın unutulmazları arasında. Yola çıkarken bunu âdeta kanıtlamışlar.
Belki bir ‘giz’den söz açılabilir: Karasu ve Meriç’i öylesi başarıya götüren neydi? Yusuf Çopur’la tartıştık. İyi edebiyatla beslenmiş olmalarına bağladık. En beylik yaklaşımla, Sait Faik Sabahattin Ali, Orhan Kemal okumuşlar, öykü dalında. Geçmişin –artık hor görülmeye başlanmış- yazarlarını okumuşlar, Reşat Nuri’yi, Refik Halid’i sağcı sayılmış, öcü gibi korkulmuş Peyami Safa’yı. Her biri ‘anlatma’ ustası.
Yusuf bugünün genç yazarlarının aynı birikimden gelmediklerini söyledi. Biliyorum, Sait Faik bile eskisi gibi okunmuyor. Ancak çok meraklısı okuyor.
Anlatma, dile getirme, eskilerin deyişiyle ‘tahkiye’ sanatının git git cılız kalışı belki bu yüzden. Sıradanlaşma, yüzeyde kalış, derinleşmeye dudak büküş belki bu yüzden. Kötü çevirilerin Türkçeye ettiklerini de unutmamak gerek.
Ama bakıyorsunuz, Nezihe Meriç 1959’da kaleme getirdiği edebiyat dedikodularında bile yetkin bir anlatıcı. Dost dergisinde bir dizi edebiyat mutfağı yazısı. Her birini haz duyarak okudum.
O akşam eve döndüm. Hafiften rüzgâra rağmen bunaltıcı yaz gecesi. ‘Püf Noktası’nın ikinci bölümü imbat gibi, meltem gibi…
Nezihe Meriç’in bu yazılarını hiç bilmiyordum. Ankara ’yla İstanbul arasında mekik dokunuyor. Meselâ, Atillâ ilhan boyuna konuşuyor, hafif içkili Edip Cansever, Orhan Peker’in sinirini bozuyor, Suat Taşer şık giyinmeye istekli, Can Yücel Londra’ya gitti gidecek, Nermin Menemencioğlu o gece dostlarına “fırında tereyağlı francala, vişne tatlısı” ikram etmiş…
Keşke dedim, Nezihe Meriç bu yazıları sürdürseymiş. Edebiyatımızın bir dönemdeki özel tarihçesi bu yazılarda!
Anılan şairlerin, hikâyecilerin, romancıların, eleştirmenlerin çoğu aramızda değil artık. Yine de yaşıyorlar, Nezihe Meriç’in cümlelerinde, ışıl ışıl anlatımında yaşıyorlar. Mekânlar bile! 

O resim nerede?
Ankara’da Piknik, Sanat Severler, İstanbul’da Fuaye, oraları hiç görmemiş olanlar için de beliriyor, görünür, yaşanır hale geliyor.
Fuaye’da Kemal Tahrir’le Edip CAnsever’in ‘bunalım’ kavgalarına –gerçi pek kavga değil, karşılıklı atışma- sanki bizde tanıklık ediyoruz. Kemal Tahrir ömrünün sonuna kadar ‘bunalım edebiyatı’na karşı çıktı. Demek başlangıç oralara uzanıyormuş…
1959 Eylül’ünde İsmet Bozdağ, Nezihe Meriç, Salim Sengil, Kâmuran Yüce “sabah gezintisi yapmışlar Suadiye’ye doğru. Resim çektirmişler.”
O resim nerde?! İçim sızladı.
Fenerbahçe ’de, Todori’de öğle yemeği yemişler. Şimdi ne zaman Fenerbahçe’den geçsem 1959 Eylül’ünde o öğle üzerini hatırlayacağım…

Gündeş öneriler:
Keder Gibi Ödünç, Haydar Ergülen, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011.