'20. yüzyıl yaşandı'

'20. yüzyıl yaşandı'
'20. yüzyıl yaşandı'

Rana Dasgupta

'Solo', kaderi başkaları tarafından tayin edilen küçük bir ülkenin ve küçük bir insanın büyük bir portresini sunan, boşa geçmiş bir hayatı çağrıştırmasıyla hüzünlü bir roman
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

21. yüzyılın ilk on yılını geride bıraktık ama hâlâ 20. yüzyılı tartışıyoruz. Geçen yüzyılın hayaletleri hala canlılığını koruyor ve belki de hala 20. yüzyılı yaşıyoruz. Zaten yüzyıl dediğimiz nedir ki? Belki tarih cetvelinde “üst üste binmiş, montajlanmış, bir yüz senenin içine sıkışmış” genelgeçer bir zaman aralığı. Belki insanlığın gelişim evrelerini gösteren nirengi noktası. Ama o noktaları nasıl belirleyeceğiz? Alain Badiou ‘Yüzyıl’ adlı incelemesinde bu sorunun yanıtını arıyordu; “Bir yüzyıl kaç yıl eder? Yüz yıl mı? (...) Tek bir an bile sonunu getirebiliyorsa, yüz yıl dediğimiz nedir ki, bin yıl nedir ki? (...) 20. Yüzyılı sona erdiren istisnai an hangisidir? Berlin duvarının yıkılışı mı? Genomun diziliminin belirlenmesi mi? Avro’nun doğuşu mu?”
Herhangi bir yüzyılın başlangıç ve sonunu ya da karakteristiklerini yaşanan olayların dünyayı etkileme gücüyle ölçmek bir yöntem. Böyle bir bakışla 20. yüzyılı savaşlar, devrimler ve karşı devrimler çağı olarak damgalamak mümkün. Bir başka perspektif bilim ve teknolojik değişimlerle okuyacaktır 20. yüzyılı. Okumalar çoğalabilir. Peki ya bireyin açısından baktığımızda ne anlama geliyor 20. yüzyıl dediğimiz? Bu soruya en iyi yanıtı verecek olan hiç şüphesiz edebiyattır. Rana Dasgupta da ‘Solo’ adlı romanında yaşlı bir Bulgarın gözünden Bulgaristan üzerinden değerlendirmiş bütün bir yüzyılı.
Romanı iki bolum şeklinde kurgulamış Sasgupta. Birinci bölüm ‘ Hayat ’. Bir gece vakti uykusu bölünen yaşlı bir adamın evindeyiz. Bütün bir 20. yüzyla tanıklık etmiş yalnız, yoksul ve kör bir adam, Ulrich 21. yüzyılı karşılamaya hazırlanıyor. Hayatının son demlerini yaşadığını bilen, ölümden korksu da olmayan Ulrich, kendini oyalamak için kendisini anıların ve hayallerin akışına bırakacaktır; “Son zamanlarda adam, hangi değerli hatıraların gömülü olabileceğini keşfetmek için, hayatındaki başlıca hadiseleri hafızasının derinliklerinden çıkarmaya vakfediyor kendini. Ailesinden kimse yok çevresinde, arkadaşlarının hepsi gitmiş, kimsenin onun düşünceleriyle ilgilenmeyeceğinin bilincinde elbette. Ama uzun bir ömür onunki ve umursamazlıkla son bulmasını arzu etmiyor… Yaşamını yeniden gözden geçirmeye kalkmasının nedeni de bu. Ne serveti, ne de vârisleri var; ve eğer arkasında bırakacak bir şeyi varsa, karmakarışık bir halde derinlerde bulunabilir ancak, o da olağanüstü meşakkatle.” 

Dünyanın değişimi
Derilerde saklı karmakarışık anıları tasnif etmek hiç kolay değil. Çünkü bir asırlık ömrü boyunca neler görmemiş ki Ulrich? Sadece Bulgaristan’ın değil, dünyanın değişimine tanık olmuştur, savaş acılarını tatmış, kapitalizmden komünizme, komünizmden kapitalizme geçişin sancılarını doğrudan deneyimlemiş, bilim ve teknolojinin ve sanat ve edebiyattaki yeniliklerin izleyicisi olmuş, kaderini bütün bu değişimler, yenilikler, savaşlar ve acılar tayin etmiştir. İnsanlar yaşlandıkça eskileri daha iyi hatırlarmış, derler. Ulrich’in çocukluk anıları da çok aydınlık. Bulgaristanın başkenti Sofya’da Birinci Dünya Savaşı öncesinde başlatıyor hikâyesini. Bulgaristan’ın Osmanlı egemenliğinden sıyrılıp Avrupaya yaklaştığı yıllar. Babası bilim ve aydınlama ideallerine kapılmış varlıklı bir mühendis. Bu nedenle küçük Ulrich’in müzik tutkusuna geçit vermiyor. Bilime yönlendiriyor oğlunu. Büyük elerinde mutlu br hayat sürdürükleri günler… Savaştan pantolonun bir bacağı katlanmış halde döndüğünde ailenin ve Ulrich’in kaderi de değişecektir. Son birikimleriyle oğullarını Berlin’e kimya eğitimi gönderecekler, Ulrich üç yıl kaldığı Berlin’de Ulrich, Fritz Haber , Albert Einstein gibi dehalarla tanışacak, ilk aşkını yaşayacak ancak ailesi ekonomik kriz nedeniyle bütün parasını kaybettiğinde annesine destek olmak için Sofya’ya geri dönecektir.
1930’ların Sofya’sı ekonomik krizlerin getirdiği ayaklanmalar ve ayaklanmaların şiddetle bastırıldığı yıllara denk gelir. Ardından İkinci Dünya Savaşı ve nihayetinde Sovyet işgali ile gelen komünist dönem. Bu süreçte pek çok arkadaşını yitiren, hayatını kazanacak bir iş bulmakta zorlanan Ulrich, tesadüf eseri kimya eğitimi sayesinde bir fabrikaya araştırmacı olarak tayin edilir. İşin içine girdiğinde bir zamanlar dünyayı kurtaracağına inandığı bilimin insanlık için hiç de mutluluk sağlamadığını anlayacak, hayatını sessizce sürdürmeye çalışacaktır. Komünist dönem sona erdiğinde de değişmez Ulrich’in ve alttakilerin hayatı…
Uzun bir hayatı acı ve hayal kırıklıklarıyla geçiren Ulrich’in bunlara direnmek için geliştirdiği yegane silah sığındığı hayalleridir. Romanın ikinci bölümü ‘Hayaller’de yaşlı adamın gerçek hayatından yola çıkıp gerçekleşmesini istediği bir hayata yaptığı yolculuğu izliyoruz. Ulrich’in iç yolculuğu hayatla buruk bir uzlaşmaya dönüşecektir... 

Yüzyılın yalnızlığı
Bulgaristan’da hiç yaşamamış bir yazarın bir Bulgar vatandaşının Bulgaristan tarihine paralel akan hayatını çok gerçekçi ve inandırıcı bir hikâyeye dökmesi, elbette titiz bir araştırmacılık ürünü. Elbette buna ek olarak yaratıcı hayalgücünü de eklemek gerekiyor. Sonuçta gerçeklerle hayallerin içiçe geçtiği karamsar ve güzel bir roman çıkmış ortaya. Sadece geçen yüzyıla dair bir karamsarlık değil; Rana Dasgupta ve kahramanı için gelecek de pek umut barındırmıyor. Bu umutsuzluğu Alain Badiou’nun ‘Yüzyıl’daki tezleri ile ilişkilendirmekte zorluk çekmiyoruz. “20.yüzyıl politikaının yüzyılı oldu” demişti Badiou; “21. yüzyılın başında gördüğüm bir tutku varsa o da korku. Hatta tutkudan korku. Krizden korku. Ötekinden, başkasından, yabancı olandan bir korku. Bütün bu korkular büyük bir tutku oluşturuyor”. Ulrich için de durum farksız. 20. yüzyılla örtüşen hayatı politika tarafından belirlenmiş yaşlı adamın yakasından hiç düşmeyen şey gelecek korkusu. Bu korkunun nihayete erişmesini sağlayan şey ise artık ölüme yaklaşmış olması.
Badio’nun 20. yüzyıla bakıp felsefeci olarak yaptığı soyutlamayı Dasgupta romancı gözüyle bir bireyin hayatına odaklanarak somutlamış. İnsanın malzeme olarak kullanıldığı, insan öldürmenin ‘yeni insanı yaratmak’ adına meşrulaştırıldığı bir yüzyılın sıradan bir ferdinin dramını anlatıyor ‘Solo’. Arka planındaki tarihe ve felsefeye rağmen romanda ne tarih ne felsefe öne çıkmış. ‘Solo’, kaderi başkaları tarafından tayin edilen küçük bir ülkenin ve küçük bir insanın büyük bir portresini sunan, boşa geçmiş bir hayatı çağrıştırmasıyla hüzünlü bir roman.
Ne politikadan ne bilimden ne de sanattan umduğunu bulamayan Ulrich’in 21. yüzyılı göremeyeceğini biliyoruz. Peki ya bundan sonrası... Bu konuda sözü Badiou’ya bırakıyorum; “Tuhaf olan şey, günümüzde bu kategorilerin ölü olmaları, yeni bir insanı politik olarak yaratmayı kimsenin dert etmemesidir.(…) Kısacası, tekniğe dair iktisadi sahiplenme içinde en kör ve en nesnel ne varsa, bunun, politikadaki en öznel ve en iradi şey üzerindeki rövanşını yaşıyoruz. Aynı zamanda bu, bir anlamda, bilimsel problemin politik proje üzerindeki rövanşıdır(…) ‘Bilim yeni insan yapmayı bilince ne yapacağız?’ sorusuna cevap verecek olanlar, emin olun ki, iyi yürekli etik komisyonu üyeleri değildir. Bilimin projesi olmadığından ya da proje diye bir şey olmadığından, verilebilecek tek cevap da iyi bilinmektedir: Ne yapılacağını kâr söyleyecektir.”

Hintli ama Bulgaristan’ı yazdı
Rana Dasgupta, İngiltere doğumlu bir Hintli. 1971’de İngiltere’nin Canterbury şehrinde doğmuş, eğitimini Oxford Üniversitesi bünyesindeki Balliol Koleji’nde ve Wisconsin Üniversitesi’nde yapmış. İlk romanı ‘Tokyo Cancelled’ (2005) ile iyi bir çıkış yakalayan Dasgupta, ikinci romanı ‘Solo’ (2009) ile Commonwealth Yazarlar Ödülü’ne layık görülmüştü. Yaşamını Hindistan’ın Delhi şehrinde sürdüren Dasgupta, edebiyat çalışmalarının yanı sıra Guardian ve New Statesman gibi yayınlarda makaleler yazıyor.

SOLO
Rana Dasgupta
Çeviren: Beril Eyüboğlu
Metis Yayınları
2011
356 sayfa
25 TL.