20. yüzyılda Marksizm

20. yüzyılda Marksizm
20. yüzyılda Marksizm
Marksizmin, reel sosyalizmin uğradığı büyük başarısızlıklardan sonra, devrim, iktidar ve örgüt kavramlarına yeni yorumlar ve yeni seçenekler getirmek gibi bir temel sorunu var artık
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Soğuk Savaş’ın bitişi; reel sosyalizmin büyük bir fizik ve moral çöküntüsüyle dağılması; sosyalizmin bir siyaset kuramı olarak topallaşması ve düşünsel olarak yeniden üretilmeye zorunlu kalması; küreselleşmenin ekonomik, toplumsal ve kültürel sonuçları, sosyalizmin gerçekliğinin büyük bir depremle sarsılmasına neden oldu. Bir çeyrek yüzyıldan beri dünyada sosyalizm geleceğini arıyor. Oysa her şeyin dün olduğu gibi yaşanabileceğini düşünenler Türkiye ’de azalmış değil. İçinde yaşadığı toplumun ve dünyanın otuz yılda yaşadığı değişimi çözümleme konusundaki isteksizliği, burada sosyalist solun neredeyse bütün kavramları geçmişten bugüne aynıyla taşıdığını ve Marksizmi dondurduğunu gösteriyor.
‘20. Yüzyılda Marksizm’ derlemesinde okuduğum yazılar, sosyalizmin güncel sorunlarının başkalarınca buradan daha farklı biçimde ve kuşkusuz derinlikte alındığını gösteriyor. Marksizmin sorunlarını vazgeçilmez dertlerine dönüştürenler için bu durumun en çekici yanı, her zaman yeni düşüncelere açık olma zorunu, dolayısıyla kendini sürekli yenileyen bir düşünsel dünya içinde yaşamak. Bu sürece edilgin biçimde katılıp sürüklenmek de var, karınca kararınca oluşturduğumuz, kendimize özgü düşüncelerle etkin biçimde katılmak da. 

En iyi tartışma kitaplarından biri
Son zamanlarda Türkçede yayımlanmış en önemli tartışma kitaplarından olan ‘20. Yüzyılda Marksizm’deki yazılar, Sungur Savran’ın Giriş yazısı da içinde olmak üzere, yenilenmenin sonunda devrimci Marksizm kavramı içinde oluştuğunu önsel bir gereklilik olarak alıyor. Oysa tartışma konularımızdan biri bu. Marksizmin, reel sosyalizmin uğradığı büyük başarısızlıklardan sonra, –belki Leninizmin ister istemez taşıdığı pragmatizmle can suyunu bulmuş– devrim, iktidar ve örgüt kavramlarına yeni yorumlar ve yeni seçenekler getirmek gibi bir temel sorunu var artık.
Alan Shandro, “Lenin’in bakış açısında işçilerin ve önderlerinin poitik zekâsından ve olgunluğundan daha mutlak bir garantinin bulunmayışı” saptamasını yapıyor ki, bundan yeniden Lenin’e dönmek yerine, onun ötesine sıçramak daha doğru olur. Sosyalizm mücadelesini başından sonuna dek dizgesel biçimde kurmuş olması bile Leninizmin volontarist doğasını yok etmez. İşçi sınıfının ve yoksulların eski rejimin yıkılması için kalkışmasının yanında, hemen o anda doğan büyük boşluk da Ekim Devrimi’nin yaratıcılarından olmuştu ve onu korumak için önderliğin iradesi belirleyici konumunu sürdürdü. Çoğunluk devrime etkin biçimde katılmayınca, içerideki boşluklar gövdenin dayanıksız olmasına neden oldu.
Bu arada Marksizmi devrimci Marksizm adıyla nitelemek dün olağanken, bugün bunun tartışılması, daha doğrusu, devrimci Marksizm kavramınının düzeltilmesi gerekiyor. Marx’ın kendisi dizgesel bir düşünce oluşturduğunu biliyordu elbette, ama Marksizm gibi, kendisinden sonra gelenlerce doğru ve bilimsel sayılması zorunlu bir düşünce dizgesi tasarlamadığı gibi, devrimci Marksizm de ona hiç düşünemeyeceği bir yakıştırma olarak gelecekti herhalde. Marksizm, Marksizmdir –dolayısıyla devrimci ya da reformcu önekleri onu yalnızca ideolojik yanılsamalara dönüştürür. Neden sonra devrimci ya da reformcu olan, Marksizmden çıkarak oluşturulmuş sosyalizm anlayışlarıdır ve onlar da sahiplerinin öznelliğini taşır ve çektikleri yük kadar yerleri vardır hayatta. 20. yüzyılda, Marksizm içinden çıkmış sosyalizm anlayışları iktidarı ele geçirdiler elbette, ama hiçbirinin ayakta kalamamasının nedenleri, sosyalizm içinde hâlâ yeterince çözümlenmiş değil. 

Halk ve iktidar arasında
Sonra: somut sosyalizm deneyimi, antikapitalist bir seçenek olarak başarısızlığa uğradı. Üstelik kapitalizmin kendi derin krizlerini çözme yeteneği karşısında, sosyalizmin süreğen durgunluğunun aşılma yolları bulunamadı ve sosyalist ekonomi , ayrıca dönemsel kıtlıklara, verimsizliğe, yersiz üretim yüzünden israfa, bürokrasinin tıkaçlarına ve nitelik düşüşüne yetmiş yıl boyun eğdi. Sistemin karşısında insan vardı, unutulmuş oldu. Öte yandan, halkın siyasal, toplumsal ve ekonomik .hayata katılımının önünü açacak demokratik mekanizmaların varolmayışı da sistemi toplumsal olarak zayıflattı. Halkın iradesini göstermesi her durumda engellerle karşılaşınca, halkla iktidar arasında oluşan kopukluk, bir daha hiçbir zaman onarılamadı.
Sistemin yapısal aksaklıkları sosyalizmi zaman içinde çürütürken, kapitalizmin yapısal aksaklıkları daha çok gündemde oldu. Sonunda, sosyalizm bir sistem olarak çökerken, tarihinin en büyük krizlerinden zayıflayarak çıkan kapitalizmin kendini yenileme dinamikleri daha çok tartışılmak zorunda kaldı. Howard Chodos, “Kapitalist sistemdeki kusurların kökeninin kapitalizmin özgül dinamiklerini tanımlayan yapısal bozukluklar olduğu iddia edilecek olursa,” diyor, “o halde kapitalizmin olumlu özelliklerinin de (şayet hiçbir olumlu özelliği olmadığı iddia edilmiyorsa) benzer şekilde sistemin kendi dinamiklerine bağlanması gerektiğini farz etmek için güçlü sebepler vardır.”
Yaşadığımız dünyayı doğru çözümlemekse sorun, burada durduğumuz yerin sosyalizm yanında olması, kapitalizmin ve sosyalizmin sorunlarını aynı terazide tartmaya engel olmamalıdır. Yoksa doğruyla yanlış nasıl ayırt edilebilir? Kapitalizmin bugün bile güçlü duruşu, yirminci yüzyılın sonunda hasmı yıkılırken ayakta kalması, yıkıcı krizlerinden sorunlarını çözüp hasarlarını onararak çıkması, sosyalizmin kendini üretme biçimlerini de ister istemez değiştiriyor.
Üstelik insan hakları ve özgürlükler bakımından sosyalizmin ortaya koyduğu örneklerin olumsuzluğu adamakıllı düşündürüyor. Acaba Batı’nın ileri kapitalist ülkelerinde mi daha genişti özgürlükler, geçmişin sosyalist ülkelerinde mi? Bu soru soruluyorsa eğer, sosyalizmin siyasal inşasıyla ilgili ciddi bir sorun olduğu açıktır. Demek şimdiki soru şu: Nasıl olur da özgürlükçü bir siyasal demokrasi, sosyalizmin ekonomik ve toplumsal kuruluşuyla bütünleşebilir?
Kaldı ki, “kapitalizmin yerini alacak bir toplumun, iktidarın açıkça işçi sınıfı tarafından üstlenilmesi temelinde inşası yönündeki girişimler başarısız olmuş”sa, sosyalizmin bir sınıf ikidarı çevresinde değil (o sınıf da yerinde durmuyor artık), bir halk iktidarı çevresinde kurulacağı da ortaya çıkmış değil mi? Ve bu saptama, Marksizmin sosyalizm temelinde (belki bu arada Latin Amerika’daki son örneklere bakarak) yeniden yorumlanmasını gerektirmez mi?
‘20. Yüzyılda Marksizm’de Daryl Glaser, doğru olup olmadığına ilişkin önyargılardan bağımsız, yanıtlanması gereken bir soru soruyor: “Marksizmin tarihe yeniden girişinin arzu edilir bir şey olduğunu a priori olarak varsaymamalıyız.” Değil mi ki tarih, determinizmi sıkı biçimde çalıştırarak Marksizmi zafere taşıyamamıştır, o zaman bundan sonra yazılacak tarih içinde onun varlığının zorunlu olduğuna ilişkin nesnel nedenler bulunmalıdır. Yoksa, amaç Marksizm gibi bir düşünceyi zafere taşımak değil, insanlığı sosyalizmin hâlâ geçerli ideallerine ulaştırmaktır. Marksizm, yaşanmış deneylerde onu kötüye kullananların elinde ciddi bir saygınlık krizi yaşamışsa, ona saygınlığını yeniden verecek olan, gerçekliğini yaratabilme gizilgücünü koruduğunun kanıtlanmasıdır. Artık her durumda geçerli bilimsel ilkelerin varlığına dayanan aşırı pozitivizm yerine, Marksizmi bir metateori olarak almayı başarabilen yaratıcılığa inanmalıyız. Teorinin bilimsel değişmezliğiyle değil, onun içinden geçen yaratıcı düşünceyle ve onun aydınlatıp her yeni duruma ve hayatın her alanına uygun yorumlarıyla ilgiliyiz.

20. YÜZYILDA MARKSİZM
Daryl Glaser,
David M. Walker
Çeviren:
Sungur Savran
Versus Kitap, 2011
352 sayfa, 20 TL.