2011...2011...

Nüfusu 70 milyonun üstüne çıkmış bir ülkenin çok satmak deyince yüz binleri anlaması her şeyden önce trajiktir
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Edebiyatın bir zihin etkinliği olmaktan uzaklaştığı ve hızla kitle etkinliğine dönüştüğü bir yıl oldu 2011. Dolayısıyla edebiyatın kitleye etkisini değil kitlenin edebiyata etkisi konuşuldu sıklıkla. Oysa edebiyatın zihin etkinliği olması demek, her zaman edebiyat dünyasının kendi bağlamıyla toplum bağlamının kesişme noktalarının varlığını sürdürüyor olması anlamına da gelir. Edebiyatın hedefi ile kitlenin beklentileri daha çok kesişme alanı bulur böylesi bir durumda. Sadece ve sadece edebiyat endişesi ve estetik kriterlerle donanmış bir edebi eserin kendisine hayat hakkı bulabilmesi anlamı da taşır bu yaklaşım. Çünkü yazarın ana amacı yazarken yaratmak, yaratırken değişmek, değişirken var olmak, hatları ve sınırları değişse bile, değişmeyen içinde kendisine yer edinebilmektir. Aylık edebiyat dergileri, gazetelerin kültür sanat sayfaları, kitap ekleri, sayıları azalan televizyon programları, soğukkanlılık ve sağduyu ile tartıldığında, bir yandan hakiki sanat ve edebiyatın geleceğinin pek parlak olmadığı iddia edilebilir. Fakat bir yandan da bunca canlılığın neyle ve nasıl yorumlanması gerektiği sorunu, sorusu dimdik ayaktadır. O zaman ilkin karar vermek gerekir kitleye göre edebiyata mı edebiyata göre mi kitleye bakılacaktır?

Kendi payıma, her zaman nitelikli kitap ve hakkında tartışma yapmaya değer pek çok konu bulduğumu söylemem bir abartı sayılmamalı 2011 içinde. Fakat, ortamın ana eğrisine baktığımda, ana akımı tüketmek olan, popüler ve etkin bir olgu ile karşı karşıya kaldığımı da ifade etmem gerekir. Kurumsal bazda, ekonomik ve ileri yayıncılık refleksi gelişmiş yayınevlerinin çoğalması bir şanstır elbette. Bu şans kitabın ve ona bağlı ilişkilerin yönünü daha etkin kılmaktadır. Burada, durup düşünülmesi gereken asıl sorun, kaliteli ve profesyonelce yapılan işin sonuçlarıdır. Şiir kitaplarının baskı sayısının azalması, romanın mutlak hükümranlığı, öykünün ayakta kalma çabası sadece piyasanın kanunlarıyla yönetilemez. Ölçülemez de tabii ki. Edebiyat bir yandan kendi özel ve özerk alanını idealleştirip yüceltirken, içinde yaşadığı tarihsel şartların gerçekliğinden kopamaz. Hatta edebiyat bu tarihsel bağlamın tam da göbeğinde durmalıdır. Oraya bakılarak ve belki ona göre ölçüp biçilmelidir her şey. Bu ise, sadece edebiyat dünyası içinde değil kitle içinde de hatırı sayılır duyarlı ve etkin gruplarla gerçekleşecektir. Tarihsel bağlam her şeyi ve herkesi içine alır çünkü.
Türkiye ’nin içinden geçtiği kritik süreçler sadece politikanın gündelik diline yakın tartışma ve eleştiri olanaklarının içine hapsedilemez. Eleştirinin her bakımdan, yazı ve okuma süreçlerine dahil olması gerekir. Nitekim, kitle etkinliği olarak düşündüğümüzde edebiyat ortamını, konu dönüp dolaşıp çok basmak- çok satmak döngüsüne saplanmaktadır. Oysa ulu gerçek ‘çok almak’ta düğümlenmektedir. Nüfusu 70 milyonun üstüne çıkmış bir ülkenin çok satmak deyince yüz binleri anlaması her şeyden önce trajiktir. Gazete ve dergi satışları başlı başına bir gösterge iken, yüz binlere vurgu yapmak avuntudan öte kaçıştır da. Çok satan kitapların milyonlarla ifade edildiği ve hakiki edebiyat eserlerinin ise yüz binleri yokladığı durumlarda aranmalıdır asıl edebiyat ve toplumsal dönüşüm. Türkiye’nin bu rakamları zorlayacak potansiyel dinamikleri esasta mevcuttur fakat bunu harekete geçirecek kurumsal ve toplumsal enerjiden mahrumdur. Bireyin gündelik hayatında gözlemlediğimiz yaşama enerjisi ve değişme iştiyakı kültür ve edebiyat dünyasının alanına bir türlü sokulamamaktadır ne yazık ki…Bunu çok satan kitapların artı değer üretememesinden çıkarabiliriz. Kitaptan diziye değil de diziden kitaba gitmek açık bir veri değil mi? Hem de pandomik bir veri.

Yaklaşmakta olan başka bir olgu ise, edebiyatın bir var olma biçimi olmaktan çıkıp zengin olma, köşeyi dönme, şöhret kazanma yolu olarak görülmeye başlanmasıdır yeni nesil katında. Yetenek, dil, estetik görüş, zihni kapasite ve yaratıcılık gibi temel dinamiklerin dışında başka araçların peşine düşmenin izahı yapılmalıdır. Bu ise bize belki de asıl görmek istemediğimizi fısıldamaktadır. Toplumu etkileyen bir edebiyat değil toplumdan etkilenen bir edebiyat mıdır önümüzdeki? Zihin ve kitle kaslarının sürtünmesi hangi sesleri çıkarır daha bilinmez, sosyal bilimciler kadar has romancılar bunu kurcalayacaklardır. Lakin, şiirin dipten bir lav gibi döndüğü akıldan uzak tutulmamalıdır. Şiir kitleden zihne dönüşü işaretler hem. Öykü de öyle. Eleştiri kulaklarını açık tutmalı kalemine cesaret katmalıdır. Şiire daha çok bakmalı, onun skalasını merkeze almalıdır. 2011, 2012’ye sarkan mirası başka türlü dönüşemez aksi halde.