Acı gider iz kalır

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Burnumun tam ortasında bir yara izi var. Çocukluğun talihsiz kazalarından bir armağan. Şimdi kaza diye düşünüyorum ancak ergenliğimde önemserdim bu yarayı. Sonra da unuttum. Fakat yaş kırkı aştıktan sonra insanda her şey geri gelir. İzler belirginleşir. Uykular arkeoloji kazılarına dönüşür. Beden, dünün hafızasından kendisini gün gün çıkarır da her sabah aynada gözden geçirir. Benimkisi beklenmedik bir el kayması. İstenmeyen bir bıçak darbesine uğramak. Şimdi anısı bile yitip gitmiş. Acaba fark edenlerde ne tür çağrışım uyandırıyor diye de hiç düşünmedim. Bir de sağ yanağımda sahte bir gamze var ki, onu ben bile doğal sayıyorum. O da bir ağaçtan düşme parodisi. Aslında yara, yaralayacaksa gelir ve sizi bulur. Yara yanık lekesi gibi parmak izinden bile hiç gitmez. ‘Ten ve İz’ –insanın kendini yaralaması üzerine- hatırlayarak ve düşünerek okunulacak kitaplardan. Yara, yaralama ister istemez görsel bir durumdur ve etkisini bu görsellikten alır. Dilimizde, geçişken bir kelime olan yara, asıl orada, fiziksel olanda durduğunda anlamın şiddetine bürünür. David Le Breton da, ruhtaki yaralardan değil bedendeki yarala(n)malardan yola çıkar. İnsanı anlamayı, hayatı çözümlemeyi buradan dener. Tesadüf ve kazadan değil “çağdaş toplum bağlamında bedenlere bilinçli olarak verilen zararlar”dan hareket eder. Bilinç bilerek yapmanın ötesine geçer, düşünerek yapma katına çıkarılır.
Dün farklı bir izlekte gelişse bile özellikle bugün “çok gelişmiş biçimiyle, bedene zarar verme bir dildir” ve bu dil başından itibaren çelişkilerle kuşatılmıştır. Günlük hayatın temposu bedeni doldurulacak bir güzellik havuzu diye gösterir. Başta moda, sağlıklı beslenme, spor gibi trendler bedeni kutsallaştırma mitine yaslanır. Oysa özellikte batı toplumlarında, gençler arasında dövme, piercing, bedene zarar verme, kesme, iz bırakma şeklindeki eylemleriyle Brteon’un yorumuyla “bir tür kurban olgusu”nu güncelleştirirler. Bu uç veriş, direnişin, karşı çıkmanın, başkaldırmanın göstergesi olduğu kadar herkesi kendi yüzüne tutulan ayna gibi etkileme gücüne sahip bir çağdaş olgudur, üretilmiş bir olgudur. David Le Breton baştan sona anlama, çözümleme ve yorumlamanın peşindedir. Polisiye merak, magazinel dürtü, kültürel ötekileştirmenin uzağındadır. Çünkü ona göre durumu ciddi ve incelemeye değer kılan şey ; “içgüdüyle ilişkili olsa da düşüncesizce yapılan davranış değildir” söz konusu olan. Bizzat düşüncedir. Üstelik eylem, eylemler bireysel gibi gözükse de toplumsaldırlar. Bireyin kendi kendine attığı çentik veya bıraktığı iz topluma mesaj verir. Yaralanan birey değil toplumdur sonuçta.
Dünün ritleri, dinin ve geleneğin ağır bastığı toplumlarda sürüyor olsa bile, çağdaş toplum, geleneksel anlamda pozitif baskı üretmeyi sürdürür. Tam da burada, mektep kitaplarındaki Ömer Seyfettin hikâyelerini hatırlamanın yeridir. Duygusu bakımından, hatta sosyal gerçekliği açısından anlaşılabilir bir tarafı olsa bile söz gelimi ‘Ant’ hikâyesinde, çocuğun elini bıçakla kesip kan üzerine yemin etmesini pedagojik bakımdan izah etmek mümkün değildir. Bizim dünkü yaralarımızın kökleri bugün sokakta uç verenlerden kök almış sayılmaz. Taşranın kültürü ile Breton’un sözünü ettiği dışavurum şeklen benzese bile fikren ayrıdır. Şehrin ürettiği dışavurumlardır yazarın peşine düştüğü. Fakat, bizim böylesi eylemlere yönelen gençleri ne kadar ciddiye alıp, eleştirmeden, suçlayıp ötekileştirmeden anlamaya çalıştığımız şüphelidir.
En ufak acıya dayanıklı olmaktan ne denli uzaktır bugünün insanı. Tesadüflerin ve kazaların dışında yüz özellikle korunmaktadır Breton’a göre. Henüz yaralamanın eğimi ona yönelmemiştir. Belki bu gizli bir umut işareti olarak da yorumlanabilir. Ya da sessiz şiddeti susturan sağır duvar. Çünkü “yüz, kutsal kimlik ilkesine göre benliğin en kutsal yeridir ve o genellikle korunur.” Suret, yüze çıkarken ceset bedene denk düşer. Yaralamanın eşiğinde bir tür ceset imi de vardır. “Kesik, kesme genel anlamda anlam berraklığıdır.” “Deri, bir yüzey olmakla birlikte benliğin mesajı anlamında derinliğidir.” Yara, yaralama, bir noktada bireyi işaretlese bile bu aldatıcıdır. Ateşe, soğuğa, sıcağa, üzerine hızla gelen bir cisme, savrulan yumruğa karşı istem dışı savunma refleksi taşıyan insan, yaralama söz konusu olduğunda toplumsallaşır. Yara toplumsallaşmanın göstergesidir. Töre, hukuk, isyan ya da mesaj başkaları olmadan hükümsüzdür. “Var olmak yetmez var olduğunu hissetmek gerekir.” Bedenin bir tasarım ve tasavvur odağı olarak belirdiği bir çağda yaralama varoluş paradigmasının yırtılması anlamını da taşır. “Bireyin kendisine bakışı anlamın ilk kaynağıdır ama bu anlam öncelikle başkasının bakışıyla kökleşir.” Bu yüzden yara taşımaz. Gösterir. Breton, bağlamın labirentinde kaybolmadan bunu gösteriyor. Yaralamadan.
Ten ve İz David Le Breton, Çeviren; İsmail Yerguz, Sel Yayıncılık, 2011, 144 sayfa, 12 TL.