Açuk yazu ve sakal koyuvermek

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Manzum eserlere ‘ortası açuk yazu’ dermiş Kanuni’nin ünlü Rüstem Paşa’sı. Tarihçi, Ziya Nur Aksun’un verdiği bilgiye göre ise, ‘sakal koyuvermek’, bir şehzadenin saltanat davasına kalkışması anlamına gelirmiş. Sakalı bilmem ama bu Rüstem Paşa, hakkında yazılanlar doğru ise Şehzade Mustafa’nın idam edilmesindeki oynadığı başrol yanında rüşveti meşrulaştırmasıyla da ünlüymüş. Ne ki, Rüstem Paşa Camii’ndeki çiniler hatırına görmezden gelebilir miyiz entrikalarını, akla hayale sığmaz oyunlarını? Tarih ki sonu gelmeyen çekmeceler gibi açılır. Hangi kutudan hangi sırrın çıkacağını kim kestirebilir... Şimdilerde yayın dünyamızda bir ‘Muhteşem Süleyman’ rüzgârı esiyor ya! Essin, böyle rüzgârlar belki bazı tozların kalkmasına, bazı kilimlerin silkelenmesine, bazı haritaların açılmasına da fırsat verir. Ancak, şu Rüstem Paşa’nın ‘açuk yazu’ tabiri şiir açısından unutulur cinsten değil. Bir şiir dergisi çıkarmaya karar versem, oturur, ismini ‘açuk yazu’ koyarım. Tarih dediğimiz de neticede şiirin bir akışıdır değil mi? Yoksa orada şiirin akışı her tür hamlığa da kapanıp kalmıştır her şey. Şiirin dönüp son sözü söylemediği bir tarih? Ham değil de nedir? Haydi bakalım, Muhibbi mahlasıyla şiirler hem de olağanüstü şiirler yazan Kanuni’yi onsuz yorumlayıp anlayabilelim. Dahası, haydi bakalım Yahya Beğ’in o edebiyat şaheseri ‘Şehzade Mustafa Mersiyesi’ni bir kenara koyarak hem tarihi hem Kanuni’yi yeniden yorumlayabilelim. ‘Açuk Yazu’suz kalalım bakalım bir, zamanın gümüş balıklarının ağına takılmaktan kurtulabilecek miyiz biz! 

Mecazın katmanları
Atilla Şentürk’ün ‘Şehzade Mustafa Mersiyesi’ yahut Kanuni Hicviyesi, pek çok bakımdan döne döne okunmayı hak ediyor. İlk kez 1999’da Enderun Kitabevi tarafından basılan ve benim de vaktiyle hocam olan Ali Alparslan’a ithaf edilen bu hazine kitabın yeni baskısı Timaş tarafından yapıldı. Eğer, tarihle şiir, şairle siyaset, iktidarla adalet arasında bugünden de yola çıkarak bir okumaya girişeceksek kitabın sayfaları yolumuzu aydınlatmaya çoktan adaydır. İlk elde, bizim hem klasik hem çağdaş edebiyatımızın bir türlü aşamadığı bağlamlaştırma meselesini çözmüş bir çalışmadır elimizdeki. Edebiyat tarihi, siyasal ve sosyal tarih, estetik bilgisi ve yorum cesareti açısından örnek bir tavır sergiler Atilla Şentürk. Klasik şiirin bin bir anlam ve mecaz katmanlarıyla iç içe geçmiş dünyasını bir arkeolog titizliği, bir bilim adamı soğukkanlılığı ve bir amatör okur heyecanıyla ele alır ve edebiyat kadar tarih, tarih kadar şiir de öğretir. Öğretme yöntemi açısından da örnek bir kitaptır bu. 42 beyitlik ‘Şehzade Mustafa Mersiyesi’ Osmanlı tarihinin bana göre de en kilit insanlık ve iktidar konularından birisi olan Şehzade Mustafa’nın Kanuni’nin emriyle boğdurulması üzerine toplumda oluşan infialin şiir tarafından yeniden yaratılmasına dayanır. Atilla Şentürk’ün de altını çizdiği gibi, Yahya Beğ’in şair tavrı ve şiir zekası asırları aşarak bugüne de düşer. ‘Muhteşem Süleyman’ı en üst perdeden böylesine eleştirebilmek için Yahya Beğ çapında yüksek bir duyuş ve ifade yeteneğine ihtiyaç vardır. Rüstem Paşa, Hürrem Sultan ve Kanuni o yüksek şiirin zarif dokunuşlarıyla yaprak yaprak dökülür ve un ufak oluverirler. İktidarın, mutlak iktidarın kesin ve tedavi edilemez bir hastalık olduğunu başka türlü nasıl söyleyebilir şiir. Kanuni ünvanlı bir hükümdar şairin, üstelik fetva bile alarak kırk yaşındaki oğlunu boğdurmasını ne hakla ne hukukla izah edebiliriz. Düşünün, perdeye yansımış haşmetiyle, sırtı dönük, oğlunun ölüm hırıltılarını dinleyen bir baba. Baba- oğul, iktidar, asalet, teslimiyet, tarih, şiir, hile, ölüm bütün çıplaklığıyla konaklar o çadırda. Kırmızı çadırda. Atilla Şentürk, beyit beyit şiiri değil aynı zamanda insanları da açıklar. Muhterisleri, kıskançları, hilecileri, iftiracıları, kan koklayıcıları, şairleri, hükümdarları, çapulcuları. Ancak kaynağı şiirdir. Dilin kendi mayasıyla olgunlaşan klasik şiir, çok bağlamlı okumaya açık dünyasıyla bir kez daha önümüze serilir. Bir mersiyedir eldeki metin ancak ölüm hayata doğru öylesine pençe pençe açılır ki, öldüren bile ölümün kozasında yeniden geri alınır. Onun unutulup yok olmasına izin vermez. Türkçe şiirin kendi kültürünü yaratırken siyasetini de üretebiliyor olması az şey midir? Hele, Şentürk’ün şiirin son beyitine getirdiği yoruma bakılacak olursa, “Nizam-ı âlem olan padişah sağ olsun” mısrasını söyleyebilen bir şiire, hem şiirimiz hem de sosyal ve siyasal tarihimiz açısından dönüp yeniden bakmak gerekir. Tekrara ne hacet bir şey şiirse muhteşemdir ötesi ölüm kuyusu. Bir de, ikide bir Nişantaşı- Cihangir kavgası yapanlar, Halep’de üvey kardeşinin ölüm acısıyla can veren kambur Cihangir’i bilip hatırlarlar değil mi?
Kanuni Hicviyesi, Yahya Beğ’in Şehzade Mustafa Mersiyesi, Atilla Şentürk, Timaş Yayınları.