Adlı adınca çağırmak

Adlı adınca çağırmak
Adlı adınca çağırmak
Patrick Rothfuss'un Kralkatili Güncesi serisinin ilk kitabı 'Rüzgârın Adı' Türkçede. Romanın kahramanı Kvothe, usta lavtacı, sihirle uğraşan bir genç adam ve gözünü budaktan esirgemeyen bir maceracı
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

Fantastik dünyaları yaratanların en ustalarından biri olan Ursula K. LeGuin’in Yerdeniz serisini okumuş, bu dünyayı tanımış kişiler, insanların, sair yaratıkların ve şeylerin adını bilmenin öneminden haberdardır. Şahsen benim fantazya dünyasındaki en gözde kahramanım olan Ged de adını kimselere söylemezdi...
Kvothe, adlı adınca çağırmayı bilenlerin sahip olduğu gücü istiyor. Gerçi onu ilk tanıdığımızda adı Kvothe değil, çünkü eski hayatından kaçıp uzaklara gitmiş. Newarre’deki bir handa Kote adıyla müşterilere hizmet sunmakta. Bast diye de bir yardımcısı var. İkisi de göründükleri gibi değiller. Kote, ortadan kaybolmadan önce hem büyük işler yapmış, hem kötü işlere bulaşmış efsanevi bir kahraman. Halkın büyük kısmı onu ölü sanıyor. Tam adı, Bastas, Remmen’in oğlu, Alacakaranlık Prensi ve Twyleth Mael olan Bast ise bir Fae. Hana gelince, neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez durumda. Süregelen savaş, küçük kasabadan geçen yolcu sayısını azaltmış.
Bir gece handa birkaç kişi oturmuş ihtiyar Cob’un anlattığı kahramanlık hikâyesini, Büyük Taborlin’in maceralarını dinlerken, kasabadan kan-revan içinde gelen bir adam kötü bir haber veriyor. Koca bir örümceğe benzeyen bir yaratık yolda ona saldırmış. Kote/Kvothe adı geçen yaratığın bir scraeling olduğunu hemen anlayıp, ardına düşüyor. Çünkü tek bir scraeling diye bir şey olmaz. Kasabanın dışına çıkınca da, kaçak askerlerin soyduğu ve tek başına kasabaya gelen Tarihçi’yle karşılaşıyor. Eski tabirle, bir vak’anüvis. Ne var ki, yaratıklar ikisine saldırıyor ve Tarihçi bayılıyor, ancak handa kendine gelebiliyor. Kvothe’nin kim olduğunu anlayınca da, onun hikâyesini yazmak istediğini söylüyor ve genç adamı sonunda razı ediyor.
Kvothe’nin bir şartı var: İhtiyar Tarihçi, ertesi günkü önemli randevusuna gitmeyecek. Üç gün oturup onun anlatacaklarını dinleyecek ve yazacak. Neyse ki, Tarihçi’nin seslere dayanan ve her dilde söylenenin kaydedebilmesini sağlayan bir yazma tekniği var, bir tür steno. 

Yabani bir yetim
Fantastik edebiyat sevenler, ‘üç gün’ lafını duyar duymaz, bir üçlemeyle karşı karşıya olduklarını da anlarlar. Tolkien’in şaheseri ‘Yüzüklerin Efendisi’ ve Philip Pullman’ın Karanlık Cevher serisi gibi, ‘Rüzgârın Adı’ da bir üçlemenin, Kralkatili Güncesi’nin ilk kitabı: ‘1. Gün’... Kvothe’nin kendisinin anlattığı bu hikâye, alev gibi saçları ve yemyeşil gözleriyle kimselere benzemeyen, müziğe ve sihire fevkalade yetenekli bir delikanlının hikâyesi: Edema Ruh’un, saygın bir gezginci oyuncular trupunun bağrında geçen çocukluğu, suç ve suçlularla dolu bir şehirde meteliksiz ve yabani bir yetim olarak üç yıl yaşaması, büyük bir sihir okuluna girme cesareti göstermesi, orada geçen yılları, bir kralın öldürülmesinin ardından kaçak olarak sürdürdüğü hayat ... Kitap iki ayrı zamanda geçiyor. İlki, hikâyenin anlatıldığı zaman, diğeri de geçmişteki yıllar.
Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, Patrick Rothfuss, bundan sonraki iki kitapta da malzemesine böyle hakimse eğer, yeni bir ustayla karşı karşıyayız demektir. Üçlemenin bu ilk kitabı, aynı zamanda onun da ilk kitabı. Arkasından ‘The Wise Man’s Fear’ gelmiş, üçüncü kitabın adı ‘The Doors of Stone’ ama, anlaşıldığı kadarıyla henüz ortada yok.
Bu denklemin en heyecan verici yanını bizzat oluşturan Patrick Rothfuss, ‘Rüzgârın Adı’nı yedi yılda yazdı. Kendi ilgi alanlarından ve hobilerinden, üniversitedeki dokuz yıllık eğitiminden ilham aldı. Aslında kitabı kabul ettirmekten de umudu kesmişti ama, romandan kaynaklanan hikâyesi, The Road to Levinshire ödül kazanınca, kitabın yayımlanmasına giden yol da açılmış oldu. İkinci kitap, ‘The Wise Man’s Fear’, Mart 2011’de yayımlandı. 

Beni adımla çağır!
Kvothe, güzel şarkılar yazıp besteleyen bir babanın oğlu, usta lavtacı, sihirle uğraşan bir genç adam ve gözünü budaktan esirgemeyen bir maceracı. Soylu annesi, babasına âşık olup evini terk etmiş, gezici kumpanyaya katılmış. Babası Kvothe küçükken ona, adının ‘bilmek’ anlamına geldiğini söylemiş. Aslında ömür boyu başka isimler de taşımış: Lavtayı yedi değil de altı telle çalmayı öğrendiği için Altı Tel, kırbaç cezasından önce acıyı kesen şeyler yediği için Kansız Kvothe, E’lir, Reshi, Shadicar ve Kral Katili Kvother. Ademler’in bir isim koyucusu olan Magwyn de ona Maedre adını vermiş. Birkaç anlam taşıyan bir isim ki, bu da onu adıyla çağırmak isteyenlerin işini zorlaştırıyor.
İlk hocası, Ben adıyla çağırdığı Abenthy. Sekiz yaşında lavta çalmayı öğrenen, karşısındakilerin her dediğini ânında kapan, ona bir kere gösterilen şeyi ezberine alan çocuğa mutlaka okula gitmesini söyleyen de o. Kvothe, kötü yıllar ve tecrübelerin ardından okula gidiyor ama yoksulluğun körüklediği gururu yüzünden başına hayli iş açıyor. Yerdeniz kitaplarında genç Ged’in Roke okulunuda yaşadıklarını hatırlatıyor insana. Ged de, kâmil bir şahıs olmadan önce benzer sıkıntılar çekmişti.
Karakterleri, olayları, halkları, sihirleri ile fantastik edebiyat okurlarının dikkatini çekeceğine inandığım ‘Rüzgârın Adı’, üç tane canavar, bir kötü, bir-iki iyi yaratan, kendince ilginç bir mekân bulan, yerlere emsalsiz sandığı isimler veren yazarların kitaplarından uzağa konması gereken bir kitap. Usta eli değmiş bir kitap. Yazarı da yazdıklarından hoşnut. Ama bence asıl ‘fantastik’ olan Patrick Rothfuss’un kendisi. Yedi yıl kitap üzerinde çalıştıktan sonraki iki yılı ‘bilinen evrendeki’ her edebiyat ajanının kapısını çalıp reddedilerek geçirmiş. Belli ki, çeyrek milyon kelimelik bir kitap yazmakta zorluk çekmese de, bir sayfalık bir özet yazmaktan acizmiş. Ancak Kevin Anderson’la tanıştıktan sonra, kitabı yayımlatma yolunda makul adımlar atmaya başlamış. Ama her şeyin başı, Geleceğin Yazarları yarışması, elbette. Yarışmayı kazanınca uçakla California’ya gidip, meşhur yazarların atölyelerinde bir hafta geçirmiş. Anderson’a da orada rastlamış. Hatta onunla sohbet etmek için, içki kullanmadığı halde (sevmiyor, tercih ettiği uyuşturucu kafeinmiş) bira bile içmiş. Gene de doğrudan yardım istemekten utanmış. Sadece laf arasında bir üçlemeyi tamamladığını söylemiş. Ve neredeyse on yıllık uğraşmanın ardından, işler yoluna girmiş. 

Kısa yazdı... 700 sayfa
Yazar olarak ‘kısa’ yazmayı sevdiğini söylüyor. Evet, kitap 700 sayfadan fazla ama, gevşek bir kitap değil, her şey yerli yerine oturmuş. Uzun tanımlar ya da açıklamalar yok. Dünya yaratma konusunda eline su dökülmeyen Tolkien’in bu dünyayı biraz uzunca tasvir ederek anlatımı yavaşlattığını düşünüyor. Ona göre karakterler de en az dünya kadar önemli. “Bir kitabı okumamızın yarı sebebi karakterlerdir,” diyor.
Patrick Rothfuss, uzun kışlarıyla ünlü Wisconsin’da doğdu. Belki de tanrının bir lütfudur, çünkü uzun kış gecelerine kablolu televizyonun olmayışı da eklenince, genç Patrick’te yazma ve okuma sevgisi doğdu. Küçükken annesi ona okumayı öğretmiş, babası da bir şeyler inşa etmeyi. Hikâye anlatma yeteneğinin temelinde bunlar olabilir. İşe yarayacak bir meslek peşinde koşmadı hiç, üretken olmak da istemedi. Hiç yeteneği yok gibiydi. Bölüm değiştirerek dokuz yıl üniversitede kaldı. Sonunda İngiliz dili ve edebiyatını bitirdi. Yazabildiğini keşfetti, mezun olmadan iki ay önce Kvothe’nin hikâyesini tamamlamıştı. Gene Wisconsin’da, gene kablolu televizyonu yok, kışlar da hâlâ uzun. Okuduğu üniversitede ders veriyor, video oyunları oynuyor, ilm-i simyaya ilgisi var. En önemlisi, yarattığı dünya ile karakterleri seviyor. Biz de onun ve Kvothe’nin dünyasının kalıcı olacaklarını umuyoruz.
*****************************

...
Yaşlı adam barmene belli belirsiz kafa salladı. “Fallows kırmızısı.” Sesi dinleyicilerini ipnotize edecek denli gürdü ve derinden geliyordu. Ba-rın arkasındaki kel adam sikkeleri topladı ve Skarpi’nin geniş ağızlı bardağını şarapla doldurdu.
“Eh, bugün ne dinlemek istersiniz?” diye gürledi Skarpi. Sesi uzaklardaki bir gök gürültüsü gibi etrafa yayıldı.
Yine bana gösterişli, hattâ hürmetkar gelen kısa bir sessizlik yaşandı. Sonra tüm çocuklar aynı anda konuştular.
“Ben bir peri masalı istiyorum!”
“... Oren ve Mnat’taki savaş...”
“Evet, Oren Velciter! Hani Baron’un...”
“Lartam...”
“Myr Tariniel!”
“Illien ve Ayı!”
“Lanre,” dedim, neredeyse istemeden.
Skarpi içkisinden bir yudum alırken oda tekrar sessizliğe gömüldü. Çocuklar ona tam olarak çıkartamadığım tanıdık bir beklentiyle bakıyorlardı.
Skarpi tüm bu sessizliğin ortasında sakin sakin oturdu. “Acaba,” diye koyu bir bal gibi ağır ağır aktı sesi, “birinin Lanre dediğini mi duydum?” Mavi gözlerini berrak ve keskin bakışlarla dosdoğru bana dikti.
Ne beklediğimi bilmeksizin kafa salladım.
“Ben Fırtınaduvarı’nın ötesindeki kuru toprakları dinlemek istiyorum,” diye itiraz etti küçük kızlardan biri. “Köpekbalığı gibi kumdan fırlayan yılanları. Ve kumulların altına saklanıp su yerine kan içen kuru adamları. Ve...” Etrafındaki bir düzine farklı çocuktan gelen tokatlarla hemen susturuldu.
Skarpi içkisinden bir yudum daha içerken tüm sesler kesildi. Çocuklar Skarpi’ye bakarlarken ben de onlara baktım ve bana neyi hatırlattıkları-nı kavradım: kaygıyla saate bakan bir insanı. Yaşlı adamın içkisi bittiği anda öykünün de yarıda kesileceğini tahmin ettim.
Skarpi bu sefer çok ufak bir yudum aldı, ardından bardağını bıraktı ve taburesinde bize doğru döndü. “Gözünü kaybetmesine rağmen dünyayı daha net görmeye başlayan bir adamın öyküsünü kim dinlemek ister?”
Ya ses tonu ya da çocukların tepkisi, bana bunun tamamen göstermelik bir soru olduğunu söyledi. “Peki, Lanre ve Yaradılış Savaşı. Çok, çok eski bir hikâye.” Gözleri çocukların üzerinde gezindi. “Sözlerime kulak verin, çünkü yıllarca ve kilometrelerce uzaktaki parıltılı bir şehri bir zamanlar olduğu gibi anlatacağım...”
Bir zamanlar, yıllarca ve kilometrelerce ötede Myr Tariniel diye bir yer vardı. Parıltılı şehir. Bir kralın başındaki tacın pırlantası gibi dünyanın en yüksek dağlarının arasında dururdu.
Tarbean kadar büyük; ama her köşe başında parlak bir çeşmenin, yemyeşil ağaçların ya da mağrur bir adamı ağlatacak denli güzel bir heykelin olduğu bir kent hayal edin. Dağlara kazılmış, akşam olduktan uzun zaman sonra bile güneşin ışığını içlerinde tutan parlak beyaz taşlardan ya-pılmış yüksek ve zarif binalar düşünün.
Myr Tariniel’in efendisi Selitos’tu. Selitos bir şeye sadece bakarak bile onun gizli adını görüp anlayabilirdi. O günlerde böyle bir şeyi yapabilen pek çok kimse vardı, fakat Selitos o çağda yaşamış isim verenlerin en güçlüsüydü.
Selitos koruyup kolladığı halk tarafından çok sevilirdi. Verdiği hükümler kati ve adil olup hiç kimse yalanlarla ya da örtbaslarla onun aklını çelemezdi. Gözleri o kadar keskindi ki insanların yüreklerinden geçeni kocaman harfli kitapları okur gibi okuyabilirdi.
O günlerde engin bir imparatorlukta süregiden korkunç bir savaş vardı.
Kitaptan

RÜZGÂRIN ADI
Patrick Rothfuss
Çeviren : Cihan Karamancı
İthaki Yayınları
2011, 736 sayfa, 35 TL.