Aldatılan filozof

Aldatılan filozof
Aldatılan filozof
Foucault, 1978'de, İran'ın İslamcı hareketi karşısında eleştirel olmayan bir heyecan duymaktadır. Foucault'yu büyüleyen, "siyasal maneviyat" ve İran'da bütün bir nüfusun başkaldırmış olmasıdır
Haber: Yücel Kayıran / Arşivi

Bu yazın önemli teorik kitaplarından biri, kuşkusuz Janet Afary, Kevin B. Anderson’un Foucault ve İran Devrimi. Üç nedenle: İlkin; Foucault’nun İran’a dair yazılarını, eleştirileriyle birlikte bir bütün halinde içermesi nedeniyle. İkincisi; kuşkusuz Foucault’nun düşüncesine ve bu düşüncenin edimselliğine sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşım içermesi nedeniyle. Üçüncü olarak, Afary ve Anderson’un, İran devriminin neticesini, özellikle kadın hakları bakımından tartışması nedeniyle. Nitekim kitabın, “Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları” alt başlığını taşıdığını da özellikle belirtmek gerekir. Ama ben öncelikle ‘Foucault meselesi’ üzerinde duracağım.
Foucault’nun, İran’a dair yazıları, Eylül 1978 ile Mayıs 1979 tarihleri arasında yayımlanmış; yani İran devrimini ve hemen sonrasını kapsayan bir dönemde. Yazıların çoğu, önde gelen bir İtalyan gazetesinde yayımlanmış, bir kısmını ise, Fransız yayınlarında neşretmiş. Foucault’nun, 1979 Haziran’ından ölümüne dek (1984) asla İran’a alenen atıfta bulunmadığını da belirtelim. Bu yazı ve söyleşilerin, Fransızca asılları, yayımlanışlarından on beş yıl sonra kitaplaşmış. Afary ve Anderson, bu yazıların bir ikisi dışında İngilizce konuşulan dünyada bilinmediğine, ilk defa bu kitapla, bu yazıların bir arada toplandığına dikkat çekiyor. Bunlar, şimdiye kadar Foucault’nun, bu bakımdan, İngilizce konuşulan dünyada, özellikle 11 Eylül 2001’den sonra neden eleştirilmediğine ilişkin önemli bulgular.

Bir halkın iradesi
İran yazılarında ilk dikkat çeken özellik, bu yazıların, “bir eleştiri ve tereddüt notu” içermemesinde, “neredeyse övgü dolu” bir tona sahip olmasında ortaya çıkmaktadır. Foucault, 1978 yılında, İran’ın İslamcı hareketi karşısında eleştirel olmayan bir heyecan duymaktadır. Foucault’yu büyüleyen, “siyasal maneviyat” ve İran’da bütün bir nüfusun, yani “toplu irade”nin başkaldırmış olmasıdır. Foucault, “hiçbir devrimde, toplu iradeyi görmek mümkün olmadı” der ve şöyle devam eder, “Tahran’da ve tüm İran’da bir halkın toplu iradesiyle tanıştık.” Foucault’nun, önemli bir tespiti de, İran Devrimiyle birlikte, “yeni bir devrimci hareket türünün ortaya çıkmış olduğunu” ve bu hareket türünün, İran sınırlarının çok daha ötesine yayılacağını, dile getirir. Ama en büyük yanılgısı, bu hareketin talep ettiği “İslam hükümeti”nin, “ulemanın gözetim ve denetim rolünü üstlendiği siyasi bir rejim” olmadığını ileri sürmesiyle ortaya çıkar. Foucault’nun, Hümeyni’nin, “ulemanın yönetme hüneri olduğunu söyleyen” kuramını bilmemektedir. Foucault, İran’da laik ve solcu siyasetçilerden çok, Hümeyni’yle ittifak içinde olan, İslamcı muhalefetin önde gelen ismi Ayetullah Şeriatmedari’yle, Mehdi Bezirgan’la görüşüyor. İran’la ilgili yazılar da, bu görüşmelerin teorik etkisiyle kaleme alınıyor. Ama ‘devrim tasarımının’ kendisine söylendiği gibi olmadığının ortaya çıkması, bir yıl bile sürmeyecek, devrimin hemen şafağında başlayan idam kararları, bütün siyasi muhaliflerin, tedrici bir şekilde idam edilerek öldürülmesine yol açacaktır.
Foucault’nun durumu, Heidegger’in durumunu çağrıştırır mı? Hiç sanmıyorum. Heidegger’in, Nazizmi bu türden destekleyici metinleri yok. 1933’te Neler Oldu?, “Başbakan Mehdi Bezirgan’a Açık Mektup” türünden bir pişmanlık metni değildir. Filozof, aldatılabilir mi? Kuşkusuz teorik aldatılmadan söz ediyorum. Filozofun veya felsefecinin, Maxime Rodinson’un çok güzel ifade ettiği gibi, hiçbir olasılığı dışlamaması gerekmez mi? Foucault’nun durumunda, biraz aldatılma hali söz konusu.
Mart 1979’da ilk eşcinsel idamlarından sonra 14 Nisan 1979’da, Foucault’nun, Mehdi Bezirgan’a yazdığı ‘açık mektup’ta yer alan şu ifadeler, filozofun içine düştüğü durumu göstermesi bakımından oldukça dramatiktir. “İnsan haklarını iddia ederken insanları ezen tüm rejimlerden bahsetmiştik. O zamanlar İranlıların geniş kesimlerin desteklediği İslamcı hükümet kurma arzusunun içindeki bir umudu ifade etmiştiniz. Bu haklar için gerçek bir teminat bulunabilir diyordunuz. …göstermiştiniz. …söylemiştiniz. ‘Mollalar hükümeti’ tarafından yönetilme arzusu değildi bu. Gerçekten bu ifadeyi kullandığınıza inanıyorum.” Dahası var.. Afary ve Anderson ikilisinin verdiği bilgiye göre, Hümeyni’nin, sürgünde bulunduğu Irak’tan Fransa’ya gelişinde, Foucault, Beni Sadr’a, Ayetullah’la görüşme talebinde bulunuyor ve bu görüşme sırasında Hümeyni’ye, ‘sınırdışı edilme tehlikesine girmemesi için, Şah’ı çok şiddetli eleştirmekten kaçınmasının daha iyi olacağı’ yönünde taktik ve tüyo veriyor.” Aman Allahım.
Kuşkusuz pratik bir aldatılma değil, teorik temelleri olan ve bu temellerden ilham alan bir edimselliğin neticesinde gelen bir durum söz konusu burada. Aldanmayı içeren bir aldatılma durumu, diyebilir miyiz? Afary ve Anderson’un temel tezleri, Foucault’nun, İran Devrimini desteklemesinin teorik temelinin onun felsefi anlayışında ve temel kavramlarında gizli olduğu yönünde. Onlara göre, Foucault, Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi, Kelimler ve Şeyler, Hapishanenin Doğuşu gibi temel eserlerinde, temelde Doğu ile Batı arasında değil, “gelenek ile modernlik arasında” bir zıtlık ortaya koymuş ve “modern toplumsal ilişkiler karşısında, modernlik öncesine ait toplumsal ilişkileri daima kayırmıştır.”
Afary ve Anderson, Foucault’nun felsefi anlayışının içerdiği tutarsızlıkları, eleştirel bir yaklaşım geliştirerek irdeledikleri bölümde, dikkat çektikleri önemli bir ayrıntı ise, Foucault’nun entelektüel dürüstlüğü ihlal etmiş olmasına yöneliktir; “Foucault, kendi tezine zarar verebilecek olguları genelde dışlamıştır.” Kendi kuramınızı geliştirirken, entelektüel dürüstlüğü göz ardı ederseniz, geliştirdiğiniz kuram da sizi gönüllü bir aldatılma durumuna sürükleyebilir.
Foucault şahsında, İran devrimini veya geleneksel toplum ilişkilerini destekleyen Batılı postmodern aydınlara getirilen temel eleştiri ise, haklılığını ve geçerliliğini, bu aydınların, düşüncelerini daha hoşgörülü demokratik toplumlarında dile getirip “kendi hayatlarında bir Batılı olarak kalırken, çoğulculuğun, insan haklarının, ifade özgürlüğünün ve bireyciliğin olmadığı Doğuyu uzaktan egzotikleştirip yüceltmiş” olmakları arasındaki uzlaşmaz ve ahlaki olmayan çelişkiye dikkat çekiyor oluşundan alır.
Foucault’nun hemen hemen bütün çalışmaları Türkçeye çevirilmiş durumda. Fakat Foucault’yla ilgili yapılan çalışmalar hâlâ ya ‘bayicilik’ düzleminde ya da ‘fukocu’ hayranlığı zemininde. Bence bir filozofu anlamak ve tartışmak, hayranlık edimlerinden çok, onu, onun tutarsızlığa düştüğü noktalarda kavramaya çalışmakla olanaklıdır. Foucault ve İran Devrimi, bunun için iyi bir başlangıçtır. Derhal alın ve okuyun, derim.

Foucault ve İran Devrimi
Janet Afary, Kevin B. Anderson, Çeviren: Mehmet Doğan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
2012, 376 sayfa, 40 TL.