Almanlara da 'acı' vatan...

Almanlara da 'acı' vatan...
Almanlara da 'acı' vatan...
Almanya'nın tarihi, 20. yüzyıl boyunca, değişen her dönemde merak konusu olmuştur. Birinci Dünya Savaşı'nın ertesindeki Almanya, Hitler dönemindeki Almanya, ve birleşmeden sonraki Almanya
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

İngiltere ve Fransa’dan çok, daima Almanya’yı merak etmişimdir. Almanya, şairler ülkesidir, filozofların ülkesidir; klasik müziğin anavatanı; Bach’ın, Haydn’ın, Mozart’ın, Beethoven’ın memleketi, Almanya’nın tarihine aittir. Almanya’yı, İngiltere ve Fransa’dan farklılaştıran ayırıcı özellik, tinselliğin sadece bu ülkede, şiirde, müzikte ve felsefede vücut bulmuş olmasından kaynaklanır. Alman şairleri ile filozoflarını güçlü kılan nitelik, tinsel alanın özgürlüğünü kamusal alandan ve devlet iktidarından ayırmayı başarmış olmalarında ortaya çıkar. Benim için derinlikli olan, Baudelaire değil, Rilke’dir. Baudelaire, her ne kadar Poe’yu işaret etse de, önünde duran asıl model Göethe’ydi.
Almanya’yı merak edişimin ikinci nedeni, bu ülkenin, merkez-periferi biçiminde şekillenmemiş olmasına dayanır. Fransa’yı değil, Paris’i merak ederim; İngiltere’yi değil, Londra’yı.. Ama Almanya söz konusu olduğunda, sadece Berlin’i değil, aynı zamanda Bonn’u, Münih’i, Köln’ü, Frankfurt’u, Hamburg’u, Bremen’i, Stuttgart’ı, Bavyera’yı ve Kara Ormanlar bölgesini de merak ediyorum. Almanya’da, politik yaşam gibi kültürel yaşam da, Fransa’da veya İngiltere’de olduğu üzere, Londra ve Paris gibi merkezileşmemiştir. Yaygın kanı, Nazilerin soykırıma dayalı yönetimi ile, sözünü ettiğim bu ayırıcı tinsellik arasında, determine bir ilişkiden söz edilip edilemeyeceğini dile getirecektir. Bunun bir nedeni, “Adolf Hitler’in iktidara yükselişindeki sorumluluğun nerede ve kimde olduğunun hala sıcak bir tartışma konusu olmayı” sürdürmesi ise, diğer nedeni bu türden bağıntı kurma çabalarının, yüzyılın ikinci yarısı boyunca sık sık gündeme getirilmiş olmasıdır, özellikle Nietzsche ile Heidegger üzerinden. Dahası, Almanlarla ilgili yaygın imgemizin Nazi dönemine indirgenmiş olması ve bu dönemin de, sanki bütün bir Alman tarihinin nihai ereğinin bir sonucuymuş gibi algılanmasıdır. Sanırım bu ikinci algının oluşmasında, ulus-devlet kavramından kaynaklanan, bütün ulusların geçmişten bugünkü bütünlüğe doğru evrildiği inancı yer alır. Dolayısıyla bugünkü mevcut varlığının durumunu göz önünde bulundurarak bir ulusun kısa tarihini yazmanın, bir tarihçi için mesleki sorunları da tam bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Sözü, Mary Fulbrook’un, ‘Almanyanın Kısa Tarihi’ adlı kitabına getirmek istiyorum. Mary Fulbrook’un Alman tarihi profesörü ve uzmanı. Historical Theory, Piety and Politics, Dissonant Lives, German National Identity After the Holocaust, The People’s State: East German Society from Hitler to Honecker de, Fulbrook’un merak ettiğim diğer çalışmalarından bazıları.
Fulbrook’un ‘Almanya’nın Kısa Tarihi’ni tam da sözünü ettiğim bu yaygın kanının değiştirilmesine yönelik bir kitap . Bu bakımdan, özellikle Alman olmayan okuru hesaba katarak yazılmış bir kitap da denilebilir, Almanya’nın Kısa Tarihi’ne. Nitekim, 2004’de ikinci basıma yazdığı kısa önsözde Fulbrook: bu kitabın İngilizce konuşan dünyada ve çevrildiği diller aracılığıyla daha da genişlemiş bir okur topluluğu için yararlı olmuş olduğuna dikkat çekiyor. 

Tarihsel bir malzeme
Erken ortaçağdan günümüze Alman tarihinin dönüm noktaları üzerinde bilgisel temele dayanan ayrımlar yaparak rehber bir kitap olmakla doğru orantılı bir senteze ulaşıyor Fulbrook. Almanya’nın kısa tarihini şöyle bölümlemiş Fulbrook: Alman Toprakları ve Halkı, Ortaçağ Almanya’sı, Mezhepçilik Çağı (1500-1648), Mutlakiyetçilik Çağı (1648-1815), Sanayileşme Çağı (1815-1918), Demokrasi ve Diktatörlük (1918-1945), İki Almanya (1945-1990), 1990’dan Sonra Almanya Federal Cumhuriyeti.
Almanya’nın Kısa Tarihi’nde Mary Fulbrook’un yaklaşımının ayırıcı özelliklerinden biri, tarihin, sadece sosyal bilimin değil aynı zamanda tarih felsefesinin de bir nesnesi olarak algılanmasının sonucuyla ilgili olarak, tarihsel malzemeye bir bilim insanı olduğu denli aynı zamanda, özellikle bilgisel temele dayanan ayrımlarında, felsefi bir bakışı da yakalamış olmasında ortaya çıkmakta. Sözünü ettiğim bu ayrımlara bir iki örnek vermek gerekir.
“İmparatorluk kavramı krallıktan kesin bir şekilde ayrılır; krallık mirasçılar arasında bölüşülebilirken, imparatorluğun bölünmez olması gerekiyordu.”
“..çekişmeler ‘üstü’ karizmatik bir Führer fikri, Adolf Hitler’in kişiliğinin bir özelliği olmaktan çok birbiriyle çekişen örgütlerin çeşitliliğine sahip bir rejimin uygulamadaki işleyiş tarzının bir sonucuydu.” Gibi..
Sabri Gürses çevirisinde sürükleyici bir üsluba sahip olması, bu kitabın bir başka önemli özelliği. Almanya’nın tarihi, aslında 20. yüzyıl boyunca, değişen her dönemde merak konusu olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ertesindeki Almanya, Hitler dönemindeki Almanya, bölünmüş Almanya ve bugün , birleşmeden sonraki dönemde Almanya. Ne tür bir tarih yazıldığını belirleyen şey, daima yazılan tarihin hakkında olduğu toplumun niteliği ve içinde bulunduğu durum olmuştur. Fulbrook’un işaret ettiği üzere, “Almanya’nın, modern Avrupa devletleri arasında, ismini bir kavim veya bölgeden değil, konuşulan dilden alan tek devlet olduğu unutulmamalı.” Yani Almanya denilince söz konusu olan bir kavim veya bir bölge değil. Alman tarihinin çeşitliliği ve zenginliği, her yeni dönemde, yeni ve farklı perspektiflere açık bir tarihsel malzeme sunmaktadır.
Tarihsel teleoloji, Fulbrook’un da belirttiği gibi, her ne kadar sorunlu da görünse, yeni dönemlerde farklı perspektiflerin oluşumunda, tarihçinin işini kolaylaştıran bir eğilimdir. Tarih açısından teleoloji, “daha çok şimdiyi gösteren özellikleri fark etmek, (katılımcıları tarihsel ‘ilerleme’ye yaptıkları ‘katkılar’ın farkında olsunlar veya olmasınlar) gelişmeleri kısmen sonuçları açısından açıklamak ve hiçbir yere çıkmayan dönüş noktalarını göz ardı etmeye yönelik” bir eğilimi dile getirir. Yani teleolojik eğilim, tarihin, yeni dönemlerde, daima yeni bir perspektifle açıklanmasına olanak vermektedir. Dolayısıyla Almanya’nın Kısa Tarihi’ni, iki Almanya’nın birleşmesinden sonraki durumundan, yani Almanya Federal Cumhuriyeti’nin oluşturduğu perspektiften hareketle okumak gerekir. Burada, Fulbrook, kısa tarihi, 1991 yılında yayınlanmış ancak 2003’deki ikinci basımına “1990’dan Sonra Almanya Federal Cumhuriyeti” bölümünü eklediğini de belirtmeliyim.
Kısa tarihin, gerek okur gerekse tarihçi bakımından zorluğuna da değinmek gerek. Kısa tarih yazmak, Fulbrook’un da önsözde belirttiği gibi, “üzerinde anlaşılmış bir anlatının yeniden dile getirilmesi” değil, “geçmişten günümüze ulaşan malzemeler yığınına bir düzen verme” işlemidir. Tarihçi için, kısa tarih, bir bütünlük kurma, bir genel görünüm sunma çabasıdır ve Fulbrook’un sözleriyle dile getirirsek, Almanya gibi sınırları yüzyıllar içinde aşırı değişen bir ülkenin kısa tarihi için seçme ve göz ardı etmek gibi sert kararlar vermeyi gerektirir. Çünkü genel bir görünüm sunma ilkesine göre, “gözlemcinin daha yakınındaki şeyler daha büyük görünür ve uzak ufukların bulanık görünümlerine göre çok daha fazla ayrıntıyla algılanır.” Başka bir deyişle “Birçok kişi için yakın tarih aşırı ilginç görünürken; uzak dönemler yalnızca bir tür ‘arka plan’ veya bir sahne düzeni oluşturur ya da ‘hikâye başladığında’ durumun nasıl olduğunu gösterir.”
‘Almanya’nın Kısa Tarihi’, işte bu arka planı, hikâyenin başladığı durumu da sunuyor bize.
Fulbrook’un diğer kitaplarının Türkçeye tercüme edilmesi, yayın programlarında var mıdır bilmiyorum ama, ben merakla bekleyeceğim.

Almanya’nın Kısa Tarİhİ
Mary Fulbrook
Çeviren: Sabri Gürses
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
2011, 263 sayfa, 35 TL.