Anıları doğrulamak kimin işi?

Anıları doğrulamak kimin işi?
Anıları doğrulamak kimin işi?
Geçen on yıl içinde çeşitli anı kitapları çok satan listelerinde yer aldı, sonrasında gazeteciler tarafından büyüteç altına alındı ve hepsinde 'yalanlar' keşfedildi
Haber: Zeynep Heyzen Ateş - heyzen@mail.org / Arşivi

New York Times editörü Sam Tanenhaus, ‘Üç Fincan Çay’ adlı anı kitabının kısmen uydurulmuş olmasının ‘keşfi’ üzerine NPR’dan Neal Conan’la konuştu. Anıları doğrulama sorununun tartışıldığı sohbet/röportaj yayıncıların ve okuyucunun konuya yaklaşımının ne kadar değiştiğini göstermesi açısından da ilginç. Sorunu özetlersek: Geçen on yıl içerisinde çeşitli anı kitapları çok satan listelerinin üst basamaklarına tırmandı, sonrasında gazeteciler tarafından büyüteç altına alındı ve neredeyse hepsinde ‘hatalar’, ‘abartılar’ veya ‘yalanlar’ keşfedildi. Kimse geçmişi tam bir netlikle hatırlayamaz, bu nedenle anı kitaplarında basit tutarsızlıkların olması kabul edilebilir bir durumdur. Bazen de ‘hikâyeleştirmek’ adına çeşitli değişiklikler yapılır. En kötüsü hikâyenin baştan aşağı uydurma olmasıdır –ki artık bunu yapıp yakalanmamak mümkün değil. (James Frey vakasını hatırlayalım.) Ne var ki tam Baudrillard’ın tasvir ettiği türde bir simulakrlar dünyasında yaşadığımızdan olsa gerek okuyucular (en azından İngilizce konuşulan ülkelerdeki okuyucular) son kertede neyin gerçek neyin yalan olduğuyla değil, hangi hikâyenin daha iyi anlatıldığıyla ilgilendiklerini gösterdiler. Düpedüz yalan söyleyen yazarlar affedildi, yayınevleri iade kabul edeceklerini açıkladıklarında bu oran yüzde 10’ları bile bulmayınca kitaplar üzerlerinden ‘anı’ ibaresi kaldırılıp ‘roman’ ibaresi konularak yeniden basıldı. Ama soru ve sorun hâlâ karşımızda duruyor: Sorumluluk kimde? Yayınevi, yayımladığı kitaptaki bilgilerin/hikâyenin gerçek olup olmamasından sorumlu mudur? Yoksa içeriği doğrulamak yayıncının işi değil deyip geçmeli miyiz?
Örneğin Tanenhaus, ‘Üç Fincan Çay’ kitabıyla ilgili Viking yayıncılığın herhangi bir yorum yapmamasını ‘metni yazarın sorumluluğu’ olarak görmelerine bağlıyor. “Artık kontratlar bile buna göre yapılıyor” diyen editör şöyle devam ediyor, “Bir anı kitabına yalan damgası vurmadan önce iyice araştırmak gerekir çünkü anılar doğaları gereği güvenilmezdir. İçlerinde hatalar olabilir. Yayıncılıktaki garip gelişmelerden biri artık ne yayınevlerinin ve gazetelerin verilen bilgileri doğrulama ihtiyacı duymamaları. Dergiler için tam aksi geçerlidir, bütün büyük dergilerin yollanan metinlerdeki bilgileri doğrulamak için ayrı personelleri vardır. Nasıl böyle bir gelenek oluştu, gazeteler ve yayınevleri ne zaman tüm sorumluluğu yazara ait kabul etmeye başladı emin değilim. Ama yayımlanan metinde bir yalan varsa bu iki kurumdan alacağınız yanıt –sorumluluğun yazara it olduğudur. 

Editörün verdiği yanıt
Yani metni yayımlayan kişinin hiçbir sorumluluğu yok mu sorusuna NY Times’ın editörünün verdiği yanıt şöyle: “Gazeteler ve kitaplar aynı kefeye konulamaz. Kitapta, onu yazan kişinin sesini duyarsınız, o kişinin dünyaya bakışını gösterir. Gazetedeki makaleyi okuduğunuzda yazanların gerçek olduğunu varsayarsınız. Söz konusu olan köşe yazarlarından biri olmadığı sürece okuyucu tarafından haberin tarafsız olduğu ve gerçeklerden bahsettiği varsayılır. Yani ana fikir, muhabirin haber toplama işinin parçası olduğudur, kendi düşüncelerini metne yedirmesi beklenmez. Kitaplar yazarların kendilerini ortaya koyuşudur. En nesnel olanı dahi özneldir. Bu durumda bir yayıncı yayımlanan metnin yalan olduğu ortaya çıktığında şu iki açıklamadan birini yapar: Ya, biz bu yazara güveniyoruz ve yazarlar anlatımı daha etkili kılmak adına metni değiştirme hakkına sahiptir, der; ya da her kitaptaki her bilgiyi kontrol ettirmeye gücümüz yetmez yanıtını verir. Bundan sonra ne olacak derseniz…. “Özürler dilenecek, birkaç demeç verilecek ve bir sonraki sahte anı kitabına kadar bunları unutacağız…”