Ankara, Ankara olalı...

Ankara, Ankara olalı...
Ankara, Ankara olalı...
Pek çok kişi, Ankara'yı İstiklal Harbi'nden evvel herhangi bir ehemmiyeti olmayan; başkent olması nedeniyle büyük ama sıkıcı bir memur şehri olarak algılıyor. 'Ankara 1402'de esaslı bir Ankara tarihçesi var
Haber: AYCA YILMAZ / Arşivi

Malum, son dönemde bir Osmanlı furyasıdır gidiyor. Diziler, filmler, kitaplar… Osmanlı’yı en ‘parlak’ halleriyle, elbette günümüzün fantezi dünyasına uyarlayarak tasvir etmeye çalışıyorlar. ‘Muhteşem’ bir görünüm altında sunulan Osmanlı’nın gerçek Osmanlı’yla ne kadar ilgisi olduğu bir yana, pek çoğu tarihi tahrif ediyor, o günün düşünüş, davranış ya da algısını yok sayıyor. Kimi zaman Malkoçoğlu filmlerinde, Cüneyt Arkın’ın bileğinde kol saati olduğu halde çekilen sahnelerin bile daha gerçekçi olduğunu düşünüyor insan… Abdullah Turhal tarafından kaleme alınan ‘ Ankara 1402’ adlı yapıt ise, Osmanlı’nın önemli bir dönemecini anlatması bakımından olduğu kadar, o dönemin tarihsel koşullarını anlamak için de faydalı olabilir.
Kitap , 1402’de Ankara’da Yıldırım Bayezid ile Timur’un orduları arasında yaşanan ve Osmanlı’nın Anadolu’da neredeyse sonunu getirecek bir yeni dönemi açan savaşı tüm ayrıntılarıyla anlatma iddiasında. Öyle ki, savaşın öncesi ve sonrasını, çatışmaları, savaşın geçtiği bölgeyi, orduların hareketlerini, krokilerle, tarihsel gravür ve resimlerle, fotoğraflarla, hatta uydu haritalarıyla destekleyerek kaleme almış Abdullah Turhal.
Önce bir kısım eleştiriyle başlamak gerekirse, kitapta kullanılan onca kaynağın hakkının verilmediği söylenebilir. Gerçekten ciddi bir okumaya dayandığı belli olan önemli bilgiler, kitabın daldan dala atlayan kurgusu içinde ve dipnotlarda bir bilgi yığıntısı gibi duruyor. Kurgu öyle ki, önce orduların hareketlerinden söz edilirken, Timur Ankara önlerine kadar getiriliyor, ardından Ankara kentinin tarihsel rolünden söz edilmeye başlanıyor, Ankara Kalesi tanıtılıyor, kalenin gravür ve resimlerde tasvirlerine, 1900’lerin farklı dönemlerindeki fotoğraflarına yer veriliyor ve söz konusu bölüm bir ‘şehir ve bölge planlama dersi’ne dönüşüyor… Sonra tekrar muharebeye dönülüyor, bu sefer de arazi özellikleri araya giriyor ve topoğrafya dersi başlıyor...
Bu durumda kitabı okumadan evvel, tek tek her biri çok değerli bölümleri kendinize göre yeniden bir sıralamaya koymanızda fayda var. Önce arazi koşulları, sonra kent tarihçesi ve ardından muharebenin nasıl cereyan ettiği kesintisiz okunabilir mesela…
Kitaptaki emeğe haksızlık eden bir diğer husus da, uydu haritalarının baskıda anlaşılmaz hale gelmesi ve krokilerin acemice çizilmesi. Tarihe, özellikle de savaş tarihine düşkün herkesin okumak isteyeceği böyle bir kitap, çok daha canlı krokilerle, muazzam bir kaynak haline gelebilir. Hemen belirteyim, bu eleştiriler, az sayıda basılan kitabın yeni baskıları hak ettiği düşünülerek yazılmıştır. 

Öyle bir yenilgi ki
Öte yandan, ‘Ankara 1402’ sadece Yıldırım Bayezid ile Timurlenk arasındaki savaşı anlatmıyor. Bugün pek çok kişi, Ankara’yı İstiklal Harbi’nden evvel herhangi bir ehemmiyeti olmayan, daha sonra başkent ilan edilmesi nedeniyle büyük ama sıkıcı bir memur şehrine dönüşen bir yer olarak algılıyor; onlar için esaslı bir Ankara tarihçesi de var kitapta. Mesela, Yıldırım ile Timur’un ordularının savaştığı yerde, MÖ 66 senesinde Roma’nın önemli generallerinden Büyük Pompeus, isyan eden Pontus Kralı Mitridates’i yenilgiye uğratmış. Bu yenilgi, Roma için Hannibal’den sonra en ciddi tehlikelerden biri haline gelen Karadeniz ahalisinin isyanlarına da son noktayı koymuş... Yani tarih gösteriyor ki, Pontus’u ‘Rum’ yapan, Roma’yla arasındaki bir ‘ırk’ ya da ‘din-mezhep’ bağı değil, bu yenilgiydi!
Bir diğer enteresan konu ise, tıpkı Roma’yı tehdit eden Hannibal gibi, Timur’un da Ankara Savaşı’nda filleri kullanmasıydı. O günün tankları sayılabilecek fillerden Anadolu’ya 32 tane getiren Timur, bunu daha evvel Hindistan’daki Moğol iktidarını yıkarak, kendi egemenliği altına almasına borçluydu. O güne dek hiç fil görmemiş Osmanlı atlarının çok ürktüğü kaydediliyor kitapta. Timur’un bir fili bin piyade değerinde gördüğünü de belirtmek gerekir. Eh, buna Timur’un ordusunun Osmanlı ordusundan yaklaşık iki kat büyük olduğunu da eklersek, Türk’e yenilgi tozu kondurmayan ve “Filler olmasa görürdü onlar!” türü değerlendirme yapabilecek okurlara kolaylık sağlamış oluruz. Lakin işin rengi değişik…

‘Türk’ün, ‘Türk’le savaşı!
Aslına bakarsanız, tüm denemelere rağmen, en ‘Türkçü’lerin bile Türk kimliğini tam olarak tarif edebildiğini sanmıyorum. ‘Ankara 1402’nin yazarı Abdullah Turhal’da da bir ‘Türk merkezli’ bakış var ama bunun nasıl bir Türklük olduğu açıklanmaya muhtaç. Çünkü kimi yerlerde ‘Türk-Moğol’ tanımlamasıyla Türkler ve Moğollar özdeşleştiriliyor. Halbuki Jean-Paul Roux’un kaleme aldığı ve Kabalcı Yayınevi tarafından basılan ‘Moğol İmparatorluğu Tarihi’, Moğollarla Türkleri ayrıştırıyor, ‘Türk’ün fonetik kökeninin Tu-Kiu olduğunu belirtiyor, farklı boy-kabileler üzerinden tanımlamalar geliştiriyor...
Tabii Çin medeniyetinin kuzey ve kuzeybatısına denk gelen, Baykal Gölü’nden Balkaş Gölü’ne, hatta Pamir Yaylası’na kadar uzanan topraklara dağılmış, birbiriyle sürekli otlak, kadın ve hayvan için kavga eden kabilelerin, bugün anladığımız anlamda bir ‘milli birlik’ teşkil edemeyeceğini ifade etmek bile yersiz.
Daha sonra çok geniş coğrafyaya yayılmış, devlet adı verilmiş bir tür askeri merkezler kuran, bu süreçte birbirleriyle çetin savaşlara girişen kabile ittifaklarını ve imparatorları genel bir ‘Türk’ ismiyle anmak da tarihsel olarak pek mümkün görünmüyor.
Ve ‘Ankara 1402’ye dönüp enteresan bir hatırlatma yapabiliriz. Yıldırım Bayezid’in ordusunun sol kanadını, Yıldırım’ın kayınbiraderi Sırp Kralı Lazar oluşturuyordu. Onlara Tatarlar saldırdı. Bayezid’in ordusundaki Tatarların, kendi akrabalarını karşı tarafta görüp saf değiştirdiği söyleniyor. Tabii işin daha tuhafı, iki ordunun da birbirlerine “Allah Allah!” nidalarıyla saldırmasıydı!..
Ne diyelim, yüzyıllar içinde rütbeler, savaş taktikleri, silahlar değişti ama egemenlerin kendi iktidarları için insanları ‘din’ ve ‘millet’ kisvesi altında savaştırma adetleri hâlâ değişmedi…

ANKARA 1402
Abdullah Turhal
Altar Maket Yayınları
2011, 160 sayfa, 25 TL.