Ansiklopedi gibi şehir

Ansiklopedi gibi şehir
Ansiklopedi gibi şehir

Eminönü nde akşamüstü; seyyar tezg hların çektiği kalabalık kot pantolon ve balık-ekmek alıcıları (2005). FOTOĞRAF: FATİH PINAR

'İstanbul Ansiklopedisi'nde, İstanbul'un o masallara konu olan büyüsü de var, bugünkü kiri de... 350 maddede şehrin akla gelebilecek her şeyinin anlatıldığı ansiklopedi için 150'yi aşkın yazar ve fotoğrafçı bir araya gelmiş
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

İnsanlık, ansiklopedilere gerek kalmadığına ikna olunan modern zamanların tadını çıkaradursun, bir ansiklopedinin başka dünyalar yarattığı gerçeği değişmedi. Teknolojinin büyüsüyle önce raflardan dolap diplerine kaldırıldılar, sonra sürgün edildiler çoğu evden. Ve artık bir ‘nostalji nesne’si haline geldiler. Ama öyle bir ansiklopedi yayımlandı ki ona karşı mesafeli durmak imkânsız gibi duruyor.
‘İstanbul Ansiklopedisi’, şehri anlatan en iyi yayımlardan biri. Sırrı, İstanbul’a benzemesinde saklı. Bu ansiklopedinin içinde İstanbul’un büyüsü de var, kiri de... Yaklaşık 350 maddenin olduğu ansiklopedide kimi maddeler akademik üslupla yazılmış kimileri ise deneme tadında. Edebiyat budur dedirtecek metinler de içeriyor, özel arşiv ve koleksiyonlardan fotoğraflar da. En önemli özelliği ise şehri artık onun kimliği olan değişimiyle ele alması. Kültür, bilim, sanat, edebiyat, basın dünyasında tanınmış 150’yi aşkın yazar ve fotoğrafçı kişisel yakınlıklarıyla anlatıyorlar İstanbul’u. Ayfer Tunç, Gökhan Akçura, Sunay Akın, Hulki Aktunç , Metin And, Fahri Aral, Oruç Aruoba, Murat Belge, Vefa Zat, Ayşe Kulin, Aydın Boysan Tarih öncesinden Bizans’a, Osmanlı ve Cumhuriyet İstanbul’una dönüşen İstanbul’u anlatanlardan sadece birkaçı. Çam sakızı çoban armağanı niyetine yerimiz yettiği kadar tadımlık bölümler seçtik.

Degüstasyon 
Ayşe Erdem

İtalyan Morigi’nin Mauraundi’den 1923’te devraldığı dükkânın adı daha o zaman Degüstasyon’dur. Lokanta, Çiçek Pasajı’nın Taksim’e bakan tarafında, hemen yanındadır, hatta yan kapısı pasaja açılır. Dükkân açılır açılmaz makarna ve raviolisinin ünü hemen yayılır, garsonlar Rum, smokinli. 1930’larda dış tarafına konulan birkaç masa ile pasajın havasını değiştirir. Nâzım Hikmet ile Peyami Safa pek ahbap, bir köşede oturmuşlar, Nâzım Peyami’ye “Bırak bu Cingöz Recai’yi” diye tavsiyede bulunmakta. Dükkân erken açılıyor, Mahmut Yesari ilk müşterilerden, masanın altında kayboldu kaybolacak, yazıyor da yazıyor. Cahit Sıtkı’nın şiir kitabı yeni çıkmış, heyecanlı, Tanpınar ile tanışacak, yanında Peyami Safa. Leopold Levy uğramaya başladığı yıllarda İstrati Kostaki çoktan garsonluğa başlamış. Abidin Dino çoğunlukla Fikret Muallâ ile giriyor kapıdan, Fikret Muallâ’yı yalnız bırakmaya gelmez. Nitekim 1936 senesinin akşamlarından bir akşam tek başına oturuyor, gözü duvardaki Atatürk portresinde, beğenmiyor, söyleniyor, sen misin beğenmeyen? Geceyi Galatasaray Karakolu’nda geçirmek zorunda kalıyor. Bir daha da uğramıyor dükkâna. Nâzım Hikmet eski dostu Peyami Safa’ya kızıp: Sen de yükseldin uyup/ onun sesine/ “La dam o kamelya”nın fesli figüranlığından/ Ahmet Haşim’in “Degüstasyon”daki/ iskemlesine... diye döktürüyor. Bir daha beraber görünmüyorlar lokantada.

Troçki’nin İstanbul günleri
Masis Kürkçügil

Önde bir buzkıran gemisiyle İlyiç gemisi Karadeniz’i aşarak 12 Şubat 1929’da İstanbul boğazına girdiğinde Troçki’nin kendi deyişiyle “üçüncü göç”ü başlamış oluyordu. Dünyanın hiçbir ülkesi kendisine vize vermiyordu. “Vizesiz gezegen”de, Sovyet hükümetinin yardımına Mustafa Kemal Paşa yetişiyordu. Apar topar ve gizlice sınırdışı edilip Türkiye’ye gönderilmekte olan Troçki, kimsenin kabul etmediği birine giriş vizesi verenlerin kesinlikle Stalin ile bir anlaşma içinde oldukları kanısındaydı. Boğaz’a girer girmez Mustafa Kemal’e hitaben şunları yazıyordu: “İstanbul’un kapısında, size şunu bildirmekle şeref duyarım ki, Türkiye sınırlarına kendi isteğimle gelmiş değilim ve bu sınırdan içeriye zorla sokulmaktayım. En iyi duygularımı kabul buyurunuz bay başkan. L. Troçki, 12 Şubat 1929” Cevapsız kalan bu mektubun muhatabı ile yazarı arasında savaş yıllarında dolaylı bir ilişki vardı. Troçki, “Savaş Halk Komiseri” olarak İstiklâl Harbi’nde Ankara hükûmetine silah verilmesine aracılık etmişti. Nitekim Tevfik Rüştü Aras, “İstiklâl Harbi’nde, Türk ordusuna silah sevki işinde Troçki’nin Türkiye’ye yardımcı olduğu muhakkaktır. Kendisinin Türkiye’ye kabulünde ve korunmasında bu husus göz önünde bulundurulmuştur,” der. Arşivlere göre, Mustafa Kemal’in emriyle İstanbul valiliği 12 Şubat’ta Troçki’nin istediği kadar kalabileceğini, istediği zaman ülkeyi terk edebileceğini, kendilerinden yalnızca bir giriş vizesi istendiğini belirten bir yazı gönderdi. Nitekim yıllar sonra Fransa sürgününden sonra Norveç’e geçip oradan da polis nezaretinde bir şilepte Meksika’ya giderlerken Natalya ve Troçki’nin ceplerinde Türk pasaportu bulunuyordu! Batılı “demokrasi” ülkelerinin ihtilal çıkarır diye vize vermekten kaçındığı Troçki’nin dört buçuk yıl sürecek İstanbul sürgününde Büyükada, hayatının önemli bir durağı oldu. Bizans döneminde gözden düşenlerin sürgün yeri olan Büyükada’da hayat, yüzlerce yıl sonra bile çok fazla değişmemişti. Troçki güncesine “Prinkipo’ya Elveda” başlığı ile yazdığı ayrılış yazısında, “sükûnetin ve unutmanın adası” diye niteliyor adayı. Adada sinema , tiyatro bulunmadığı gibi evlerinde telefon da yoktu: “Eşeklerin anırması sinirleri sakinleştiriyor”du(...) 

Genelevler -Ümit Bayazoğlu
(...)1860’ta Galata ve Beyoğlu’nda adli ve tıbbi denetimden uzak olarak çalışan iki bin kadın olduğu tahmin ediliyordu. Beyoğlu’nda Büyük ve Küçükparmakkapı, Abanoz, Sıraselviler genelevlerin en çok olduğu sokaklardı. Ayrıca Küçükyazıcı, Kilit, Lale (Topraklüle), Fıçıcı (Karakurum) sokaklarında da genelevler vardı ve bunların bazıları 1960’lı yılların başına kadar varlıklarını sürdürmüştü. Mesela Cumhuriyet devrinde de bu özelliğini sürdüren Abanoz’da 1882 yılında 32 genelev ve buralarda sanat icra eden yüzlerce genel kadın vardı. 1920’de birinci sınıf genelevler de Abanoz’a taşındı. 1951-1956 arasında Abanoz’daki genelevlerin sayısı 45’e, bu evlerde çalışan kadınların sayısı ise 500’e ulaşmıştı. 1957-1958’de İstanbul’un uğradığı tahripkâr imar değişikliği sırasında Taksim-Aksaray yolu bu sokaktan geçirildi. 1960’ta Abanoz’a girip çıkanın üstünün aranması ve kimlik kontrolü yapılması için sokağın iki başına iki polis kontrol kulübesi kurulmuştu.
İl Zührevi Hastalıklar ve Fuhuşla Mücadele Komisyonu’nun almış olduğu kararın 1964’te Danıştay tarafından onaylanmasının ardından Galata’dakiler hariç tüm genelevler kapatıldı. Turgut Kut’tan öğrendiğimize göre kapatma kararı fahişeler arasında üzüntüyle karşılandı. O gün Abanoz kadınları müşteri kabul etmeyerek sabahtan itibaren içmeye başladılar. Körkütük sarhoş oluncaya kadar içmeye devam ettiler. Devrin valisinden çalışma izni talep ettilerse de kimse gözyaşlarına bakmadı. Ancak yasak, fuhşa engel değildi. Resmi genelevlerin kapatılması üzerine pıtrak gibi kaçak evler açılmaya başladı ve bunların arasında bazıları çok ün yaptı. Matild Manukyan, Lüks Nermin (Nazire Nevzat) gibileri de ileride birer “müessese” oldular. 

İstanbul Türkçesi
Erol Üyepazarcı

“İstanbul Türkçesi” deyimi edebiyatımızda ilk kez 1910’lu yıllarda Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde Türkçeyi sadeleştirme, Arapça ve Farsça süslü terkipler ve sözcüklerden arındırma yolunda bir kampanya başlatan Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının örnek alınmasını önerdikleri bir konuşma ve yazma şekli olarak ortaya konmuştur. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’na yaklaşık beş yüzyıl boyunca kültür, sanat ve uygarlık merkezliği yapmış İstanbul’da konuşulan Türkçenin her yönden gelişmiş, diğer Türk ağız ve şivelerinden farklı bir konuma yükselmiş olması doğaldır. Kraliçe’nin İngilizcesinin en gelişmişinin Londra’da, Fransızcanın en gelişmişinin Paris’te, en düzgün Almancanın Berlin ve Viyana’da konuşulması nasıl doğalsa, Türkçe için de en güzel ve doğru gelişmenin İstanbul’da yaşanmış olması o kadar tabii bir sonuçtur. Durumu bu şekilde saptadıktan sonra şu soruyu sormamız gerekir: İstanbul Türkçesi, İstanbul’da kimlerin, hangi halk tabakasının konuştuğu Türkçedir ve nasıl bir Türkçedir? Öğrenimini Arap dilinin egemen olduğu bir eğitim sistemindeki medresede alan ve dil sorunu dahil her soruna Arapça penceresinden bakma alışkanlığına sahip ulemanın konuşma ve yazma dilinin İstanbul Türkçesi olmadığı açıktır. “Babıâli efendisi” veya “kalem efendisi” deyimleriyle sarakaya alınan, Farsça ve Arapça sözcükleri bol bol kullanarak kendilerini ayrıcalıklı ve münevver kişiler olarak göstermeye çalışan, örneğin akarsu yerine “mâ-i câri”, Yenikapı yerine “Bâb-ı Cedit” demeyi marifet sanan devlet bürokrasisindeki kişilerin dili de İstanbul Türkçesi değildir. Tanzimat’a kadar geleneksel Doğu edebiyatı kalıpları içinde yalnız şiire yoğunlaşan şairlerin eserlerinde Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı yapay bir dili kullanmaları da onların dilinin İstanbul Türkçesi olamayacağının kanıtıdır. Ancak bunun,“Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yare mutadım” gibi incelikli İstanbul Türkçesi örneklerini veren Nedim, veya “O gül endam bir al şala bürünsün yürüsün / Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün” dizelerinde olduğu gibi ortalama İstanbullunun konuştuğu dille yazan Enderunlu Vasıf gibi istisnalarının olduğunu da unutmamak gerekir(...) 

Beyoğlu-Enis Batur
İstanbul’a, kuşbakışı görünümünü göz önüne seren eski ya da yeni bir haritadan, uydu aracılığıyla gökkubbenin derininde bir noktadan çekilmiş fotoğraflarından bakıldığında, şehrin dört bir yanına sokulmuş denizle savaştığı, dans ettiği, kıyılarından yedi tepesine doğru çekildiği gözlemlenir. Şehrin merkezini oluşturan Tarihî Yarımada, Haliç eteklerinden başlayan ve sınır tanımaksızın genişleyen “yeni kent”, Adalar’ın karşısından Üsküdar’a ilerleyen uzun bir şeritten içerilere uzanan “karşı kıyı” ve Marmara’dan Karadeniz’e ilerleyen muhteşem Boğaz koridoru boyunca sıralanan irili ufaklı köyler, mahalleler: Hepsi birarada, yeryüzünün belki de en sıradışı çehresini çizerek İstanbul’u meydana getirirler. Bir açıdan bakıldığında, Beyoğlu, bu umman coğrafyanın ve mahşerî kalabalığın ortasında, cim karnında noktadır. Gelgelelim, açı değiştirmemizle birlikte, aynı noktanın, İstanbul organizmasının bir buçuk yüzyılı aşkın bir süredir en canalıcı bölgesini oluşturduğu apaçık ortaya çıkacaktır.
Cisimden önce, isim. Galata, Pera, Beyoğlu: Bu şeytan üçgeni bulanık, sisler altında kalmış bir etimoloji serüveni çıkarır önümüze. Galata, Grekçe gala’dan (süt), İtalyanca calata’dan (liman indirme-bindirme noktası) mı, yoksa bölgede yaşayan bir Galatyalıdan mı gelmektedir, hiç kimse kesinleyemez artık. Pera, Tarihî Yarımada’ya göre konumuyla bağlantılı olarak “karşı kıyı” anlamına mı dayanmaktadır? Ya Beyoğlu: Hangi bey’in oğlu söz konusudur, Prens Alexis mi, Luigi Gritti mi? Bütün bu sorular ve benzerleri, çoğu İstanbullunun tasası değil artık; Beyoğlu dediğimizde, Galata’dan yukarı, Tünel’e doğru tırmanan, uzun bir caddenin iki yanından pek çok sokakla labirent örgüleriyle gene deniz kıyısına sokulmaya çalışan, bir ucu Taksim’e, İstanbul’un yüreğine doğru yürüyen bir güzergâh geliyor bugün akla. Ve ele avuca sığmaz afacanlıkta bir kent karakteri (...) 

Kurukahveci Mehmet Efendi-Ayşe Erdem
Hasırcılar Sokak ile Tahmis Sokak’ın birleştiği köşedeki dükkânının kapısına yaslanmış otuzlarında genç bir adam Hasan Selahattin, içeride kardeşleri Hulusi ve Ahmet Rıza çalışıyorlar. Henüz Soyadı Kanunu çıkmamış, “Mehmet Efendi’nin mahdumları” olarak anılıyorlar. Babaları yeni vefat etmiş, dükkâna sahip çıkmışlar. Hasan Selahattin “Nereden nereye...” diye geçiriyor içinden. İşte tam da şu köşede dedesinin çiğ kahve ve baharat sattığı dükkânın yerinde şimdi kendisi yeni binaya yaslanmış duruyor; babası Mehmet Efendi’nin Süleymaniye Medresesi’ndeki eğitiminden sonra çırak olarak girdiği ve 1871’de kahveyi öğüterek satmaya başladığı o dükkânın yerine Zühtü Başar’a yaptırılmış art deco yapıya sırtını vermiş. “İyi ki ısrar ettik ‘mahalli ihtiyaçlara tekabül edebilecek bir bina istiyoruz’ diye. Bir de yurtdışına ihraç etmeye başlasak şu kahveyi...” Yurtdışındaki eğitimini tamamlayıp geldiğinden beri yurtdışına açılmayı düşünmektedir. Mehmet Efendi 1931’de vefat ettiğinden beri yönetim ona geçmiştir, artık kahve parşömen paketlerde bakkallara dağıtılmaktadır. Kardeşlerden Hulusi gençtir, ama toplu üretimi akıllarına sokan da odur.
Ufku geniş Hulusi Bey ne yazık ki tam da Kurukahveci soyadını aldıkları 1934 senesinde, 30 yaşında vefat eder. Kalan iki kardeş, Hasan Selahattin ve Ahmet Rıza, yola devam ederler. 

Lüks Nermin-Agâh Özgüç
“Maruf randevucu Lüks Nermin namı ile tanınan Şaziye Topçu’nun Beyoğlu Zambak sokak, altı numaralı Ali Apartmanı, evvelki gece basılmış, aralarında film artisti ve dansözlerin de bulunduğu on kadın, beş Amerikalı denizci ile uygunsuz vaziyette suçüstü yakalanmıştır. Lüks Nermin’in döviz ve gümrük kaçakçılığı da anlaşılmış ve tevkif edilmiştir.” 19 Mayıs 1959 tarihli gazeteler, bu baskın haberini bu satırlarla verir. Gerçek adı Şaziye Topçu olan Lüks Nermin’in daha önceki bir başka vukuatı da, Dışişleri’ni zor durumda bırakan ve günlerce gazete manşetlerinden düşmeyen o “diplomatik skandal” değil miydi? Endonezya Cumhurbaşkanı Ahmet Sukarno olayı... Hollanda’nın sömürgesi olan ülkesini bağımsızlığa kavuşturmak için yıllarca mücadele eden ve bu uğurda hapse bile düşen başkan Sukarno, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın davetlisi olarak 24 Nisan’da Türkiye’ye gelir. Dünyanın sayılı güzellerinden Ratna Dewi ile evli olmasına karşın, yine de gözü dışarıdadır Sukarno’nun.
Çapkın Cumhurbaşkanı’nın cinsel ihtiyacını gidermek için, Demokrat Parti iktidarı hemen döneminin ünlü “randevucu”larından Lüks Nermin’e başvurur. Sukarno, Lüks Nermin’in gönderdiği kızlardan öylesine memnun kalmıştır ki... Ama “Teşekkür”le sonlanan o “tatlı kaçamak”, 29 Nisan’da ülkesine döndüğünde, beklenmedik bir “tesadüf”e dönüşecektir. Sukarno, Lüks Nermin’in kızından bel soğukluğu kapmıştır. 

Sirkeci Garı-Afife Batur
“Memleketime şömendöfer yapılsın da isterse sırtımdan geçsin.” Sultan Abdülaziz’in bu ünlü tümcesi, Avrupa kentlerini İstanbul’a bağlayacak Rumeli Demiryolları’nın ilk/son durağının Sirkeci’de olması önerisine verdiği yanıt olarak kayda geçti. Modernizasyon projesinin bir parçası olan demiryolları yapımının ne denli benimsendiğine işaret eden bir simge, bir kanıt olarak zihinlere yerleşti. Demiryolu ile ulaşımın geliştirilmesi, 1867’deki İngiltere ziyaretinde ilk kez trene binen Sultan Abdülaziz’in büyük rüyası idi. Aslında padişahlar başta olmak üzere tüm Tanzimat yöneticileri demiryolu yapımının gereğine inanmışlardı. Sultan Abdülmecid’in odasında Liverpool-Manchester treninin çeşitli resimleri vardı ve benzerlerinin Osmanlı ülkesinde de yapılması isteğini çevresine hep söylüyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa Devletleri (Concert Europeen) grubuna alan 1856 Paris Antlaşması’nın yolunu açtığı ve Avrupa’yı İstanbul’a ve İstanbul’u da Anadolu ve Yakın Doğu’ya bağlaması düşünülen demiryolu, aslında yüzyılın projesiydi. Osmanlı Devleti’nin bu projelere yönelimi ise, yatırımcılardan farklı olarak ekonomik olmaktan çok askeri ve siyasi amaçlı idi. Basın yoluyla Avrupa sermayesine duyurulan Rumeli Demiryolu Projesi, çeşitli arayışlar ve siyasi pazarlıklar sonunda Baron Maurice de Hirsch ile yapılan mukaveleye bağlandı. 17 Nisan 1869’da imzalanan mukavele ile başlayan yapım çalışmaları uzun sürdü (...)

Seyyar Satıcılar-Haydar Ergülen
Seyyar satıcılar ya da sokak satıcıları, iki yaklaşım çerçevesinde değerlendiriliyor artık: Birincisi “nerdeee o eski sokak satıcıları” tarzında bir nostaljiyle ve onların yok olmalarına yakılmış bir ağıt eşliğinde. İkincisi ise “seyyar”ları “kayıtdışı ekonomi”nin neredeyse bir numaralı müsebbibi olarak gören devlet ve sokakları onlardan “temizleme”yi görev bellemiş belediye –yani iki “resmi” anlayışın iki “resmi”– sık sık televizyon ekranlarına, gazete sayfalarına yansıyor. Ve bundan 50 yıl önceye, sokak satıcılarının özlendiği, onlara şiir yazıldığı zamanlara götürüyor insanı. Oktay Rifat’ın unutulmaz şiiri “Uludağ Sokak Satıcıları”ndan bir bölüm: “Girin satıcılar evimin bülbülleri / Girin girin aydınlık bahçemden içeri / Üzüm satın armut satın nar satın bize / Dağlar görünürken kapıda ardınızdan / İndirin tüy gibi küfeyi sırtınızdan / Bir elmada bir mevsim doğsun evimize / ...” Oktay Rifat’ın şiiri böyle iyimser dizelerle, güneşte yıkanmışçasına pırıl pırıl imgelerle devam ediyor, hepimize çocukluğun eski sevincini getiriyor ve “Ey İstanbul ağzıyla mal satan simitçi / Çocukları eşeğine bindiren sütçü / Halil İbrahim bereketi kesenize” dileğiyle son buluyor. Tam da yukarıdaki “nostalji” klişesine sosyolojik açıklama babında yakıştırılan “kentleşme, sanayileşme ve teknoloji” üçlüsünün “kötü etkileri”nin henüz kendilerini tam anlamıyla göstermediği yıllarda bu şiirin yazılmasını kolayca anlayabiliriz. O yıllar yalnızca İstanbul’da değil, taşrada da sokak satıcılarının altın çağı olmalı. Baksanıza, “şair”in, şairler naif, duygulu ve saf olur klişesine yüz vermeden elbette, yalnızca gönül kapısı değil, evinin, bahçesinin kapısı bile açıkmış sokak satıcılarına. Şimdi İstanbul’un yalnızca zengin semtlerinde değil, orta sınıfın oturduğu apartmanların kapılarında bile yönetimin yazılı kararı olarak görüyoruz o “uyarı”yı: “Seyyar satıcı, reklamcı, pazarlamacı, dilenci giremez!” Yetinmeyip bu yasaklı “meslek grupları”na “promosyoncu”yu ekleyen de var(...)

İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ
Kolektif
NTV Yayınları
2010
1010 sayfa
120 TL.