Araştıran, yazan siyasetçi

Araştıran, yazan siyasetçi
Araştıran, yazan siyasetçi
İsmail Cem, 1960'lardan itibaren bir aydın olarak başladığı kariyerini 1980'lerden itibaren de siyasette sürdürdü. Ancak beynindeki kımıltılar, bazen sığlaşabilen siyaset dünyasının sınırlarının hep ötesindeki arayışlara yöneldi
Haber: AYDIN CINGI / Arşivi

İsmail Cem, Türkiye’nin düşün dünyasını, hem Milliyet gazetesindeki köşe yazılarıyla hem de daha sonra yazdığı çok sayıda kitap aracılığıyla on yıllar boyu besledi. 1960’lardan itibaren bir yazar ve bir aydın olarak başladığı kariyerini 1980’lerden itibaren de koşulların zoruyla girdiği siyasette sürdürdü. Ancak beynindeki kımıltılar, bazen sığlaşabilen siyaset dünyasının sınırlarının hep ötesindeki arayışlara yöneldi. Her dönemde sürekli araştırdı ve yazdı. Her iki alanda da çok başarılı oldu ve ülkenin yakın tarihine ‘aydın siyasetçi’ kimliğiyle damgasını vurdu.
Onu Ocak 2007’de yitirdik. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, gazeteci Can Dündar’ın onunla yapmış olduğu ‘nehir’ söyleşiyi ölümünden tam bir yıl sonra ‘Ben Böyle Veda Etmeliyim’ adlı bir kitap olarak yayımlamıştı. 2006 yazı sonunda başlanan söyleşi dizisi, İsmail Cem’in Can Dündar’a yaşamının son birkaç ayı boyunca naklettiği otobiyografik anlatımları yansıtıyordu. Bu kitaba ilişkin yorumları elinizdeki kitap ekinin o tarihlerdeki bir sayısında yazmak da bana düşmüştü. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Bütün Eserleri adı altında İsmail Cem’in 11 kitabını yayımladı. Bu çok övülesi girişimin ürünlerine ilişkin tanıtıcı bir not kaleme alma ve bir yorum yapma görevini yine severek üstlendim. İsmail Cem’in kitaplarını bu vesileyle bir kez daha elden geçirmek ve onu yeniden okumak, hem geçmişi yeniden anmama hem de onun on yıllarca önce yazdıklarının pek çoğunun geçerliliğini ve hatta güncelliğini bugün bile önemli ölçüde koruduğunu saptamama yol açtı. 

Yurtsever bir aydın kimliği
Ben İsmail Cem’i ilk kez, yüksek öğrenim yaptığı Lozan’da, arkadaşlarıyla ülke sorunlarını tartışıyorken tanıdım. O öğrenimini bitirip Türkiye’ye dönmek üzereyken, ben de eğitimimi yapmak için İsviçre’ye yeni gitmiştim. İsmail Cem’le o sıralarda, başka arkadaşlarla da birlikte, defalarca aynı kafe masasını paylaştık. Onu, ipek fularıyla şık görünümlü, her söze hep haklı çıkma hevesiyle girmeyen, az ama öz konuşan ağırbaşlı bir genç ağabey olarak anımsıyorum. Yıllar sonra Türkiye’de karşılaştığımızda artık ikimiz de orta yaşın üst sınırına yaklaşıyorduk. Pek çok kez aynı ortamları soluduk, beraberce fikir yürüttük, açık oturumlarda defalarca aynı kürsüyü paylaştık. Dolayısıyla İsmail Cem’in yurtsever aydın kimliğini yakından tanıma olanağı buldum. 

‘Biz adam olmayız’
Yayınevi, onun eserlerinin yayımına ‘Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’ adlı kitapla başlamış. Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili tartışmalar çerçevesinde bir zamanlar muhataba “sen Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi”ni okudun mu?” diye sorulduğu bilinen bir gerçektir. Daha 1970’lerde, üzerinde henüz pek düşünülmemiş konuları ele alan bu ‘kült kitap’ta ülkenin geri kalmışlığının nedenleri gözden geçiriliyor. Temeldeki bozukluğun, kalkınmayı sağlayacak maddi kaynak ve beşeri malzeme eksikliğinden, özetle gerekli birikim yoksunluğundan değil; söz konusu birikimin kullanılamamasından ya da yanlış kullanılmasından kaynaklandığı ortaya konuyor. Bu tezin, bir zamanların ‘biz adam olmayızcı’ taifesini bir hayli zora soktuğu bilinir.
İki cilt halinde yayımlanan iki numaralı kitap ‘Türkiye, Avrupa, Avrasya’ adlı yapıt. İsmail Cem, 1997-2002 yılları arasında, Dışişleri Bakanı olarak Türkiye diplomasisini yönetmiştir. Bu dönemde edindiği deneyimlerden damıttığı birikimleri bu iki ciltte aktarıyor. Ancak okura sunulanlar, anılardan ibaret değil. İsmail Cem bu çerçevede daha çok değerlendirmelerini sunuyor; dış siyaset penceresinden Türkiye’nin bütününe bakıyor ve okurla vizyonunu paylaşıyor. Birinci ciltte strateji konusunu değişik yönleriyle inceliyor, Yunanistan ve Kıbrıs konularında odaklaşıyor. İkinci cilt ise Avrupa’nın birliği sorununda ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde yoğunlaşıyor. Lüksemburg ve Helsinki zirvelerinin içyüzünü yaşamış bir insan olarak durumu gözlemlerinden, konuşmalarından, demeçlerinden, yazılarından, değerlendirmelerinden yola çıkarak sergiliyor. İnsan, kitabı okuyunca ‘keşke bu yorumların sahibi olan kişi şu an hayatta olsaydı; bugünü de iktidardan ve yetkililerin hemen hepsinden daha iyi değerlendirirdi’ demekten kendini alamıyor.
1960’lı yıllar, 1961 Anayasası’nın getirdiği rahatlama ortamının da katkısıyla, Türkiye’nin özgürce düşünmeye ve konuşmaya başladığı yıllardır. Ülke, bu yıllarda, iki partili sistemin ötesine geçip sağda ve solda partiler kurarak parlamenter düzlemde tüm kesimleriyle ifade olanağı aramıştır. İşte bu ortamda uç veren ‘sınıf çatışması’ egemen güçleri sıkıntıya sokmuş ve toplumsal uyanışın kurumsal yapıyı zorladığını görenler türlü oyunlarla gidişi durdurma çabasına girmişlerdir. Eserlerin üç numaralı olanı, işte ‘Tarih Açısından 12 Mart’ adı ile bu sorunu irdeliyor. İsmail Cem, bu kitapta, 12 Mart 1971 olayının ya da olgusunun nedenlerini, yapısını, sonuçlarını derinlemesine gözden geçiriyor.
Dizinin dördüncü kitabı, ‘Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir, Ne Değildir’. Kronolojik olarak epey ileri bir tarihte, 1984’te yazılmış olan bu kitapta İsmail Cem, okurlarıyla bu kez kuramsal düzlemde buluşuyor. Sol ideolojinin kökenlerinden yola çıkıp Bernstein, Kautsky çizgisiyle o günün ve de günümüzün sosyal demokrasisinin açmazlarına geliyor. İnsanların sosyal demokrasi konusunda kafaları o gün de, bugün olduğu gibi, hatta biraz daha da fazla karışık. Yazar, bu alandaki kavram kargaşasına açık tanımlamalar ve net sınırlar yoluyla çeki düzen vermeye çabalıyor. Aslında her dem geçerli bir siyaset bilimi yapıtı niteliğindeki bu kitabın, konuyu derinden kavramak isteyenlerce okunması önerilmelidir. 

TRT’Yi Cem’den dinlemek
1974 yılında, daha gencecik bir adamken TRT’nin başına getirilen İsmail Cem, çok ama çok önemli bir toplumsal manivelayı bir dönem elinde tutmuştu. TRT o zamanlar ülkenin tek yayın kurumuydu ve kitlelerin önce kulağına, daha sonraları da gözüne ulaşabilen tek iletişim aracıydı. Siyasal çekişmeler İsmail Cem’in bu kurumun başında, ancak 1975’e değin, bir yıldan biraz fazla bir süre kalmasına izin verdi. ‘TRT’de 500 Gün’, işte bu kısa ama hem kendisi hem de Türkiye’nin bütünü için çok etkileyici serüvenin öyküsünü anlatıyor. Göreve geliş, görevden ayrılış ve arada geçen yoğun süre bağlamında o dönem Türkiye’sine ışık tutuluyor. Olaylar ve anlatım, ortaya doğrusu son derecede lezzetle okunabilen bir kitap çıkarmış.
Türkiye’nin istenen noktalara hızla ilerleyememesinin yarattığı yılgınlığa, tüm aydınlar gibi, İsmail Cem de zaman zaman kapılıyor. 1994 yılının ‘Gelecek İçin Denemeler’ kitabı işte böyle günlerin ürünü. Belirli bir zihniyetin ülkeyi tutsak etmesinden, aşıldığı sanılan sorunların ülkenin önünü tekrar tekrar tıkamasından duyduğu umarsızlığı dile getiren yazar, problemleri ortaya koyup yine de çözüm yolunda atılması gereken adımlar öneriyor. Ayrıca belirtiyor: “Gelecek İçin Denemeler günümüzden umudu kesmiş olmanın ifadesi değil… geleceğe dönük bir katkının iddiası ve çabasıdır.” Esasen aynı yılda yazılan yedi numaralı eser ‘Soldaki Arayış’ tam da bu türden bir katkı. ‘Sol’ kavramının Türkiye siyasal bağlamındaki anlamını irdeliyor. Solun, Türkiye’de sözcüsü olan siyasal partiler aracılığıyla başarı şansını sorguluyor. 

Bir öngörü
‘Türkiye Üzerine’, yazarın 1970’te oluşturup kağıda döktüğü görüşleri içeren bir kitap. İlk bölümde Türkiye’yi ele alan İsmail Cem, ikinci bölümünde de üçüncü dünya ülkelerinden, Mısır’dan, Vietnam’dan, dünya düzeninden söz ediyor. Türkiye’nin sorunlarını sergilerken daha o zaman Kürtçülük konusuna, kuşkusuz ki günümüzdeki nitelik ve kapsamıyla değil, ama yine de değinmiş olması, yazar açısından bir öngörü göstergesidir.
İsmail Cem, 1975’te TRT’nin başından ayrıldıktan sonra artık aktif siyasetin bir tarafı konumuna gelmiştir. 1970’li yılların ikinci yarısı esasen bir tür kutuplaşma ve 12 Eylül ile noktalanan bir uçlara savrulma dönemidir. İlk ve ikinci Milliyetçi Cephe, Ecevit hükümetleri ile sürüp en sonunda Demirel Hükümeti ile son bulan bu çalkantılı dönemi bir tür dehşet tırmanışı gibi algılayan yazar gidişi ‘Siyaset Yazıları (1975-1980 Türkiyesi)’ yapıtında olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bir önceki gibi bu da, kuşkusuz ki, yazıldığı dönemin konjonktürüyle ilintili ve o döneme tanıklık eden kitaplardan biri. ‘Geçiş Dönemi Türkiyesi (1981-1984 Yılları)’ adlı on numaralı yayın da, yine dokuzuncuya benzer biçimde, o yılların tanıklığını eden bir kitap. Cem, bu kitabında, anılan yıllarda yazdığı gazete yazılarının belgesel nitelik taşıdığını düşündüklerini Demokrasi, Ekonomi , Toplum, Siyaset, Sol gibi beş bölümde toplayarak yayımlıyor. O dönemin özellikleri, gerçekten de, birkaç günlük gözlemleri yansıttığı varsayılan o kısa makaleler okununca çok derinden kavranabiliyor.
Düşünce yaşamının güzergâhı İsmail Cem’in üretimine de yansıyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın İsmail Cem ‘külliyatı’, on bir numaralı yapıt olan ‘Engeller ve Çözümler: Türkiye’de Sosyal Demokrasi’yle son buluyor. Kitap, esasen bugün de Türkiye solunun en yakıcı sorunlarından ideolojik anlayış, parti yapısı, ekonomi, demokrasi ve toplum yaklaşımı vb. konuları içeriyor. Sergilenen görüşlerin ise günümüzün gerçek sosyal demokratlarının da altına imza atacakları türden oldukları kuşku götürmez.
İsmail Cem’in Can Dündar tarafından kaleme alınmış anı-söyleşisinin sonunda, 1995’te yazdığı ve son mısraı “Ben böyle veda etmeliyim” olan bir şiir vardı. Aslında İsmail Cem bize veda etti; ama yazılarıyla, kitaplarıyla hep aramızda. Bunların bir kesimiyle yakın tarihe tanıklık edip Türkiye’yi ve dünyayı doğru anlamamızı sağlıyor, bir kesimiyle de bize izlememiz gereken yolu hala gösterebiliyor. Hem ona, hem de onun yapıtlarını topluca okumamıza olanak veren kuruma teşekkürler olsun.

Beş fotoğraf sergisi açmıştı
Koyu Galatasaray taraftarı ve sarı kırmızılı takımda top koşturduğu dönemde Hagi’nin hayranı olan Cem, vakit buldukça Galatasaray’ın maçlarına gitmeye özen gösteriyordu.
Türkiye’de akvaryum balıkçılığı üzerine en çok kitabın kendisinde olduğunu belirten Cem’in bir tutkusu da Bonzai idi. Uzakdoğu’nun bu özen ve emek isteyen cüce ağaçları, İstanbul’daki evini süslüyordu. Kanarya sevgisi nedeniyle babasıyla birlikte Serinofil Derneği’ne üye olan Cem, Klasik Türk ve Batı müziği dinlemeyi seviyordu. Cem’in favorileri Dede Efendi, Vivaldi ve Mozart’tı.
İsmail Cem’in bir tutkusu da fotoğraf çekmekti. Objektifini pek çok ilginç konuya çeviren Cem, beş fotoğraf sergisi açmıştı.