'Arka bahçe'de kirli oyunlar

'Arka bahçe'de kirli oyunlar
'Arka bahçe'de kirli oyunlar
'Bahçıvan'ın Batı medeniyetlerinin 'günahlar'ına yüklenen tavrı, Fernando Meirelles'in beyazperde uyarlamasında aynen korunurken, Ralph Fiennes ve Rachel Weisz'ın performansları da filmin gücünü katlayan özellikler taşıyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Bizlerin bildiği adıyla John le Carré, gerçek adıyla David John Moore Cornwell, casus romanlarının ‘ayrıntı’ üstadı olarak tanınır. Bu alandaki başarısı tesadüf değildir aslında. Le Carré, 1950’ler ve 1960’larda İngiliz istihbarat örgütleri MI5 ve MI6 için çalışmış, hatta yazarlığa da bu örgütlerde çalışırken başlamıştır. Diğer casus romanları yazarlarının ‘romantik’ bakışındansa, işin ‘gerçeklik’ boyutunu yansıtması da bu ‘deneyim’den gelmektedir kuşkusuz.
1961’de ‘Call for the Dead’le başlayan yazarlık kariyerini halen sürdüren 80 yaşındaki John le Carré, özellikle üçüncü romanı ‘Soğuktan Gelen Casus’la ünlenir ve filme de çekilen bu romanıyla Edgar Ödülü’ne (Edgar Allan Poe adına verilen prestijli ödül) değer bulunur. Bugüne kadar kaleme aldığı 22 romanla edebiyatın ‘heyecanlı’ kanadına büyük katkı yapan Le Carré, yarattığı George Smiley karakteriyle de ‘casus’ kavramına yeni anlamlar yüklemeyi başarır. Beş romanın başkahramanı olan Smiley, bazı romanlarında da yan karakter olarak kendini gösterir.
2001’de yayımlanan ‘Bahçıvan’ ise Le Carré’nin Batı medeniyetlerini kıyasıya eleştirdiği metinlerinin başında gelir. Kenya’yı mekân edinen roman, Justin Quayle adlı bir İngiliz diplomatın dramını getirir önümüze. Karısı ‘gizemli’ bir şekilde öldürülen Justin, bu ölümün altındakileri kazıdıkça, aslında bunun bir ‘komplo’ olduğunu anlayacaktır. Tıp dünyasından bir firmanın Afrika’yı ve Afrikalıları ‘denek’ olarak kullanmasının yarattığı kirliliği açığa çıkarmaya çalışmıştır Justin’in karısı Tessa..
Tipik casus romanlarından biri değildir ‘Bahçıvan’. Evet, bir ‘entrika’ vardır ama bunun casusluk eylemleriyle doğrudan bir bağlantısı yoktur. Bu entrika, ‘gelişmiş’ ülkelerin ‘az gelişmiş’ ülkeler üzerindeki ‘oyunlar’ını açmaya yöneliktir daha çok. Justin’in, çok sevdiği karısı Tessa’nın ölümü ardındaki gizemi adım adım aydınlatması, bizi küçük resimden büyük resme doğru taşır ve çok uluslu firmaların Afrika’yı ‘arka bahçeleri’ olarak kullanmalarının trajik sonuçlarına kadar götürür.
John le Carré, kitabın sonunda bazı açıklamalar yapma gereği de duymuştur bu romanı için. Romandaki karakterlerin ‘gerçek olmadığı’ yönündeki açıklamaları, bellidir ki zorunluluktan yapılmıştır. İşin vahameti, onu bu açıklamaya itmiştir. Bu metnin tamamen ‘fiktif’ olduğunu vurgulama gereği duymuştur yazar. ‘Bahçıvan’ın, Kenyalı görevlileri ‘kötü’ gösterdiği gerekçesiyle bu ülkede yasaklandığını da bir not olarak ekleyelim bu noktada... 

‘Tanrı Kent’in yönetmeninden
‘Bahçıvan’, yayımlanışından kısa bir süre sonra (2005) kaçınılmaz biçimde beyazperdenin ilgi alanına da girer. ‘En iyi yönetmen’ dahil dört dalda Oscar’a aday gösterilen ‘Tanrı Kent’le (Cidade de Deus; 2001) Brezilya’nın kanayan yaralarından birine parmak basan ve sinema otoriteleri tarafından övgülerle karşılanan Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles (sinemacının bir başka edebiyat uyarlaması olan ‘Blindness/Körlük’ü birkaç hafta önce gene bu sayfalara taşımıştık), John le Carré’nin romanı için ‘uygun’ isim olduğunu kanıtlar buradaki performansıyla.
Batı medeniyetlerinin ‘günahlar’ını beyazperdeye taşıyan filmler, genellikle (aslında her zaman ) aynı medeniyetlerin sinema endüstrilerinden yansır bizlere. Emperyalizmden beslenen Batı ülkelerinin özellikle Afrika ve Asya kıtalarındaki ‘günahlar’ını sinema yoluyla deşifre etme çabaları, bir tür ‘günah çıkarma’ seansı olarak da değerlendirilebilir. Uzun yıllar sömürge olarak yaşayan ulusların, bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen finansal açıdan hiçbir zaman kalkınamayan yapılarından ‘yararlanmak’sa yine bu Batı ülkelerine düşer ve bir tür ‘gizli sömürgecilik’le işlerini yoluna koyarlar.
Kitaptan farklı olarak, Türkiye sinemalarında ‘Bahçıvan’ yerine ‘Arka Bahçe’ ismiyle gösterilen bu edebiyat uyarlaması, sözünü ettiğimiz ‘gizli sömürgecilik’in göstergelerinden birine odaklanan romanı layıkıyla değerlendirir. Kenya’da ilaç denemeleri yapan bir şirketin İngiliz hükümeti tarafından desteklenen ‘kirli çarşaflar’ını gün yüzüne çıkarmanın hesaplarını yapar film, tıpkı Le Carré’nin çizdiği yapıda olduğu gibi. Her şeyden habersiz yaşayan genç bir diplomatın, karısının vahşice öldürülmesinin ardından giriştiği araştırmaların sonuçlarını anlatan yapım, gelişmiş olmakla övünen ama ‘hayvansal’ bir içgüdüyle hareket eden devletlerin ‘pis işler’ini açığa çıkarır. Anlamak isteyene tabii!!!
Gerçek mekanların kullanıldığı ‘Arka Bahçe’, görsel dokusundan oyuncularının inandırıcı performanslarına kadar her yönüyle amacına ulaşmış bir görüntü çizer. Az gelişmiş olmanın cezasını hayatlarıyla ödeyen insanların yazgısını çarpıcı anlarla destekleyen ve izleyenin bağrına bir bıçak gibi saplanan film, geri dönüşlerle desteklenen yapısını ‘gerçeğin ta kendisi’ saptamasıyla ete kemiğe büründürür.
Ralph Fiennes ve özellikle Oscar’lı performansıyla Rachel Weisz’ın öyküyü domine eden kompozisyonları, yönetmen Meirelles’i rahatlatan unsurların başında gelir. Afrika’nın ‘kirli’ ve son derece yoksul atmosferini etkili görüntülerle yansıtan filmin ‘cesur’ yaklaşımını gerçekliğe kavuşturur bu iki oyuncunun çabaları. Kendi çıkarlarını koruma içgüdüsünü geliştiremeyen (ya da geliştirmelerine izin verilmeyen) ulusların ‘paslı gerçekler’ini dünyaya açıklamak, ne yazık ki yine onları bataklığa sürükleyen ülkelere düşer. Ve yine beyazlar, bir yandan onları ölümlerden ölüm beğenecekleri bir cehenneme çekerken, bir yandan da buradan kurtarmak için çabalayan ‘melekler’ olurlar. Fazlasıyla ‘ironik’ görünen bu durumsa, insanlığın çağlar boyunca yaşadıklarını hesaba kattığımızda pek de şaşılacak bir şey değildir aslında. Batı, her zaman olduğu gibi, ‘gelişmemişler’in başını okşarken bir yandan da onları dibe doğru itmektedir, ve bunun değişeceği de yoktur... Sözün özü, emperyalizmin her daim kurbanı olan az gelişmiş ülkelerin çaresiz insanlarına reva görülenlere tanık olmak (ve lanetlemek) için mutlaka izlemek gerek ‘Arka Bahçe’yi, ama ‘Bahçıvan’ okunduktan sonra...
Son olarak, filmin, Rachel Weisz’ın kazandığı Oscar dışında üç dalda (uyarlama senaryo, müzik, kurgu) daha bu ödüle aday gösterildiğini; Ralph Fiennes’ın, canlandırdığı karakterin gözünden anlatılan sahnelerin çoğunda kamerayı kendisinin kullandığını da ek bilgiler olarak sunalım sizlere...
Not: ‘Arka Bahçe’nin DVD’sini raflarda bulmanız mümkün... John le Carré’nin ‘Tinker, Tailor, Soldier, Spy’ adlı romanından yapılan taze uyarlama isa 9 Aralık’ta Türkiye sinemalarında olacak.

BAHÇIVAN
John le Carré
Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit
Altın Kitaplar
2001, 429 sayfa.