Asıl çaresizlik buydu!

Asıl çaresizlik buydu!
Asıl çaresizlik buydu!
'Bizim Büyük Çaresizliğimiz', klasik bir aşk üçgenini tersten okumamızın yolunu açıyor. Seyfi Teoman'ın bu romanı uyarlarken yazarı da yanına almasıysa 'sadık' uyarlama yapma dersleri içeriyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

1966 doğumluymuş Barış Bıçakçı... Depolitizasyondan nasibini almış ‘ara kuşak’ın ‘mesele’sine yaklaşımıyla da net biçimde yaşını belli ediyor yazar. Kendine güveni elinden alınmış, çekingen, ürkek, içe dönük bir kuşak bu; kapalılığın getirdiği ‘benmerkezci’ tavırsa resmi tamamlayan en önemli özelliği belki de. Bir filmi seyrederken, bir kitabı okurken, bir şarkıyı dinlerken, bir şey kaleme alırken, bir kadını severken ya da bir dostluğun temellerini atarken, hep bu tavrın öne çıktığını görüyoruz bu kuşağın karakterinde. Bütün hücrelerine işlemiş ‘tedirginlik’i aşmak için ‘diğerleri’nin önüne koyuyor hep kendini, bir tür ‘üst benlik’ yaratıyor aklınca, benliğini gizlemek istercesine...
Barış Bıçakçı’nın otobiyografik işaretlemelere sahip olduğu (bunu sadece tahmin ediyoruz) hissedilen 2004 tarihli romanı ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’, adından başlayarak bu kuşağın ‘hiçlik’ini öne çıkarıyor, ardına takılacak hiçbir şeyleri olmayan bireylerin ‘tutunamama’ hamlelerine yoğunlaşıyor. Neye nasıl tutunacağını bil(e)meyen iki erkeğin, öncelikle birbirlerine yaslandıklarını görüyoruz, hem de çocukluklarından bu yana (12 Eylül 1980’den bu yana diyelim!). Ve bu sırt sırta verişin yarattığı ‘aşk’ın oluşturduğu ‘kabuk’u soyup ‘gerçek’e ulaşmaksa dıştan gelen bir müdahaleyle oluyor. Bu ‘maske’yi söküp atmanın başka bir yolu da yok belli ki... 

Ankara ’da...
Roman, iki kahramandan ‘entelektüel’ (derin) olanın (Ender) ‘dışavurumcu’ (sığ) gibi görünene (Çetin) yazdığı uzunca bir mektup kimliğiyle önümüze konuyor. Birbirlerinin bütün özelliklerini ezbere bilen iki erkeğin ‘aşkları’nın bir yansıması bu mektup. Lise yıllarının bitimine kadar kurdukları yakınlık, uzun bir süre ayrı kalmalarına rağmen onları yeniden bir araya getirmiş, şimdi aynı evi paylaşıyorlar, doğup büyüdükleri Ankara’da. Aralarına girip onları geri dönüşsüz bir ‘çözülme’ye tabi tutansa üniversite çağında bir genç kız (Nihal). İki yıl süreyle evlerini paylaşmak zorunda kaldıkları bu karakter, onların bütün zaaflarını açığa çıkarıyor, yıpratıp eskitiyor onları. Âşık olduklarını düşünüyorlar ona, aşkı her defasında yeniden tanımlamak zorunda olduklarını hissettiriyor Nihal. Ender ve Çetin arasındaki ‘sonsuz aşk’ın bu ‘yenilik’ karşısında bozulmuyor oluşuysa ilginç; hırçınlaşıyorlar bazen ama birbirlerini silip atma gibi bir düşünceye kapılmıyorlar hiçbir zaman .
‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’, romanın bir yerinde okuduğumuz ipucuyla Ender ve Çetin’in ‘çaresizlik’ini ete kemiğe büründürüyor bir anlamda: “Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.” Bu roman, Ender’in Çetin’e yazdığı bir ‘aşk mektubu’ olduğu kadar, bir ‘itirafname’ özelliği de taşıyor. Mektubu Ender yazdığı, aynı zamanda ikilinin daha ‘bencil’i olduğu için, onun hikâyesi gibi okuyoruz romanı. Çetin’e istediği kadar yer açıyor Ender, onu paylaşmak istemediği noktalarda öne çıkarıyor, diğer bölümlerdeyse kendini merkeze koyuyor. Nihal’se bir türlü ‘büyü(ye)memiş’ erkeklerin ‘arzu nesnesi’ne dönüşüyor, alınmış onca garda rağmen. İkilinin çırpınışlarını ‘görünür’ kılıyor ama bunu ‘femme fatale’ özellikleriyle yapmıyor, bir an bile onun ‘masumiyet’inden kuşku duymuyoruz.
İyicil özellikleriyle birer ‘kahraman’ gibi görünseler de, aslında tam anlamıyla birer ‘anti kahraman’ Ender ve Çetin. Hayatlarında ‘tekrar eden’ onca şeye sıkıca tutunmalarına karşın, ‘tekrar etmeyen’ (ve etmeyecek) bir şeyle karşılaştıklarında ‘heyecan’ duyuyorlar, kozalarından çıkmak için bir ‘fırsat’ olarak görüyorlar onu. Kullanıyorlar aslında Nihal’i ve onun temsil ettiği ‘tazelik’i. Ürkekliklerini yarıp geçmesini bekliyorlar onun, ama bekliyorlar, ‘hamle yapma’ cesaretleri yok, ‘büyük çaresizlik’leri hayat boyu çökmüş üzerlerine.
Barış Bıçakçı, özellikle Ender karakterine yüklediği anlamlarla ‘adam’ olmayı başaramamış ‘erkek’in anatomisini çıkarıyor ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’le. İki karakterin dostluğunu vurgularken sıkça ‘aşk’ kavramına yaslanıyor, ama onların aşklarının ‘çaresizlik’ten beslendiğini hissediyoruz. Birbirlerini hapsediyorlar, kilit altına aldıkları duygularını dışavuramıyorlar, ‘çare’ gibi gördükleri şeyin yanıltıcılığıyla un ufak oluyorlar, ‘tekrarlar’ın konforuna geri dönüyorlar nihayetinde... Bıçakçı’nın romanı, bu iki erkeğin dostluğuna ‘övgüler’ düzmekten ziyade onu ‘lanetliyor’. Ve bu lanet, bir kuşağın üzerine çökmüş bir ‘karabasan’ gibi ruhumuza yapışıyor. Sökebilene aşk olsun! 

Yapacaksan böyle yap!
‘Tatil Kitabı’yla ‘tatmin edici’ bir giriş yapan genç yönetmen Seyfi Teoman, senaryosunu Barış Bıçakçı’yla yazdığı ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ uyarlamasında kendi temalarına ihanet etmeyen bir ‘seçim’ yaptığını kanıtlar bir performans sergiliyor. İlk filminde ‘hayatın tekrarları’ içine sıkışan bir ‘çıkıntı’nın yarattığı ‘yeni durum’ üzerinde yükselen bir yapı inşa eden Teoman, ikinci filminde de ‘benzer’ bir binaya ulaşmaya çalışıyor. Bıçakçı’nın romanı, ona bu tema etrafında rahatça gezinebilecek malzeme sunuyor, o da elindeki malzemeyi değerlendirirken ‘hoyratça’ bir tavır takınmıyor, harcamıyor.
Bıçakçı’nın da senaryoda payının olması, ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in film halinin de romana yakın durmasını sağlamış belli ki. Romandaki ‘mektup’ dilinin, sayfalardan peliküle geçişte kimlik değiştirip ‘gerçeklik’ maskesine kavuşması, doğal olarak hikâyeye farklı bir yaklaşım getiriyor. Ama Bıçakçı’nın tespitlerini silip atmıyor film, aksine daha vurgulu bir şekilde açığa çıkarıyor. Kitapta temel olarak Ender’in hikâyesi gibi duran durum, filmde daha ‘nesnel’ bir yapıya taşınıyor, her iki erkeğin duygusunu atbaşı takip etme fırsatı tanıyor. Bu yaklaşım, filmi izleyen bizler için hikâyeyi daha ‘görünür’ kılıyor ve ‘gözlemci’ (‘röntgenci’ de diyebiliriz) sıfatını hak etmemize vesile oluyor.
Seyfi Teoman, iki erkeğin ilişkisini deşifre ederken romandan sapmamaya özen gösteriyor. Onların yalnızca kendileri için yaşayan karakterler olduğu vurgusunu sahipleniyor, öte yandan da ‘iyiliksever’ özelliklerini öne çıkararak yaşanan paradoksu merkeze koyuyor. Böylece seyircinin bu iki karaktere belli bir mesafeden bakmasını sağlıyor, onların ‘güvenilmezliği’ni saklamıyor. Bıçakçı’nın metninde olduğu gibi, iki erkeği kahramanlaştırmaktan uzak duruyor yönetmen, ‘acınası’ (hatta nefret edilesi) yaratıklar olduklarını hissettiriyor, gözümüzün içine sokmadan.
Romanla karşılaştırdığımızda, oyuncu seçiminde sadece Ender karakterinin İlker Aksum’a tam oturmadığını söyleyebiliriz, fiziksel özellikleriyle. Ama karakter yapılarıyla her üç kahraman da ‘sadık’ görünüyorlar, Bıçakçı’nın kurduğu dünyadan uzaklaşmıyorlar. Bu noktada İlker Aksum, Fatih Al ve Güneş Sayın’dan kurulu üçlünün ‘hizmet’ konusunda Seyfi Teoman’la aynı kaderi paylaştıklarını, ‘ikna edici’ bir ‘terapi grubu’ oluşturduklarını söylemek mümkün.
Edebiyatı uyarlamak meşakkatli , ama uyarladığın metne yapışmak istiyorsan buradaki gibi bir tavır sergilemek en doğrusu gibi. Yoksa metinden uzaklaşmayayım derken ‘yavanlaşma’ riskiyle baş başa kalabilirsin. Seyfi Teoman, yanına yazarın rızasını alarak giriştiği projede baştan işi sıkı tutmuş belli ki, gerisi de onun maharetli ellerinde yoğrulup şekillenmiş. Ve ‘Tatil Kitabı’nın ardından çıtayı biraz daha yukarı taşımış genç yönetmen, sinemasını da olgunlaştırarak.
Not: ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’, bugünden itibaren sinemalarda.

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ
Barış Bıçakçı
İletişim Yayınları
2010 (2. baskı),
167 sayfa
13 TL.