Asıl genetik bozukluk ne?

Asıl genetik bozukluk ne?
Asıl genetik bozukluk ne?
Alper Görmüş'ün kitabı 'Ergenekon zihniyeti' üzerinden medyada hâlâ yola gelmeyenlere bir 'balans ayarı' çekmeyi hedefliyor. Hem de ne ayar...
Haber: HALUK HEPKON / Arşivi

Engizisyon hukuku, hukuksuzluk üzerine yükselir. Bu çarpık anlayışa göre halk günah işlemeye eğilimlidir. Kilise tarafından tam yetkiyle donatılan engizisyon mahkemeleri, halkın içindeki zayıf halkaları bulmakla ve toplumu günah çukuruna düşürecek zayıflıklarla mücadeleyle yükümlüdür. Bunun için sadece günah işleyenlerle değil, günah işleme potansiyeli taşıyanlarla da savaşmak gerekmektedir. Böylesine bir seferberlikse ancak ahlaki düşkünlükle mümkündür. Engizisyonun ispiyonculuğu ve tövbe etmeyi teşvik etmesi bu yüzdendir. Bir bölgede engizisyon kurulduğunda ilk olarak bir duyuru yayımlanır. Buna göre bütün dindarlar etraflarındaki cadıları, dinsizleri ve günahkârları ihbar etmelidir. Tövbe eden günahkârların pişmanlıkları göz önünde tutulacaktır. İhbar samimiyetin, tövbeyse nedametin işareti kabul edilmektedir. Cadı avının başlayacağını ilan eden bu duyuruya itibar etmeyenler, başlarına geleceklere hazır olmalıdır. Bu yüzden söz konusu duyuru yeni bir dönemin habercisi olarak ele alınmalıdır.
Alper Görmüş’ün iki ciltlik çalışması ‘Büyük Medyada Ergenekon Haberciliği’ni de bu türden bir duyuru saymak gerekiyor. Görmüş’e göre Ergenekon örgütü gibi bir de Ergenekon zihniyeti vardır ve bu zihniyet sanıldığından çok daha etkilidir. Bu zihniyete sahip insanların bu sözde örgütle organik bir ilişkilerinin olup olmaması önemli değildir. Bunlar Ergenekoncu olduğunu bilmeden Ergenekoncu olmuş gafillerdir. Ruhları şeytan tarafından ele geçirilmiş cadıları hatırlatan bu gafillerden medya sektöründe mebzul miktarda bulunmaktadır. Dolayısıyla medyanın genlerinde darbecilik ve Ergenekonculuk vardır ve bu genler yüzünden AKP ne yaparsa yapsın eleştirilmektedir. Görmüş’ün kitabı da ‘Ergenekon zihniyeti’ üzerinden medyada hâlâ yola gelmeyenlere bir ‘balans ayarı’ çekmeyi hedeflemektedir. Hem de ne ayar… Kavramın uydurukluğu saldırının büyüklüğünü göstermesi açısından anlamlıdır. Nitekim yapılan tantananın ardından ortalığı bir anda kaplayan tehditlerden ve pişmanlık sözlerinden çağrının muhataplarına ulaştığı anlaşılmaktadır. Görmüş’ün yazdıklarından hemen sonra ‘medyanın genlerini nasıl değiştirebiliriz?’ tartışmasının açılması boşuna değildir. Üstelik bu tartışmayı açanların 12 Eylül darbesini aleni bir biçimde desteklemiş kişi ve çevreler olması son derece manidardır. 

Muhalif değil ‘eleştirel’
Burada asıl tartışılması gereken genetik bozukluk Amerikancılıktır. Meseleye bu çerçeveden bakıldığında saflar çok daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Değişen sadece ABD’nin Ortadoğu politikalarıdır. Bölgedeki silahlı ve silahsız güçler bu yeni politikalar çerçevesinde yeniden şekillendirilmektedir. 12 Eylül’ü canı gönülden destekleyenlerin bugün keskin darbe karşıtlarına dönüşmesinin nedeni budur. Politika değişmiş ama genetiğe işlemiş Amerikancılık değişmemiştir.
Engizisyon sadece ifade özgürlüğünü tehdit etmez. Farklı düşünmek bile lanetlenmek için yeterlidir. Engizisyon hukukunda sanığın hakkındaki iddiaları bilmesine gerek yoktur. Kendisini savunması engellenmiştir. Sanığın lehine konuşanlar bile suç ortağı kabul edilir. Tıpkı Görmüş’ün AKP’ye karşı çıkanları çete üyesi, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarını protesto eden meslektaşlarını ise ikiyüzlü ilan etmesi gibi. Zaten Görmüş gazetecilerin muhalif değil ‘eleştirel’ olmaları gerektiğine inanmaktadır. Yazıları söz konusu ‘eleştirelliğin’ nasıl olması gerektiğini gösteren emsallerle doludur. Örneğin yeterince ‘eleştirel’ bulmadığı gazetelerin internet sorumlularına çekinmeden ‘akıllı olun’ diyebilmektedir. Bu kadarla kalsa yine iyi. Görmüş, Ahmet Şık’ın tutuklandığı ve yayımlanmamış kitabının yasaklandığı günlerde Şık’ın çalışması için ‘kötü bir kitaptı’ diyebilecek kadar gözü kara bir ‘eleştirmen’dir. Görmüş ‘eleştiride sınır tanımamakta’ ve üstüne basa basa Darbe Günlükleri haberinin kendisine ait olduğunu söylemektedir. Böylelikle hem Görmüş’ün ne büyük bir gazeteci olduğu gözler önüne serilmekte hem de Şık ve Şener’in tutuklanmalarıyla Ergenekon davasının iyiden iyiye absürt bir hale geldiğini söyleyenleri susturmak mümkün olmaktadır.
Yine de haksızlık etmemek gerekiyor. Görmüş “ Türkiye ’nin Di Pietro’su” dediği Zekeriya Öz’e yazdığı ve kamuoyunu kazanmanın gerekliliğini vurguladığı mektuplarda bu ‘tuhaf ve anlaşılmaz gelişmeyi’ alışılmadık bir biçimde de olsa eleştirmektedir: “Şık’ın kitap taslağının üzerindeki çeşitli noktalardan kalkarak, onun kitabını Ergenekon örgütünden birilerinin talimatıyla yazdığına dair şüpheleriniz var. Ahmet’i yakından tanıyan birisi olarak benim böyle bir iddiaya ‘Neden olmasın’ demem mümkün değil, fakat tabii sizin de benim bu noktadaki şahitliğimi ciddiye almama hakkınız var. Neticeyi göreceğiz… Yani sizin derdiniz kitabın içeriğiyle değil, notlarla… ”
Bütün bunlar ilk bakışta Görmüş’ün gazeteciliği bir kenara bırakıp mahkemelere taktik verdiği izlenimi uyandırabilir. Uyandırmamalıdır. Bu mektuplar yalnızca samimiyeti göstermektedir. Görmüş, Öz’e mektup yazmayı ve ona karşı hissiyatını yazıya dökmeyi sevmektedir. “Eminönü’nde, güvercinlerin arasındaydım sizinle konuşurken… Telefonu kapattığımda onların arasına karışıp uçmak istedim sevincimden… Birkaç gün sonra, 7 Mart’ta odanızdaydım. Bana o gün çok güven vermiştiniz…” Ne müthiş, değil mi? Görmüş büyük bir ustalıkla hem medyadaki Ergenekoncuların ağzının payını vermekte hem de yeni dönemin makbul “eleştirel üslubu”nu örnekleriyle gözler önüne sermektedir. 

Cadıların varlığından kuşkulanmak
Ama bütün bunların yetmediği, ‘dünyanın yine de dönmeye devam ettiği’ anlaşılıyor. Bu yüzden iyice hırçınlaşan Görmüş, Ergenekon hakkında kendisi gibilere itibar etmeyen herkese savaş açmıştır. Görmüş’ün yazdıklarından en çok bu duruma içerlediği anlaşılmaktadır. Engizisyoncunun el kitabı sayılan Malleus Maleficarum’da da dendiği gibi, cadıların varlığından şüphe etmek en büyük günahtır. Görmüş ise cadıların varlığından hiç şüphelenmemekte; bu konuda şüphe uyandıracak her türlü olgunun üzerinden itinayla atlamaktadır. Örneğin iki ciltlik kitapta ‘bilgisayarların harddiskini yaktı’ diye iftira atılan Nusret Senem’den, ATO Başkanı Sinan Aygün’ün odasına konmaya çalışılan silahtan, parti binalarını kanunsuz aradığı tespit edilen polislerden, arama tutanaklarında bulunmayan harddisklerden, bulundukları yerden önce karakolda görülen bombalardan, telefonlara ‘sehven’ yüklenen numaralardan hiç bahsetmemektedir. Tuncay Güney’in ‘güvenilir’ olmadığını öne süren Görmüş’e göre Osman Yıldırım gibilerin iddiaları gerçektir. Görmüş, Balyoz İddianamesi’ndeki çelişkilerle ilgili sıkıştığında “Bu tertip olsaydı hiç böyle acemice hatalar yapılır mıydı?” gibi bir akıl yürütmeyle işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır. Müthiş bir yöntem olduğunu kabul etmek gerekiyor. Başkalarını bilmem ama ben, Görmüş’ün ‘kamuoyunun aklını çelmeye çalışmakla’ itham ettiği Dursun Çiçek’i suçlayan gizli tanığın ifadesindeki hukuk tarihine geçecek ‘çelişkileri’ nasıl açıklamaya çalışacağını şimdiden merak ediyorum.

BÜYÜK MEDYADA ERGENEKON HABERCİLİĞİ
Alper Görmüş
Etkileşim Yayınları
2011, iki cilt,
272+272 sayfa, 26 TL.