Aşk yasak!

Aşk yasak!
Aşk yasak!
'Aşkın Haçsız Seferi', aldatma hikâyelerindeki entrikayı her boyutuyla veren bir roman. Bu yönüyle aldatma öyküleri bir anlamda dedektiflik öykülerine benzer. İlk açık nerede verilecek paniği, hiç bitmeyen parçasıdır bu tür ilişkilerin. Poyraz ile Duygu için de durum farklı değil, bir yandan yakalanmaktan delicesine korkarken, diğer yandan yakalanıp rahatlama isteği de yok değil
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Günümüzde evlilikleri çıkmaza sokan başlıca nedenlerin başında, kuşkusuz, toplumsal baskı geliyor. ‘Sonsuza dek’ yalanına zorla inandırılmış tekeşlilik, sonuçta çoğu insana kendini yetersiz ve mağlup hissettirmeyi başarıyor; hâlbuki başarısızlık bireylerin değil, sonsuza dek değişmezlik vaat eden evlilik yapısında aranmalı. Günümüz romanının en sevilen konularının başında pek çok çeşitli aldatma öyküsü, aşksız evlilikler, kıstırılmış çiftler gelir oldu. 19. yüzyılda bu romanların kahramanları aşksız evlilik kıskacından kurtulma çabasındaki kadınlardı; şimdi ise (belki de kadının toplumsal yerinin güçlenmesi yüzünden) evliliğin ezdiği erkekler kahraman oldu.
Bu hafta kitapçı raflarına giren Hakan İşcen’in Aşkın Haçsız Seferi adlı yeni romanı da yasak bir aşk hikâyesi anlatıyor. Roman kahramanları Poyraz ve Duygu, yirmi yıl kadar önce severek ve isteyerek evlendikleri eşlerinden bıkmış, ortak bir zevk alanı bulamaz olmuşlardır. Her ikisi de gelir düzeyi yüksek, sık seyahat eden, lüks zevklere sahip insanlardır; birlikteliklerini İstanbul sokaklarında tanınma korkusuyla rahat yaşayamazlar ama Londra, Amsterdam, Hong Kong’da özgürce aşklarının tadına varırlar. Roman baştan sona bu iki aşığın üzerine yoğunlaşıyor. Yazar özellikle başka karakter koymuyor araya ve adeta okurun Poyraz ve Duygu’ya odaklanmasını istiyor. Birinin karısı ve çocuğu diğerinin kocası çok silik ve arka plandalar; ayrıca ortak dostları olmadığı gibi, roman boyunca başka vesilelerle konuya dâhil olan bir tek dost da yok. En yakın arkadaşlarına bile söylemedikleri bir aşk yaşıyor gibiler, çünkü romanda başka kimse görünmüyor. Beş yüz sayfa boyunca süren aşk öyküsünü sadece iki karakter kullanarak anlatıyor İşcen fakat ilginç bir yöntemle romanı kalabalıklaştırmayı başarıyor. Roman boyunca Poyraz ve Duygu farklı benliklerle karşımıza çıkıyorlar. En âşık oldukları anlarda Çizgi ile Buğu; en umursamaz anlarında Selim ve Nazan; endişeli anlarında Gölge Adam ile Gölge Kadın oluyorlar ayrıca içlerinde toplumsal baskıları temsil eden, aşklarını özgürce hissetmelerini engelleyen benlikler de yok değil, onlar da eşlerini ne kadar üzdüklerini, yanlış yaptıklarını söylemeden duramıyor. Böylece iki kişiyle başlayan ama bazen altı kişiye çıkan bir koro olabiliyorlar.
Aşkın Haçsız Seferi’nde iç sesler ayrı bir önem taşıyor. Anlatı bazen dışardan, bazen de kadının ya da erkeğin iç sesleriyle aktarılıyor. Aynı olayı farklı açılardan görmemize yaradığı gibi, karakterlerin de içine sokuyor bizi. İç seslerin duyulduğu bir kaç bölümde sesin kime ait olduğunu anlamamak benim çok hoşuma gitti. İlk başta kadının sandığım enigmatik ses sonra erkeğe ait çıktı. Sanırım yazar ‘biz’ olma haline vurgu yapmak için bu iç sesleri karıştırmamızı istedi.

Sondan başlamak
Aşkın Haçsız Seferi’nin çok ilginç bir yapısı var. Nisan 2005 ile başlıyor ve her bölümle zamanda geri giderek, Poyraz ile Duygu’nun tanıştıkları 2001 yılına kadar geriliyor. Sonra buradan 1980’lere kadar gidip her ikisinin de eşleriyle nasıl tanıştığı ve evlendiği öyküsü anlatılıyor. Geçmişteki bu duraklardan sonra zaman bu sefer ileri doğru akmaya başlıyor. Görsel olarak roman, çifte dikiş giden bir makine gibi: zamanda geri giderken anlattığı yılları sonra ileri giderken tekrar anlatıyor fakat bu sefer okur ilişkilerin kaynağını biliyor. Sonunda roman, başladığı zamana yakın bir zaman diliminde bitiyor. Adeta yazar okuru çıkardığı yolculukta yeniden başlangıç noktasına getiriyor. Tam tur atılmış ve tamamlanmış bir yolculuğun sona ermesi gibi bir bütünlüğe sahip roman.
Romanın kahramanı Duygu, orta yaşlı (sevdiği adamdan birkaç yaş büyük) ve kendine güvenini yitirmeye başlamış bir kadın. Roman boyunca her iki sayfada bir, Poyraz tarafından güveninin tazelenmesi gerekiyor; hiç durmadan güzel buluyor mu, aşkı bitecek mi, ayrılacaklar mı, hep sevecek mi, göğüsleri fazla mı küçük,  yaşlandığında yanında olacak mı gibi sorulara boğuyor sevdiği adamı. Yanıtları her zaman endişelerini giderecek yönde olsa da, Duygu’yu rahatlatmaya yetmiyor. Duygu aslında fazla ilginç bir kadın değil, hayatında aşktan başka hiç bir şeyi yok gibi. Yoğun bir işi olmasına rağmen, ne bir hobisini görüyor ne de bir tutkusunu hissediyoruz. Görünen tek tutkusu Poyraz’a duyduğu aşk. Oysa Poyraz onunla buluşmak üzere beklerken okuduğu kitaplarla, yazdığı çok güzel şiirlerle, yelkene doğaya felsefeye ilgi duyan biri. Konuşmalarında da ilgi alanının genişliği hissediliyor; Duygu’nun ise birkaç yerli film bilgisi dışında bir konuyla yakından ilgilendiğini görmüyoruz. Ayrıca Poyraz’ı elinde kitapla gördüğünde ne okuduğuna ilgi göstermemesi ya da yelkenle çıktıklarında beceriyi alaya alışıyla fazla derinliği olmayan bir kadın tiplemesi olarak görülüyor. Onun için sadece sevilmek önemli. Bu tek boyutundan roman boyunca çıkmıyor. Bu yüzden de Poyraz’ın aşkını anlarken, Duygu’nun aşkını tam anlayamıyoruz. İşcen özellikle Duygu karakterini fazla boyutlu yapmayıp belki de aşka yoğunlaşılmasını sağlamak istedi. Okur da aşkın bu kadın için ne denli zorunlu olduğunu bu şekilde anlıyor. Yaşam ile ölüm kadar önemli aşk ve aşksızlık. Duygu’nun orta yaşında bulduğu aşkı kaybetmekten deliler gibi korktuğunu anlıyoruz. Poyraz’da göreceği en ufak bir duygu gerilemesini kaldıracak halde değil; bir gün telefon biraz geç çalsa, üsteleyici aşk sözcükleri söylenmese ya da güzelliğine övgü yağdırılmasa, hemen umutsuzluğa kapılıyor. Bir başka ilginç nokta, Duygu’nun arkadaşının olmaması. Genelde aldatma öykülerinde yakın dostlar önemli rol oynar, bu romanın kahramanları için durum böyle değil. Seyahatleri sırasında tanıştıkları birkaç yabancıdan başka kimseyle konuşmuyorlar. Bu da yazarın karakterleri duyguları içinde iyice izole etme tekniklerinden biri olarak görülebilir.
Aşkın Haçsız Seferi, aldatma hikâyelerindeki entrikayı her boyutuyla veren bir roman. Bu yönüyle aldatma öyküleri bir anlamda dedektiflik öykülerine benzer. İlk açık nerede verilecek paniği, hiç bitmeyen parçasıdır bu tür ilişkilerin. Poyraz ile Duygu için de durum farklı değil, bir yandan yakalanmaktan delicesine korkarken, diğer yandan yakalanıp rahatlama isteği de yok değil. Yine de roman boyunca eşlerin fark edeceği detaylara dikkat ederek, tanıdık kimselerle karşılaşmamaya özen göstererek, gölge adamlar olarak yaşıyorlar. Bazen bütün bu gizliliğin yarattığı heyecan aşkın kendisinden bile fazla oluyor. Gizliliğin yarattığı heyecanın doğasına çok kereler değiniyor Hakan İşcen, ayrıca aşkın sonsuzluğunu da sorguluyor. Özellikle her ikisinin eşlerinin masallardaki gibi ‘kötü’ olarak sunulmaması iyi oluyor. Poyraz âşık olup evlenmiş ve evliliğinin ilk yıllarında çok mutlu olmuş biri; buna rağmen yıllar içinde heyecanlarını yitirmiş, konuşacak ortak konuları kalmamış, sıradanlaşmış bir çiftin aşksız bir birlikteliğine dönüşmüştür evliliği. Romanın özünde, içinde şiddet ya da nefret gibi aşırı duyguların olmadığı, kavganın da pek uğramadığı, ‘normal’ evlilikler var. Ne Poyraz ne de Duygu uçlarda bir mutsuzluk yaşamıyorlar sadece zaman içinde azalmış aşkları ya da sevgileri onları başka yöne sürüklüyor. Tam da bu noktada durup düşünmek gereği duyuyoruz, eğer hiç sorunsuz başlayan ilişkileri bittiyse, şu anda sürdürdükleri ilişkinin de biteceği kesin değil mi? Hakan İşcen aşka övgü yazıyor fakat aşkın sonsuzluğunu sorgulamadan edemiyor. Roman bu açıdan okuru düşünmeye sevk ediyor.
İşcen daha önce Yaratıcı Yazarlık Kursu adlı öykü kitabıyla dikkat çekmiş, ilk romanını merakla beklediğim yazarlardan biriydi. Romanın yapısı özellikle edebiyat meraklılarının ilgisini çekecek türden; konusu ise herkesin seveceği gibi...

AŞKIN HAÇSIZ SEFERİ
Hakan İşcen
Doğan Kitap
2010
503 sayfa
25 TL.