Aşka karşı ölüm

Mehmed Uzun'un 'Nar Çiçekleri' ile 'Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık' adlı romanları nedeniyle İstanbul DGM'nin 'bölücülük ve terör örgütüne yardım ve yataklık'...
Haber: A. GALİP / Arşivi

  • AŞK GİBİ AYDINLIK
    ÖLÜM GİBİ KARANLIK
    Mehmed Uzun, Gendaş Kültür, 2000,
    342 sayfa, 4 milyon 400 bin lira.

    Mehmed Uzun'un 'Nar Çiçekleri' ile 'Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık' adlı romanları nedeniyle İstanbul DGM'nin 'bölücülük ve terör örgütüne yardım ve yataklık' suçlamasıyla açtığı dava duruşmasında, yazar savcılık iddianamesini cevaplarken romanı hakkında şunları söylüyor: "Bu roman tümüyle bir kurgu, yani bir hayal ürünü. Romanda geçen semalarında üç renkli ulusal bir bayrağın dalgalandığı, kuzeyi dağlarla, güneyi çöllerle çevrili eski bir Fransız kolonisi olan ülkenin, kralını ve naiblerini öldürerek, iktidara geçen pala bıyıklı bir generalin yönetimindeki karmakarışık 'Büyük Ülke' diye bir ülke gerçekte yok. Varlıklı bir ailenin kızı olan, iyi eğitimli ve üniversitede Fransız Dili ve Edebiyatı okuyan 'Kevok' diye birisi yok. Çocukluğu ve gençliği çok trajik geçen, yetimhanelerde büyüyen, içinden güzel bir nehrin geçtiği bu 'Büyük Ülke' başkentinin genelevinde yaşlı bir yosması olan, devşirme, sadist, cinsel olarak sapık 'Baz' diye birisi yok. 'Mader' ya da 'Jir' ya da romanın öteki kahramanları, bunların hiçbirisi yok. (...) Sözgelimi romanın Kürtçe orijinalinden okuyan, Iraklı okuyucuların Irak'ı anlattığını, Suriyeliler Suriye'yi anlattığını bana defalarca söylediler. Romanı Türkçe'den okuyan kimi okurların da romanın Kafkasya'yı, kimileri de Çeçenistan'ı anlattığını söylediler." (E, Mayıs, 2001)
    Mehmed Uzun romanını 'hayali bir anlatı' olarak yazmasının nedenini, dil, üslup, teknik, olaylar örgüsü ve konsept bakımından farklı bir romanı hedeflemiş olmasına bağlıyor. Bu yazıda kısaca üzerinde duracağımız konu, yazarın üslup ve kurgusunun, onu 'farklı bir romana' götürüp götürmediği olacaktır.
    Kevok'un trajik hikâyesi
    'Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık' adlı roman, toplam on yedi bölümden oluşuyor. Romanın ilk ve son bölümü aynı başlığı taşıyor: 'Ölüm'. Birinci bölümde romanın baş kişilerinden Kevok'un (diğeri Baz'dır) ölümüne şahit oluyoruz. Sivil giyimli, eli silahlı yedi kişi, elleri bağlı Kevok ve Baz ile bir minibüstedirler. Issız bir yerde minibüsü durdururlar ve ensesine tek kurşun sıkıp Kevok'u katlederek orada bırakırlar. Baz'ı tekrar minibüse bindirip götürürler.
    Daha romanın ilk sayfalarında kahramanlardan birisi öldürülmüş, diğerinin de çok geçmeden öldürüleceği okura sezdirilmiştir. İlk bölüm bittiğinde bir kurban, yedi de katil vardır. Böylece yazar, okurda, bir polisiye romanla karşı karşıya olduğu izlenimi uyandırır. Ancak tipik bir polisiye romanda olduğu gibi 'katil kim?' sorusunun peşine düşülmeyeceği de ima edilir. Kahramanların bu trajik sona nasıl geldikleridir romanın ana teması.
    'Göç' adını taşıyan ikinci bölümde, kırk iki yıl öncesine, Kevok'un çocukluğuna dönülerek, olaylar baştan anlatılmaya başlanır. Böylece romanın temel hikâyesi başlar. Olaylar, Büyük Ülke'nin, Dağlar Ülkesi olarak adlandırılan bir iç ülkesinde geçer. Vaktiyle bu Dağlar Ülkesi'nde yaşayanlar ayaklanır ve Büyük Ülke'nin parçalanmasını istemeyen sahipleri ayaklanmayı büyük bir savaş vererek bastırırlar. Bu aynı zamanda Kevok'un trajik hikâyesinin de başlangıcıdır.
    'Badem bıyıklı bir zabit' iç ülkedeki köyleri yakmak ve asileri öldürmek pahasına ayaklanmayı bastırma emrini yerine getirmektedir. Bu vazifesi esnasında ateşe verilmiş bir evden sağ çıkan, küçük bir çocuğu (Baz) kurşuna dizmeyip hayatını bağışlar. Bununla da yetinmez. Bu küçük çocuğun, bakımını ve eğitimini de üstlenir. Yatılı askeri okullarda okutup, kendisi gibi subay olmasını sağlar. Çocuğa geçmişi hakkındaki doğru bilgileri vermeyip, ailesinin bir trafik kazasında öldüğünü söyler.
    Bu genç subayın (Baz'ın) ilk görevlerinden biri aynı iç ülkede yıllar sonra yaşanan bir ayaklanmayı bastırmaktır. Baz, zorunlu göçe tabi tutulan bölge halkını taşıyan bir trene refakat etmektedir. Yoksul ve cahil köylüler arasında genç bir avukat da bulunmaktadır. Baz, karısı doğum yapmakta olan genç avukatın su isteğini yerine getirir. Kadın doğum yapar, bir kızı olur. Bu Kevok'tur.
    Genç subay (Baz) yaklaşık yirmi yıl sonra, Dağlar Ülkesi'nde yürüttüğü gece operasyonlarının birinde, asilere katılmış olan Kevok'u sağ olarak ele geçirir. Ancak, hiçbir zaman zorunlu sürgün sırasında trende doğan kız çocuğu olduğunu bilmeyecektir.
    Baz, Kevok'a uyguladığı işkencelerle onu itirafçı olmaya zorlar ve sonunda bunu başarır. İşkencede iki hafta konuşmayan Kevok, direnişçi arkadaşlarının "nasıl olsa tedbirlerini alıp, yer değiştirmişlerdir" diye düşünerek, sığınakların yerini göstermeyi kabul eder. Ne var ki gösterdiği bir sığınağa yapılan baskında, yedi arkadaşının ölmesine neden olur. Bundan sonraki gelişmeler Baz için sonun başlangıcı olacaktır. Kevok için ise mutlak sondur. Kevok'a âşık olan Baz, giriştiği iç sorgulama sonucu, uğradığı değişimle kendi sonunu hazırlar.
    Kitabın zengin ayrıntılarını vermekten uzak olan, bu kısa özeti bitirip, yazımızın başlığındaki 'sıkıntı' kavramına gelebiliriz. Ancak bu arada kitabın adının yarattığı çağrışımlar üzerine de şunları belirtmekte yarar var: Aşk ölümün, aydınlık karanlığın karşıtı olarak sunulur. Aşk aydınlıkla, ölüm karanlıkla anılır.
    Romandaki olay örgüsüne ve gelişimine baktığımızda ise, üstteki tablonun tam tersi bir sonuca ulaşırız. Aşkı ele aldığımızda, Kevok'un Jir'e, Jir'in ülkesine ve Baz'ın Kevok'a duyduğu aşkı örnekleyebiliriz. Aşkının peşine düşen herkes ölümle buluşuyor. Aşk aydınlık getirmiyor. Romandaki sunuluş biçimiyle aşk, kişiyi bir iç tartışmaya, sorgulamaya götürüyor. Deyim yerindeyse, aydınlanma, kendini bilme, tanıma evresine ulaştırıyor. Ancak, aşk bir ara evre olarak, aydınlığı imliyor ve zorunlu bir sonuç olarak ölüme ulaşıyor.
    Yazara atılan kartpostal
    Mehmed Uzun'un romanını aşkla ölüm karşıtlığı
    bağlamında ele alıp incelemek, keyifli ve verimli bir tartışmanın başlangıcı olabilir. Zira roman boyunca aşkını yaşamaya yönelik her eylemin, ölüm denizinde sonuçlanması, yüzyılımızdaki toplumsal hayatın, aşk ve aydınlık nosyonlarının çağrıştırdığı, içerdiği değerle devinmediğini göstermektedir. Bütün bir toplumu, bu değerin baskısıyla rekompoze etmek için, ölümü aşkın, bilinçlenmenin bir ödülü olarak sunan değerlendirme ölçütlerini ve bunun koşulunu yaşamın her alanından dışlamak durumundayız.
    Yeniden yazımızın başlığına dönecek olursak, romandaki üslup ve kurgunun, aşağıda göstermeye çalışacağımız 'sıkıntı'lardan kurtulamadığını görüyoruz. Roman yaklaşık ilk yüz sayfada (bu beş bölüme denk düşüyor) tamamıyla Kürt sözlü edebiyat geleneğine yaslanıyor. Bir masal, destan anlatımı havasıyla, yerli yersiz ses benzeşimlerine, metafor oluşturma çabasına yaslandığı için, diliçi, kültüriçi kalma riskini taşıyor.
    Şöyle de söylenebilir; ilk beş bölümden sonra Mehmed Uzun, ilk bölümlerdeki sözlü edebiyat geleneğinden ayrılarak roman yazmaya karar veriyor. Bir an için şu düşünceye kapılmak mümkün; acaba Kürt dilinin yeterince gelişmemiş ve sözlü bir geleneğe dayalı olması nedeniyle mi, yazar, romanının ilk beş bölümde bir destan anlatıcısı konumunda kalmayı tercih ediyor?
    Ancak, roman ilerledikçe yazarın kurgu ve üslup deneme çalışmalarıyla da karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. İlk bölümde polisiye bir roman izlenimi veren yazar, daha sonraki bölümlerde destan anlatıcısı olma konumundan da vazgeçip, tarihi - belgesel bir eser sunan biri olarak karşımıza çıkıyor. Romanın son bölümlerinden birinde, 'bu romanın yazarı' diye olay örgüsüne dahil olan yazar, Kevok'la karşılıklı söyleşiyor. Daha doğrusu Mehmed Uzun, romanın kahramanı Kevok'u, yazarı eleştiren bir söylevle karşımıza çıkarıyor. Adeta okur yaşanılmış olan bir trajedinin, tarihi bir vesikayla yüzyüze olduğu gerçeğine ikna edilmeye çalışılıyor. Öte yandan, ilk bölümle aynı adı taşıyan son bölümde, yazar bu kez postmodern bir kurguyla karşımıza çıkıyor. İlk bölümde ölümüne şahit olduğumuz Kevok'un, roman boyunca yaşamayı hakeden biri olarak portresi çiziliyor. Çünkü o, roman boyunca hep aşkla hareket edip, aydınlığı savunuyor. Baz ise, roman boyunca ölüm dağıtan biridir ve bu sebeple ölümü en fazla hakeden biri olarak karşımıza çıkıyor. Baz'ın Kevok'a karşı duyduğu aşk ise, artık bir aydınlığın habercisi olamayacak kadar gecikmiş ve ümitsizdir.
    Romanın ilk bölümünde Kevok'tan en fazla birkaç dakika sonra öldürülen Baz'ın ölümünün tasvir edilmesinin son bölüme ertelenmesi ise, yazarın, gereksiz bir gerilim yaratmak için romana 'şişirme' bir bölüm eklediğini düşündürtüyor.
    Kürt dilinin 'ilk ve tek yazarı' olan Mehmed Uzun, kitap boyunca, 'gerçek mi kurmaca mı?' diye şaşırtma taktikleri izlediği romanını postmodern bir ifadeyle sonluyor; "Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık, soluk fotoğraflı bir haberden ya da yazara atılan bir kartpostaldan kurgulanan bir romandır."