Aşkın geometrisi

Aşkın geometrisi
Aşkın geometrisi
Cheever öyküleri, anlattığı intihara meyilli, hayatı kaymış, sefil, adi ve sıradan insanın dışarıya çıkmaya her an hazır olan kırılgan duygularını taşımakla birlikte, kusursuz birer matematik formülü gibidir
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Cheever’ın sözcüklerinin yer aldığı bir sayfaya dokunurken dikkatli olmanız gerektiğini hissedersiniz, siyah harflerin her birinde sanki başka yazarlarınkinde bulunmayan yoğunlukta bir hayatiyet vardır ve sayfayı çevirirken üstüste binen sözcüklerin birbirlerinin altında ezilmesinden korkarsınız. Öykülerde büyüleyici olan ve akıp giden şey, bu düzenli biçimde atan nabız, kesintiye uğramayan soluk alıp veriş ve yüreğin hayatı akla getiren biçimde çarpışıdır. Kulağımızı yol boyunca uzanan tren raylarına dayadığımızda yaklaşmakta olan trenin uzak titreşimlerini, homurdanmalarını duyarız; Cheever’ın döşediği raylardan bize doğru gelmekte olan şey, hayatın kendisidir.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Amerikan ordusundan ayrıldıktan sonra başlayan yazarlık kariyeri (çünkü Cheever öncelikle para kazanmak ve ailesini geçindirmek için yazıyordu), dükkânlardaki radyolarda Benny Goodman şarkılarının çalındığı günlerin New York’undan 1980’lere dek uzanan bir insanlık panoraması sunar bize. Cheever, New Yorker dergisindeki editörleri Harold Ross, Gus Lobrano ve William Maxwell’e olan borcunu teslim eder; onların düzenli desteği ve inancı sayesinde kırk yılı aşkın bir süre boyunca ailesini beslemekle kalmamış, iki yılda bir kendine yeni bir takım elbise de alabilmiştir. Ancak Cheever’ın öyküleri New Yorker’da kendisine ayrılan vuruş sayısının kısıtlayıcılığını mesleki bir tekdüzelik olarak kabullenmek yerine, bunları Joyce’dan, Çehov’dan aşina olduğumuz aydınlanma anları, epifanilerle son anına ulaşacak öyküler tasarlamak için birer meydan okuma olarak görmüştür. Bu yüzden her Cheever öyküsü, anlattığı mutsuz, intihara meyilli, hayatı kaymış, sefil, üç kâğıtçı, adi ve sıradan insanın dışarıya çıkmaya her an hazır olan kırılgan duygularını taşımakla birlikte, kusursuz birer matematik formülü gibi durur. Tek bir sözcüğünün dahi yerini değiştiremeyeceğimizi söylediğimiz yazarlar arasında sözcükleri en yer değiştirilemez olanı Cheever’mış gibi gelir insana. 

Anlatıcının hayal ettikleri
New Yorker’daki editörleri, intihara veya cinayete meyilli Amerikalıları anlatmayı seven bu yazarın dünyasında neredeyse her erkeğin karısını sekreteriyle aldatmasından, kadınların akşamüstleri çocuklarına dönmeden önce otel odalarında gizli âşıklarıyla sevişmelerinden rahatsız oluyorlardı ama Cheever’ın bütün karakterleri, tanımları itibariyle birilerini aldatmak zorundaymış gibi yaratılmıştı. Bir yaz günü New York’ta başlayan ve karısıyla kavga etmiş bir adamın anlattığı Merhem öyküsünde olduğu gibi, karakterler zaten öncelikle kendilerini aldatıyorlardı; eşiyle ayrı kalmalarının kendileri için en iyisi olduğunu düşünen anlatıcıyı yaşadığı dairede tek başına izlerken Cheever bize onun farkında olmadığı bir varoluş durumunu, kendiliğinin farkına varışını incelikli bir tekniğe dönüştürür. Odada kendisini izleyen birinin bulunduğunu düşünen adamı izleyen kişi, aslında, öykünün başladığı yaz gününden bu yana biz okurlarızdır ve onu izleyişimizde bize büyük zevk veren röntgenci yanı belli ki karakterin kendisi de içselleştirmiş, kendi kendini dışarıdan izlemeye başlamıştır. Cheever’ın uykusuz ve yalnız adamı sabahın dördünde karanlığın ve yağmurun içinde ilerleyen sabah trenlerinin sesini dinler. Albany’den, Buffalo’dan ve Chicago’dan gelen bu trenlerin vagonlarındaki kokuları, yemekli vagonlarda servis edilen suyun tadını hayal eder. Anlatıcı hayal ettikçe biz onu daha net görmeye başlarız ve hayallerinin ayrıntılarındaki keskinlikle onun sabitliği arasında bir bağlantı var gibidir; ona çok dikkatle bakarken onun çok dikkatli baktığı şeyleri görmeye başlarız. 

Yazarın dürbünü
‘Sutton Meydanı’nın Öyküsü’nde ‘bakış’ yine önemlidir, ne de olsa bir çocuk bakıcısının elinden kaçan küçük bir kızın öyküsüdür bu. Karakter kendisine emanet edilen çocuğu kaybettiğini, onu getirdiği evi çaresizlikle incelerken fark ettiğinde bir anlığına camdan aşağıya bakar. On beşinci kattaki dairesinden aşağı düştüğünü aklından geçirdiği çocuğun cesedini görmeyi beklediği kaldırımda “bir taksi çağırmak için ıslık çalan kapıcıyı ve köpek gezdiren bir sarışını” görür. Cheever’ın akla W. H. Auden’ın büyük şiiri Güzel Sanatlar Müzesi’nde en önemli tarihi olaylarla en gündelik olanların içiçe geçişini göstermesini getiren stratejisi, çocuklarının kaybolduğunu ve bir daha asla kendilerine geri dönmeyeceğini düşünüp dehşete kapılan bir çifte dış dünyayı izlettirir: şimdi her yerde Eliot’un “nesnel karşılıkları”nı (objective correlative’lerini) görüyorlardır, uzamdaki her nesne bir biçimde onların iç alemleriyle ilişkilidir. Binadan görünen tenis kortlarının yanında yaşlı bir kadın elindeki bıçakla kurtbağrı çalılarını kesiyordur, kafasında yuvarlak bir şapka, üzerinde kışlık bir mont vardır. Dikkatle baktıklarında onun aslında bitkiyi çaldığını görürler, kestiği dalları bir çantaya koyup hızla oradan uzaklaşır. Dış dünya insana sürekli tuzaklar kuran, güvenilmez ve korkunç bir yerdir ve bunu görmenin en iyi yolu da dünyaya devasa yükseklikteki bir New York binasından bakmak veya ‘Dev Radyo’ öyküsünde yaşadıkları apartmandaki bütün dairelerin iç yaşamlarını birer radyo tiyatrosu gibi dinleyen karakterin yaptığı gibi, şehri dikkatle dinlemektir. Cheever’ın dürbünü bize hırsız kadın imgesini gösterdikten sonra (peki bu kadın gerçekten de bir hırsız mıdır, yoksa önyargıların kurbanı olan iyi niyetli, tatlı, ihtiyar bir bahçıvan mıdır?) çaresiz çiftin dünyasına geri döner ve bundan böyle attıkları her adımın, karşılaştıkları her kişinin onlara ne kadar anlamsız geldiğini dünyayla karakterler arasında camdan duvarlar inşa ederek bize gösterir. 

Tüm kariyerler boşuna yapılmış
Yaz ortasında herkesin “dün gece çok içki içtim” diyerek kıvrandığı bir pazar günü açılan ‘Yüzücü’ öyküsünün kahramanı Merrill, her bölgesi dikkatli bir biçimde “Özel Mülk” tabelalarıyla (hem gerçek hem de metaforik anlamıyla) işaretlenmiş Amerika’da işte bu duvarların arasından geçerek, kilometrelerce yüzerek önümüzden akıp geçmeye başlar. Merrill’in kasaba boyunca yaptığı uzun yüzüşü, mitolojik hatırlayış ırmağı Mnemosyne’yi akla getirir ancak öykünün sonunda, kendini kilitli bir evin önünde bulan Merrill’de Kafka’nın kapı önünde bekleyen adamına benzeyen bir yan da vardır. Hepimiz kendi kaderimizi, yasamızı ve nihai yargılanışımızı yaşamaya hazırlanan, bizim için hazırlanmış kapıyı açmak için eşikte bekleyen ruhlarızdır ve her birimizin ayrı bir kapıya sahip oluşumuz her birimizin bir kapıdan geçeceğimiz gerçeğini ortadan kaldırmaz. Cheever okurken hayat hep yanlış yaşanmış gelir bize, tüm kariyerler boşuna yapılmış, tüm hayaller boşuna kurulmuştur. Bir anlığına suya girmeyi, ‘Güle Güle Kardeşim’deki gibi sürekli her şeyi eleştirip durduğu için bizi sinir eden o kendine has kardeşimize gerçek duygularımızı anlatmayı isteriz. Bir karakterin sol kolunu bize uzattığını fark eder, hızla atan nabzını hissederiz. Bu hayatiyet, bu canlılık, bu Blakevari “yanan kaplan” bir an sonra bizden uzaklaşır ve aynı dakika içinde ölür, silikleşir ve öykünün bittiği anda bize kalan yegane şey, onun nabzının atışını hissettiğimiz o kısa ama unutulmaz deneyim olur.



Yüzücü
John Cheever
Çeviren: Tomris Uyar
Everest Yayınları
2011, 150 sayfa, 10 TL.