Atatürk'ün entelektüel biyografisi

Atatürk'ün entelektüel biyografisi
Atatürk'ün entelektüel biyografisi
M. Şükrü Hanioğlu'ndan farklı bir Atatürk biyografisi... Atatürk'ün sistemli bir ideolojinin takipçisi olmadığını belirtiyor. Yazara göre Atatürk kendisinden önce belirlenmiş Mannheimcı bir ütopyayı son noktasına taşımıştır
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Atatürk Türkiye’de hâlâ bir büyük kült. Sözcüğü, kült kavramın bütün antroplolojik kapasitesiyle kullanıyorum. Zaman içinde tabulaştırılmış bir varlık Atatürk. Böyle bir sonucu hazırlayan iki önemli olgudan söz edilebilir.
Birincisi, Atatürk’ün hayatta olduğu ve iktidarı kontrol ettiği 1930’lu yılların Tek Adam anlayışıyla bütünleşmiş Führer, Duçe türü totaliter ideolojiler üretmesidir. Aynı yöntem Türkiye’de de uygulanmıştır. 1930’ların geliştirdiği Kemalizm, Atatürk mitolojisine dayalı bir totaliter rejim kurmanın ideolojik arka planıydı. Lider-parti-doktrin bu oluşumun üç ayağıydı. 

İkinci unsur Kemalizmin ve Atatürk’ün zaman içinde restorasyon girişimleriyle ihya edilmesidir. Askeri darbelerin en önemli vasfı budur. Darbeler Türkiye’de meşrulaşmayı Atatürkçülük üstünden sağlamıştır. Atatürkçülüğün ihyası darbelerin asli maksadı olarak gösterilmiştir. Eğer 1930’lar 1. Kemalizm dönemi olarak kabul edilirse bilhassa 1980 darbesi ve sonrası 2. Kemalizm dönemi olarak nitelendirilebilir. 1997’de 28 Şubat sonrası ise 3. Kemalizm dönemidir. Her üç dönemde de Atatürk’ün bir kurucu baba figürü olarak yüceltilmesi her şeye rağmen anlayışla karşılanabilir. Fakat şaşırtıcı olanı Kemalizmin sürekli olarak gündemde tutulmak, tekçi (monist) bir ideoloji olarak toplumsallaştırılmak istenmesidir. Son dönemde Genelkurmay Başkanlığı Atatürkçü Düşünce Ssitemi önerisiyle bir kere daha aynı sistematiği gündeme getirmiştir. 

Buna mukabil Kemalizmin ne olduğu, kurucu zihniyet unsurlarını meydana getiren faktörlerle birlikte incelenmemiştir. Kemalizmin epistemolojik çerçevesiyle ilgili yayın bulmak neredeyse olanaksızdır. Atatürk hakkında yapılan, bir bölümü git gide daha fazla folklorik olan, çok sayıda yayından söz edilebilir. Fakat kanonik olanları Şevket Süreyya’nın ‘Tek Adam’ isimli kitabıyla başlayan bu yayın birikimi içinde eleştirel, konuyu dönemin zihniyet çerçevesi içinde ele alan yok denecek kadar az sayıda çalışma mevcuttur. Mango’nun ve daha eski tarihli Kinross’un kitaplarında da bu türden bir analiz bulunmamaktadır. Farklı bir örnek, psikanalitik bir çözümleme olan Volkan-Itskowitz kitabıdır. Onun da Türkçe çevirisinde sorunlar çıkmıştır.
Şükrü Hanioğlu’nun Princeton Üniversitesi tarafından yayımlanan ‘Atatürk: An Intellectual Biography’ (Atatürk: Entelektüel Bir Biyografi) isimli yapıtı bu eksiği çok önemli bir verimle doldurmaktadır. 

Hanioğlu, ne yazık ki Türkçeye çevrilmeyen diğer yapıtlarından ve makalalerinden bildiğimiz üzere, bir tarihçi olarak, 19. yüzyıl araştırmacısıdır. Kendisini dünya ölçeğinde önemli bir konuma yerleştiren yapıtları ilk bakışta Genç Türkler ve İttihad ve Terakki üstünde yoğunlaşmıştır. Fakat daha ilk yapıtı Abdullah Cevdet ve Dönemi’nden başlayarak Hanioğlu’nu bu tarihi inceleyenler arasında çok özgün bir konuma yerleştiren unsur meselelere entelektüel tarih açısından yaklaşmasıdır. Gerek Genç Türkler’i gerekse İ-T örgütünü 19. yüzyılda gelişen düşünce sistemleri içinde irdelemesidir.
Hanioğlu’nun literatüre katkısı, bu nedenle, sadece olgusal tarihi akıl almaz bir ayrıntı dikkatiyle kesinleştirmesi değildir. Bizde genel kabul gören bir anlayışın dönüştürülmesidir. Hanioğlu, Genç Türkler’in düşünce sistemlerini oluştururken Alman vulger materyalizm anlayışından, sanılanın tersine, Fransız Aydınlanmacılığının görüşlerinden daha fazla yararlandıklarını saptamıştır. Evrimcilik, sosyal evrimcilik, bilimselcilik, materyalizm, metafizik gibi konuların geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde somutlaştırılması ve bir ideolojiye dönüştürülmesi, Hanioğlu’na göre, bu kaynaklara yaslanmanın bir sonucudur. 

Mustafa Kemal’i etkileyen olgular 
Hanioğlu’nun kılı kırk yararak tespit ettiği bu gerçek Türkiye’de ne yazık ki, hâlâ yeterince bilinmiyor. O eksikliğin önemli bir nedeni Hanioğlu’nun kitap ve kitap uzunluğundaki makalelerini Türkçeye çevirtmemekteki ısrarıdır. Fakat gene bu bilgi eksiği nedeniyle Türkiye’de Cumhuriyetin 6 Okla temsil edilen kurucu ideolojik çerçevesi de Atatürk’ün kendisi de yanlış tartışılmaktadır.
Tarihçi Hanioğlu’nun Atatürk’ün entelektüel biyografisi bu bakımdan sadece önemli bir boşluğu doldurmakla kalmıyor. Bize içinde bulunduğumuz tartışma ortamının somutlaştırılması bakımından sınırsız bir imkân sunuyor.
Hanioğlu’na göre Mustafa Kemal, 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında çöken bir imparatorluğun kurtuluş arayışı içinde bir kısım aydın tarfından geliştirilen düşüncelerden derinlemesine etkilenmiş, onları tarihsel bir katılaşma anında yeni devletin ideolojik arka planı haline getirmiştir. Bu onun bir yandan asker bir yandan ‘entelektüel’ bir kişi olarak zaman içinde oluşturduğu özellikleridir. Yetişme dönemlerinin Mustafa Kemal’iyle o dönemin ışığında kurulmuş Cumhuriyet sonrasında 1930’ların Atatürk’ü arasında entelektüel kabulleri açısından süreklilikler söz konusudur. İlginç olanı söz konusu sürekliliğin Genç Türkler’den beri devam eden bir çizgide oluşması ama 1930’dan sonra radikalizm kazanmasıdır. 

Kitap yüzyıl sonu Selanik’inin ve içerdiği karmaşık, biribiriyle kesişen farklı düşünce sistemlerinin, kültürlerin bir çözümlemesi ve orada doğan, geleneksel mahalle mektebinde dinsel terbiye alarak eğitimine başlayan bir çocuğun nelere muhatap olduğunun anlatısıyla başlıyor.
İzleyen dönemde askeri okullarda öğrenim görmeye başlayan bu çocuğun ‘bir Osmanlı subayının oluşumu’ doğrultusunda hangi tür düşüncelere maruz kaldığı irdeleniyor. Bir yandan yıkılan bir imparatorluğun kurtarılması için gösterilen çaba ve onun getirdiği ‘kurtarıcılık’ arayışı, diğer yandan bir sonraki bölümde izlendiği gibi, Genç Türkler’in ‘bilimselcilik’ tutkusu Mustafa Kemal’i de doğrudan etkileyen ve onun zihinsel dünyasını biçimlendiren olgulardır.
Arkadan gelen bölüm ‘bir kahramının oluşumu’nu ele alıyor. Kurtuluş Savaşı’nın bir tür ‘Müslüman Komünizmi’ olarak tasarlanmasında ve sunulmasındaki eklektik tavır hemen ertesinde kurulacak Cumhuriyet’in neden çok katı ve çok sistemli bir ‘laikçilik’ üstüne oturduğunu da işaret etmektedir.
Hanioğlu bilhassa bu noktada kurucu önder Mustafa Kemal’in gerek Cumhuriyet gerekse laiklik düşüncesini 19. yüzyılın materyalizminden devraldığını gene şaşırtıcı bir ayrıntıyla kanıtlamaktadır. Atatürk’ün daha sonraki dönemlerde ‘vecize’ olarak topluma belletilen görüşlerinin kaynakları, kimlerden esinlendiği bu dökümle netleşmektedir. 

Dönemin neredeyse bütün aydınlarının ‘el kitabı’ niteliğindeki Büchner’in ‘Kraft und Stoff’ isimli kitabında öne sürülen insan düşüncesinin materyal temeli, örneğin, Atatürk’ü derinden sarsan bir bilgiydi. Aynı şekilde Büchner’in diğer kitaplarında insan ırkının kökenleri üstüne söylediklerinden de etkileniyordu. Bunları saptayan Hanioğlu aynı şekilde Atatürk’ün Büchner’in materyalist görüşlerini d’Holbach’ın ve Voltaire’in görüşleriyle karıştırdığını da saptıyor. Bunlar ve uzantısı olan, Atatürk’ü materyalist bir dünya anlayışına yaklaştıran diğer kaynakların saptanması ve bize gösterilmesi, bu konuda yepyeni ufuklar açacak unsurlardır. Kaldı ki, Birinci Dünya Savaşı ortasında Rusya’da bir devrim olmuş, aşağı yukarı aynı kaynaklardan beslenen Rus aydınları iktidara gelmiş ve materyalizm bir devlet kurmayı başarmıştır. 

Bir lider kültü 
Bunlar, Atatürk’ün, olağanüstü derecede yetenekli, deha düzeyinde ve tarihsel bir lider yapısındaki bir kişinin,19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında okuduklarının etkisi altında biçimlendirdiği şahsi dünyasını toplumsallaştırmaya dönük bir gayret gösterirken nelerden etkilendiğini vurgulayan öğelerdir. Bu şahsi dünya sistemli bir inşayla oluşturulmamıştır. Dikkat çekici olan da dünyayı bilimselci bir anlayışla kavramış olan bu kişiliğin her şeyin bilimin ışığında açıklanabileceğine inanan bir toplum, bilimin inanca dönüştüğü bir sistem kurma teşebbüsünün farklı kaynaklara dönük, eklektik hazırlığıdır.
Hanioğlu ‘kendi kendini yetiştirmiş’ bu liderin sahip olduğu zihniyet dünyasının sezgilerini ‘kanıtlamak’ için kaynak arama gayretlerini olanca berraklığıyla ortaya koymaktadır, Cumhuriyet’in kuruluş ertesini incelediği bölümde. Tarih, antroploji, kültür sosyolojisi gibi alanlarda Mustafa Kemal Atatürk , bu defa 1930’lardaki hakim düşüncenin ışığında yeni bir okuma dönemine girecek oradan da kitabın 7. Bölümünde irdelenen milliyetçi söyleme erişecektir.
Bu sivil ve nötr bir milliyetçilik değil ırkçılığa kadar açılan bir milliyetçiliktir. Bilimselcilikle yoğrulmuş bu milliyetçiliğin ‘otoriter’ bir lider kültü yaratıp bunu metafizik ‘yaratıcı’nın yerine önermesi neredeyse kaçınılmazdır ki, Hanioğlu, bu gelişmeyi apaçık bir somutlukta, kaynaklara giderek, o arada, ilk kez Atatürk’ün okuduğu metinleri ve aldığı notları bu kaynaklarla karşılaştırıp birleştirerek irdelemektedir. 

Kemalizmin anlatımı 
Kitabın en önemli özelliklerinden birisi bu: Atatürk’ün kişisel notlarına, defterlerine, okuduğu kitaplara yönelerek, onların çözümlemesi üstünden meydana getirdiği zihin dünyasını deşifre etmek. Fakat bir o kadar etkileyici olan unsur son bölümde ele alınmıştır. Doğudaki bir toplumun batıda olduğu kabul edilen ‘medeniyet’e eklemlenmek için gösterdiği gayret, yaptığı ‘devrim’ler bu bölümün konusudur. Hanioğlu söz konusu reformların kökenlerini de aynı serinkanlılıkla göstermektedir.
Bütün bunlarla birlikte bakınca ortaya farklı bir Atatürk profili çıkıyor. Hanioğlu’nun kitabı sadece o Atatürk’ü resmetmekle kalmıyor. Onun da bir parçası olduğu bir çağın entelektüel mirasını saptıyor. Hanioğlu, Sonuç bölümünde Atatürk’ün bir felsefeci, bir düşünür, herhangi bir sistemli ideolojinin takipçisi olmadığını belirtiyor. Hanioğlu’na göre Atatürk kendisinden önce belirlenmiş bir anlayışı, Mannheimcı bir ütopyayı son noktasına taşımıştır. Buna ilave edilecek şey bu ideolojinin son derecede pragmatist ve eklektik oluşudur. Bu tanım aynı zamanda Kemalizmin bir anlatımıdır. 

Hanioğlu’nun bu çok önemli ve bize yeni bir çerçeve çizen yapıtının ışığında şunu söylemek mümkün: Bugün Atatürkçülük olarak sunulan, öncelikle asker ve bürokrasi tarafından içselleştirilerek savunulan ideoloji zamanla içinde barındırabildiği sivil niteliğini de yitirmiştir. Ortaya büsbütün karmaşık, her döneme, koşula ve onların ön aldığı ideolojik çerçeveye uyum sağlaması istenen, bu nedenle daha da bürokratikleşen bir ideoloji çıkmıştır. Türkiye bugün o ideolojiyi, 1990’lardan başlayarak tartışmaktadır. Son kertede modernist bir anlayış olan ve otoriter bir modernleşmeyi öncelik olarak benimseyen Kemalizm, modernite teorilerinin tartışıldığı oranda daha da tartışılacak, demokratikleşme bağlamında daha fazla sorgulanacaktır. Bu tartışma Atatürk’le değil Kemalizmle ilgilidir. Hanioğlu’nun kitabı o kapıyı aralamaktadır.
Bu olağanüstü derecede önemli ve başarılı yapıt, boyutlarıyla ters orantılı (kitap 280 sayfa) alabildiğine geniş bir metindir ve boğulduğumuz kısır tartışmanın gerçek bir zemine taşınması için en kısa zamanda Türkçeye çevrilerek yayımlanması şarttır.