Avrupa'da bir böcek dolaşıyor

Avrupa'da bir böcek dolaşıyor
Avrupa'da bir böcek dolaşıyor
Gotik edebiyatın tüm külliyatını okumak için sunulacak gerekçeler 'Böcek' için de aynen geçerli: uzun süre nedeni ve nereye varacağı kestirilemeyen sır dolu bir hikâye anlatılıyor; gotiğin hakkını veren mekânlar ve nabız seviyesini okuma hızına eşitleyen bir gerilim
Haber: Suat Duman / Arşivi

19. yüzyılın son çeyreğinde insanlık batıl olanla akıl arasına, sihirle bilim arasına gözle görülür çizgiler çekememişti henüz. Bilim, tabulara galebe çalamamıştı ama büyü ve ortaçağ kalıpları da iyiden iyiye gücünü yitirmişti. Kimileri 20. yüzyılın harika bir şafakla doğacağını umuyordu, kimiyse gelenin gideni aratacağından korkuyordu. Kafalar karışıktı karışık olmasına da, klişe deyişle, dışarıda çelişkiler bir hayli keskinleşmişti. Halk hastalıklardan kırılıyor, tıp çoğu yerde yetersiz kalıyordu. Psikoloji arka sıralarda yeni yeni kıpırdanıyordu. Kaynak sorunu, ham madde arayışları, sömürgecilik derken Avrupa , dışardan bakana zincirinden boşanmış bir deli, bir azman gibi görünüyordu herhalde. Ne akıl her soruyu yanıtlayabiliyordu ne de inançla yol alınabiliyordu: bir ara dönem, sancılı bir tan vakti insanlığın üzerine eğildikçe eğilmişti hani.
Yazının başlığında atıfta bulunduğum, ‘Komünist Manifesto’nun tarihi giriş cümlesi Richard Marsh imzalı romanı, olduğundan daha ağır göstermek için seçilmedi. Aynı şekilde, manifestonun tarihsel saptamasını hafifletmesi de amaçlanmadı. Zira ‘Böcek’, tam da heyula günlerinde, dönüşümün kendini yerküreye dayattığı tarihlerde yazılmış ve yayınlanmış, 1897’de.
Roman, okurunu 19. yüzyıl Londra’sında, siyaset arenasına sokuyor. Muhafazakâr politikaların tartışılmaya başlandığı, insanların yoksullukla mücadele ettiği günler. Bu günlerde genç bir politikacı, Paul Lessingham, parlak söylevleriyle hem halkın hem de burjuvazinin uyanık ve diri güçlerinin dikkatini çekiyor. Fakat genç siyaset adamının unutmak istediği ürkütücü geçmişi, onu en gelecek vadeden günlerinde bulup yakasına yapışıyor. Paul Lessingham işlediği günahların bedelini ödemeden kaçmıştır. Üstelik bu intikam hikâyesi çemberine suçsuz yoksulları da dâhil edecektir, soylu devlet adamlarını da. Hem şehir hem siyaset Mısır’dan çıkıp gelen bir böcekle değişime zorlanacaktır. Roman, 19. yüzyıl İngiltere ’sinden yıldırıcı bir yoksulluk manzarası sunduğu kadar, siyaset kurumunun, varlığını, 100 yıl önce de bugünküyle hemen hemen aynı kirli kürsülere, lanetli mazilere, hipnotize edici süslü kelimelere borçlu olduğunu da gösteriyor. 

Sır dolu bir hikâye
Yayınevi romanı, Gotikromantik adını verdiği bir seri içinde yayımladı. ‘Böcek’, Türkçeye yeni kazandırılsa da yayımlandığı yıllarda, Bram Stoker’ın ‘Drakula’sıyla beraber anıldığını, ait olduğu türün iddialı yapıtlarından sayıldığını öğreniyoruz. Sonrasında yazarı tarafından senaryolaştırıldığını, 1919 yılında da Amerika’da bu senaryodan bir filminin çekildiğini burada not düşelim.
Gotik/korku edebiyatının tüm külliyatını okumak için sunulacak gerekçeler ‘Böcek’ için de aynen geçerli: uzun süre nedeni ve nereye varacağı kestirilemeyen sır dolu bir hikâye, her yeni bölümde ancak bir parçasını görmemize izin veren loş bir dil ve üslup, gotiğin hakkını veren mekânlar ve nabız seviyesini okuma hızına eşitleyen, yerinde bir gerilim. Aşağıya aldığım paragraf bu düşüncemi destekleyecektir sanırım:
“Yavaşça bir iki adım ilerledim, farkında olmadan, göremediğim bir şeye çarparım diye ellerimi uzatmıştım. Bir engelle karşılaşmadan, aslında hiçbir şeyle karşılaşmadan, üç dört adım daha atmıştım ki, o evi görmemiş olmayı istedim; keşke yanından geçip gitmiş olsaydım; penceresinden girmemiş olsaydım; yine sağ salim dışarıda olsaydım. Birden anladım ki odada benden başka bir şey daha vardı. Bunu düşünmeme yol açacak bir şey görünmüyordu; belki de duyularım fazlaca keskinleşmişti; ama orada bir şey olduğunu anladım. Dahası, bir şey görmesem de, izlendiğime, her hareketimin gözlendiğine fena halde inanmıştım.”
Batılı yazarların kalemine imparatorluk siyasetinin kiri, oryantalizm olarak bulaşmış durumda. Çok değerli nice yazarda rastlanıyor bu ize üstelik. Böcek’te de benzer işaretler görülüyor. Doğunun kendi fiziksel ve duyusal şartlarıyla üreten, soluk alıp veren, ama sevap ama günah yuvarlanıp giden bir sosyal ekonomik yapı olarak değil de, tuhaflıkların, akıl dışının, hem ürküten hem de haz veren, kokudan, renkten, tozdan ibaret bir sis diyarı gibi çizilmesi hep buradan, adına oryantalizm denen görme probleminden kaynaklanıyor: uzağı göremiyorlar! 

Kafka’nın ‘böceği’ değil...
Richard Marsh’ın ‘Böcek’ romanını dikkate değer yapan bir ayrıntı da, benzer ve yakın bir tarihsel aralıkta yazılmış bir diğer romanla, Kafka’nın ‘Dönüşüm’ü ile olan dirsek temasları. ‘Dönüşüm’, 1915 yılında, ‘Böcek’ yazıldıktan yaklaşık 18 yıl sonra yayımlanmış. Burada iki roman arasında edebi bir koşutluk aramak niyetinde değilim. Göze çarpan bir iki noktaya değinmekle yetineceğim. Kafka’nın romanında, böcek adını verdiğimiz canlının yapısal özellikleri sorgulanmaz, dahası ‘böcek’le hiçbir teknik nedenle ilgilenilmez, biliyoruz. Orada Kafka, bireyi 20. yüzyılın başında imler, Samsa’nın, (dolayısıyla topyekûn bireyin) iflah olmaz haleti ruhiyesini çizmek adına, bir basitlik ve değersizlik göstergesi olarak ‘böcek’ten söz eder. Romantik sayılabilse de, haliyle ne gotiktir ne de korkunç! Tarif ettiği psikolojik mağlubiyet, bir huzursuzluk yaratsa da, yaygın anlamıyla ‘gerilim’le bir ilgisi, ilişkisi yoktur.
İki yazarın aynı manzaraya bakıp farklı hikâyeler anlatmaları normal ve de güzel. Dikkate değer olansa, ortak bir imgenin öne çıkması. Richard Marsh, kıpırdanmaya başlayan yeni bir yüzyılda, aklın ve bilimin vaat ettiği günlerin yolunu gözlüyordu. Kafka ise o kıpırdanmaların, yüzyılın daha başında nasıl da ağır, ezip geçen bir faturası olduğunu/olacağını karanlık bir odadan duyuruyordu. ‘Böcek’, bu karşılaştırmayı yapmak adına da değerli hiç kuşkusuz. Yine de gotik gotiktir. Bütün etik, estetik tartışmaları bir anlığına unutup, en saf haliyle gerilimin ve maceranın tadını çıkarmak da edebiyatın şanından değil midir?

BÖCEK
Richard Marsh
Çeviren: Nazire Ersöz
Can Yayınları
2011, 368 sayfa, 24 TL.