@bahadir_ozgr

'Avrupa'ya karşı artık 'triaj' taktiğine geçme zamanı geldi

'Avrupa'ya karşı artık 'triaj' taktiğine geçme zamanı geldi
'Avrupa'ya karşı artık 'triaj' taktiğine geçme zamanı geldi
Cem Kozlu: 'Türkiye'nin azılı düşmanlarına mütekabiliyet çerçevesinde yanıt verelim ki yeni düşmanlar bize karşı çıkarken iki kere düşünsün. Türkiye'ye saldırmanın bir maliyeti olmazsa kaybeden hep biz oluruz'
Haber: BAHADIR ÖZGÜR - bahadir.ozgur@radikal.com.tr / Arşivi

Bir şirket yöneticisi olarak küresel kariyere sahip Cem Kozlu, aynı zamanda Türkiye ’nin Batı ile ilişkilerine dair farklı yaklaşımıyla daima dikkat çeker. Kozlu’nun politik ajandasında Avrupa Birliği süreci özel bir yer tutar. Büyük şirketlerin zirvesinde yer almanın verdiği tecrübe sayesinde, kapalı kapılar ardındaki düşünceleri kolay hisseder. İşte bu özelliğinden dolayı Kozlu, aslında bir süredir herkesin aklında olan ama net bir formülasyonla dile getirilmeyen AB gerçeğini kaleme aldı. Kozlu’nun kitabının en dikkat çeken yönü, açık ve net bir dille artık AB’nin değil, Türkiye’nin karar verme aşamasına geldiğini savunması. Kozlu’ya bu düşüncesinin perde arkasını sorduk. 

Kitabınızın başlığı ‘Avrupa’ya Hayır Diyebilen Türkiye’. Buradaki ‘Hayır’ artık AB’ye ihtiyaç kalmadı anlamına mı geliyor?
Kitabın başlığındaki ‘Hayır’dan amaç, Avrupa’ya ‘hayır’ demek değil elbette. Burada kastettiğim şey mevcut yöntemin, sürecin tıkandığını düşünüyorum. Ben artık izlediğimiz politikanın bizi AB’ye taşımayacaksa, önümüzdeki farklı fırsatları kaçırmamıza neden olduğunu savunuyorum. Dolayısıyla kitabın asıl vurgusu, Türkiye’nin ancak önü, AB’ye ‘hayır’ diyebilecek güç ve eriştiğinde açılacaktır. Gelinen noktada görüşmelerin teknik olarak tıkandığını söylemek gerekir. Bakın, 13 başlık açıldı, sadece bir tanesi kapatıldı. Yeni başlıkların açılması da bloke ediliyor. Yarım yüzyıllık serüvenin somut muhasebenin bu. 

Peki bu tıkanmada sorumlu kim?
Sürecin tıkanmasının baş sorumlusu olarak Fransa, ardından Avusturya’yı görüyorum. Biraz da Almanya var. Yani tıkanma bizden ziyade karşı tarafın tavrından kaynaklanıyor. Kuşkusuz her ülkenin öncelikleri zaman içinde farklılaşabilir. Türkiye’nin önünde Kürt sorunu var, demokratikmleşme sorunu var. Tamam bunlarda daha alınacak çok yol görünüyor. Fakat olaya bir de sebep sonuc ilişkisi açısından bakalım. Türkiye tüm bu sorunlarda irade beyanını açıkça dile getirdi. Gereğini de yapmaya çabalıyor. Ama AB’nin tavrı bırakın bloke etmeyi, rencide edici bir hale dönüştü. Kamuoyunun hevesinin de bu noktada kırılmaması zaten mümkün değil. 

Ama daha bir kaç yıl öncesine kadar “Sonuca bakmayın. Sonuç almak çok uzun sürse bile müzakere süreci Türkiye’ye çok şey kazandırıyor” deniliyordu. Bu paradigma artık geçerli değil mi? Bu sürecin hiç mi yararı olmuyor?
Evet bir dönem şu slogan öne çıkmıştı: Sonuç değil, süreç önemli. Ben artık bunun tersinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Sonuç iyice muğlak hale dönüştü. Süreç ise Avrupa-Türkiye ilişkilerine zarar veren bir aşamaya geldi. Zaten başından beri tekrarladığım yöntem değişikliği de bunun için gerekli. Bundan sonra süreç değil, sonuç önemli. Süreç elbette başında yararlıydı. Fransa, Almanya, Avusturya’nın itirazları daha makul tondaydı. Sorgulanan bizim kimliğimiz değil, teknik gayretlerimiz, müzakereler vb. sorunlardı. Şimdi itirazlar değişti. Doğrudan ‘Siz Avrupalı değilsiniz’ deniliyor. Ne demek bu. Biz Malta’dan daha mı az Avrupalıyız. Çıkmaz tam da burada. Kimliğimizi red mi edeceğiz. Elbette hayır. 

Ne yapacağız o halde?
Bir kere AB’yi bütün olarak muhatap alınca bir çıkış bulamıyoruz. Üstelik böyle yaklaşım yanlışları da beraberinde getiriyor. Bütün Avrupa’ya karşı tepkisel hale gelme riski giderek artıyor. Halbuki, Avrupa’nın içinde çok sert rakiplerimiz de çok samimi dostlarımız da var. Arada nötr ülkeler de bulunuyor. Ben diyorum ki, bu yöntem değişikliğinin ilk paradigması, askeri tıptan ödünç aldığım, ‘triaj’ sistemine geçmek. Yani Türkiye’nin azılı düşmanlarına mütekabiliyet çerçevesinde yanıt verelim. Böylece yeni düşmanlar bize karşı çıkarken iki kere düşünsün. Cesaret bulamasın. Aksi taktirde Türkiye’ye saldırmanın bir maliyeti olmazsa kaybeden hep biz oluruz. Bu dediğim bir kabadayı edasıyla değil belli bir strateji, diplomatik nezaket çerçevesinde olacak tabii ki. Buna karşın bize karşı yumuşak, ılımlı, dostane olana da aynı tonda yaklaşalım. Onları ödüllendirelim, diğerlerinden ayıralım. Ortadaki halkları kazanmak içinde özel bir çaba harcayalım. 

Sizin dediğiniz gibi triaj taktiği veya mütekabiliyet ilkesi yeterli olacak mı? Çünkü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan son dönemde bu dediğiniz stratejinin en azından ‘sana saldırana sen de saldır’ bölümünü gayet iyi yürütüyor.
Elbette tek başına bu olmaz. Şimdi bazı ülkelerin dillerinin altında başka şey var, ağızlarından çıkan başka şey. Başbakan Erdoğan’ın da sinirlendiği bu değil mi? İşte bu sıkıntı aşılmalı. Neyse tüm sıkıntılar, ortak bir konferansta ele alalım. Kıbrıs mı, Ermeni meselesi mi, göç mü? Ama bu tartışma konferansının ucu açık olmasın. Sonu belli olsun. Bizi alacaklar mı yoksa almayacaklar mı bu sonunda açıklansın. AB’nin fikir babalarından Jean Monnet’nin bir lafı var: Bir sorunu çözemezseniz, çerçevesini büyütün. Büyük bir sorun haline getirip öyle çözün. Bu şu demek: Önümüzdeki yüzyılda Avrupa-Türkile ilişkileri ne olacak. Her anlamda ne olacak. Avrupa-İslam ilişkisi ne olacak. İşte bu çerçeveye kadar genişletilmeli tartışmalar. 

Türkiye’nin AB’ye girmesi için ‘demokratikleşme, ekonomik gelişmi vb.’ gibi öyle büyük sebepleri artık yok mu?
Neydi bizim AB’ye üye olmadaki gayemiz: Bir; ekonomik olarak daha da güçlenecektik. Şimdi AB’ye bakın. Krizle boğuşuyor. Ekonomik büyüklük olarak aramızda pek fark kalmadı. Gümrük Birliği de zaten sorunsuz işliyor. İki; demokratikleşme süreci hızlanacaktı. Zaten biz son yıllarda bu alanda büyük çaba sarfediyoruz. Bunu da artık AB istiyor diye yapmıyoruz. Şimdi yeni anayasa tartışması süreci de başlıyor. Dönelim AB’ye... Irkçılık yükseliyor, Hıristiyanlık etkisi öyle küçümsenecek gibi değil. Üç; yapısal dönüşümü sağlamak için AB önemli bir kaynak sağlıyordu. Bu amaç da bence safdışı kaldı. AB fonları artık tükendi. Türkiye çevre vb. uyum sürecini tamamen kendi öz kaynağı ile zaten halletti, hallediyor. Geriye bir tek serbest dolaşım kaldı. Zaten AB’ye üye olsak da bize bu hakkı vermeyeceklerini dile getiriyorlardı. Üstelik o hakkı da başka türlü müzakereler ile parça parça alabiliriz. 

Yani AB’nin hiçbir cazibesi kalmadı mı?
Benim AB için en cazip bulduğum, daha doğrusu AB’ye üye olmanın artık en önemli hedefi o kültürün içine girmek. Çünkü Avrupa inanılmaz bir deneyim demek. Din, mezhep savaşları, devrimler, faşist sistemler vb. Dünyada hiçbir topluluğun almadığı kadar ders aldılar, deneyim çıkardılar. İşte bizim ihtiyacımız olan tek şey bu. Girersek bu kültürün paylaşımı içinde olacağız. Sorunları çözerken o döneyimin ve derslerin ışığında daha doğru, daha nazik, kırmadan dökmeden adımlar atabileceği. Bu gündelik yaşamdan siyasete, ekonomiye her şeye sirayet edebilecek bir kültürel birikimdir.

Avrupa’ya Hayır Dİyebİlen Türkİye
Cem Kozlu
Remzi Kitabevi
2011, 240 sayfa, 15 TL.