Ayaklanarak ayakta kalmak

Ayaklanarak ayakta kalmak
Ayaklanarak ayakta kalmak

Guguk Kuşu nda başrolü Jack Nicholson oynamıştı.

Kesey'nin 'Guguk Kuşu', köşeye sıkıştırılmış bireyin düzene olan isyanını enfes bir kurguyla önümüze getirirken, Milos Forman da yaptığı 'efsane' uyarlamayla yazarın metninden yayılan 'ışık'ı daha da parlak bir biçimde görselleştirir
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Kendini 1950’lerin ‘Beat’ kuşağıyla 1960’ların ‘hippileri’ arasında bir yere konumlayan Ken Kesey, iki kuşağın düzenle yaşadıkları çatışmayı bünyesinde eriten bir yazar olarak kimliklenir. Henüz 27 yaşındayken yayımlanan ilk romanı ‘Guguk Kuşu’ysa yazarın tartışmasız biçimde başyapıtıdır. Kesey’nin yakın gözlemlerinden beslenerek kaleme aldığı 1962 tarihli roman, büyük başarısının ardından hemen bir yıl sonra Dale Wasserman tarafından oyunlaştırılır, Milos Forman’ın 1975 yapımı Oscar’lı beyazperde uyarlamasıysa onu bugünlere kadar taşınan bir ‘efsane’ye dönüştürür.
Bir akıl hastanesinde ‘düzen’le mücadele etmeye zorlanan erkek ‘hastalar’ın hikâyesini okuruz ‘Guguk Kuşu’nda. ‘Büyük Hemşire’nin gözetimi altında birer ‘birey’ olmaları engellenen, özgürlükleri ayaklar altına alınan hastalar, aralarına yeni katılan McMurphy’nin otoriteyi reddeden tavrından etkilenir ve onu kısa zamanda bir ‘kahraman’ gibi görmeye başlarlar. Ancak bu ‘sınır tanımayan’ adamın eylemleri, Büyük Hemşire’yi fazlasıyla rahatsız eder ve ikisi arasında amansız bir mücadele sergilenir. Bu bir tür ‘savaş oyunu’ gibidir; McMurphy hamlesini yapıp geri çekilir, ardından hemşirenin onu yok etmeye yönelik hamlesi gelir. Finale kadar sürecek bir savaştır bu, kazanan ve kaybedenin hiçbir zaman net biçimde görülemeyeceği...
‘Guguk Kuşu’, hastalardan birinin, yarı Kızılderili olan devasa boyutlardaki Şef Bromden’ın kelimeleriyle anlatılır bize. Bir tür ‘savunma’ mekanizması geliştirerek sağır dilsiz rolü yapan bu karakter, McMurphy’nin hastalar üzerindeki etkisinin de uç noktasıdır. Amerikan hükümetinin Kızılderililer üzerindeki baskısının küçük ölçekte bir yansımasıdır Bromden. İçinde bulunduğu hastane de otoritenin tahrip edici yüzünü belgeleyen çarpıcı bir örnektir. Her şeyi kabullenmişken ortaya çıkan McMurphy, hem onu hem de diğer hastaları ‘özgürlük’ kavramıyla yeniden buluşturur, ‘insan’ olduklarını hatırlatır. Boyun eğmenin onları giderek hiçlik sınırlarına çekeceğini gösterir McMurphy, mücadele etmeden hiçbir şey kazanılamayacağını işaret eder...
Ken Kesey’nin romanı, western türünün ana temalarından biri olan “Kasabaya bir yabancı gelir ve kasabalıyı otoritenin ezici baskısından kurtarır”ın sayfalara yansımış hali gibidir. Önceleri ‘kuşku’yla yaklaşılan bu yabancı, güven kazandıkça gücünü katlar ve desteğini aldığı halkla birlikte otoritenin karşısına dikilir. Romanda da buna benzer bir atmosfer göze çarpar, benzer bir izleği takip ederiz. McMurphy’nin kahraman olmasının önüne geçebilecek ‘kirli’ özellikleriyse Büyük Hemşire tarafından manipülasyon malzemesi olarak kullanılır. Bu adam, hastalar üzerinde ‘kötü etki’ yapan bir ‘tehlike’dir onun gözünde ve bu görüşünü desteklemek için her şeyi yapmaya hazırdır. Hem doktorları hem diğer görevlileri hem de hastaları bu bakışa çekebilmenin hesaplarını yapar hikâye boyunca. Elindeki gücü de sınırsızca kullanacaktır McMurphy üzerinde...
‘Guguk Kuşu’, çocukların söylediği bir tekerlemeden aldığı adıyla naif bir hava da taşır bir yandan. Bromden’ın çocukluğundan gelen bu ‘temiz’ dünya , ‘özlem’ duygusunu da getirir yanında, geçmişin ‘özgür’ günlerine duyulan özlemi. Başkarakter McMurphy gibi görünse de, her şey ve herkes Bromden’ın yazgısına hizmet eder hikâyede. Onun özleminin ya da kendini koruma duygusunun tetikleyicisidir bütün hamleler. Hastanede ‘küçülen’ bu dev adam, McMurphy’nin ‘büyüklük’üyle yeniden büyümeye başlar, özgürce koşabileceği güne inancını kazanır yeniden... 

Filmde ‘anlatıcı’ yok
Ken Kesey’nin romanını sinemalaştırırken genel yapıya aykırı gelebilecek bir atmosfer yaratmaktan özenle kaçınan Milos Forman, hem romanı hem de bu metinden uyarlanan tiyatro oyununu temel alır. Başroldeki Jack Nicholson’ın ‘karakterler galerisi’nde yerini alan müthiş performansıyla da hedefine emin adımlarla ilerleyen yönetmen, romanla film arasındaki karşılaştırmada en büyük değişikliği ‘anlatıcı’ kısmında yapar. Romanı Şef Bromden’ın ağzından okurken, filmde bu yaklaşımı benimsemez ve anlatıcı kullanmaz. Böylece hikâyenin eksenini Bromden’dan McMurphy’ye kaydırır Forman. Öte yandan ‘Guguk Kuşu’nun kurgusunda da kimi oynamalarda bulunur, hikâyede yaşananların zamanlamasına ve oluş şekillerine müdahale eder. Örneğin, McMurphy’nin hastaları balık avına götürdüğü sahne, romandan çok daha ‘eğlenceli’ bir şekilde resmedilir filmde. Ken Kesey, bu durumu daha ‘düz’ bir yöntemle kaleme alırken, filmde bir otobüs kaçırma girişimiyle başlar her şey. Ve romanda Bromden da balık avına çıkanlar arasındayken, filmdeki çözüm nedeniyle onu teknede göremeyiz. Bu ve buna benzer ayrıntılar, filmi romandan uzaklaştıracağı yerde daha da yakınlaştırır ilginç bir biçimde. Forman’ın çözümleri, Ken Kesey’den farklıdır ama ‘ortak’ bir amaca hizmet ettikleri de apaçıktır.
Filmin başarısında uyarlamanın keskinliğiyle birlikte, oyuncu seçiminin mükemmelliği de büyük rol oynar. Ken Kesey’nin Gene Hackman ısrarına rağmen başrole oturan Jack Ncholson, filmin ‘özgürleştirici’ doğasının başlıca müsebbibi olur, diğer karakterlerin etrafında toplanabileceği bir ‘çekim alanı’ haline gelir. ‘Büyük Hemşire’de Louise Fletcher, Şef Bromden’da Will Sampson, diğer hastalarda Danny DeVito, Christopher Lloyd, Brad Dourif, Sydney Lassick, Vincent Schiavelli, William Redfield gibi isimler de Nicholson’ın gölgesinde kalmazlar performanslarıyla. Çoğu zaman McMurphy karakterinin eylem planını harekete geçiren anların altına imzalarını koyarlar, merkez karakterin nasıl destekleneceği üzerine derslik kompozisyonlar çizerler. 

İnsanoğlunun haykırışları
‘Guguk Kuşu’, ‘etkiye tepki’nin en net biçimiyle görselleştirildiği filmlerden biridir sonuç olarak. Ken Kesey’nin romanındaki ‘ışık’ı soluklaştırmadan, hatta daha da parlaklaştırarak beyazperdeye taşıyan film, ‘ayağa kalkma’ duygusunu izleyenin damarına basarak yansıtır ve ‘ayakta kalma’nın nasıl bir şey olduğunu yoğun bir şekilde hissettirir. Kafese kapatılıp üzerinde acımasızca ‘çalışılan’ insanoğlunun haykırışlarını tüm çıplaklığıyla duyarız bu filmde, haykırışlara kulak vermediğimiz her an içinse lanetler okuruz.
En iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo, erkek oyuncu ve kadın oyuncu dallarında Oscar’a uzanan ‘Guguk Kuşu’, sinema sanatının ‘özgürlük’ kavramına açılan kapısının en değerli misafirlerinden biridir. Milos Forman ise bu başyapıtın altını attığı imzayla ‘hasta’ edilen toplumların çığlığına tercüman olmuştur. Ken Kesey de önceleri itirazları olduğu bu filmi görünce eminiz ki tatmin olmuştur ve gözü açık gitmemiştir bu dünyadan...
Not: ‘Guguk Kuşu’nun DVD’sini raflarda bulabilirsiniz.

GUGUK KUŞU
Ken Kesey
Çeviren: Aziz Üstel
Turkuvaz Kitap
2007, 296 sayfa, 18 TL.