'Barikat' daha sağlam olsaydı

'Barikat' daha sağlam olsaydı
'Barikat' daha sağlam olsaydı
Ayhan Bozkurt'un 'Barikattaki Çocuk'u, bir çocuğun gözünden Çorum'da yaşananları aktaran bir roman. Ancak ne yazık ki, çocuk dilinden de imgelem gücünden de bir kuvvet alamamış
Haber: ASLI TOHUMCU - asli@aslitohumcu.com / Arşivi

Hayatlarımızı kökten ve yıkıcı bir biçimde değiştiren her tür toplumsal olayın, toplumsal hafızamıza kayıt düşülmesi, otoritenin/iktidarın bireyleri, hayatlarını sürdürdükleri habitatı ve o habitattaki diğer bireylerin kaderini umursamak konusunda korkak bir sürünün parçasına haline getirmesinin önünde kuvvetli bir engel oluşturabilir. Bu engeli oluşturacak araçlardan biri de edebiyat. Edebiyatın bu anlamdaki anımsatma ve tokatlama gücünün en güzel örneklerinden Zamyatin’in ‘Biz’i, Orwell’in ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü, Bradbury’nin ‘Fahrenheit 451’i, Le Guin’in ‘Mülksüzler’i, çıtayı epey yukarıya çekerek eserin çatısını belirli bir toplumsal olay üzerine değil de otoritenin sapmaları, manyaklıkları, otoritenin/toplumsal yapının alabileceği korkunç şekiller üzerine kurmaları açısından da çarpıcıdır. Evrenselliklerini en çok bu özelliklerine borçludurlar sanırım.
Türkiye ’nin toplumsal hafızasına, bireyleri her tür muhalif tepkiden soğutacak şekilde kazınmış olaylardan biri 12 Eylül ihtilali. Üzerinden otuz sene (artı bir) geçen bu vahşetin edebiyatta yansımaları yok değil. İlk aklıma gelen Mine Söğüt’ün ‘Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979’ örneğin, yaşananların tuhaflığını, akılalmazlığını, mide kaldırıcılığını ve o istikamete hızla gidişini sıradışı bir kurguyla çarpıyordu okuyucunun yüzüne. Kaan Arslanoğlu senelerce boşuna ‘devrimciler’ üzerine romanlar yazıp durmadı, Orwell’a selam çakan ‘Sessizlik Kuleleri 2084’ü boşuna yazmadı. Mine Söğüt gerçeklerin üzerine biraz fazlaca, ancak kendine has masalsı sert uslubuyla giderken, Kaan Araslanoğlu bir şeylerin sebebini anlamaya çalışıyordu sanki.
Benim takdire değer bulduğum bu örnekler dışında, geçtiğimiz yıl 12 Eylül açısından hayli hareketliydi. Ya hadisenin otuzuncu seneidevriyesi sebebiyle ya da 12 Eylül hikayelerinin yürek burkuculuğunda bir piyasa ışığı gören birçok yazar, roman ya da tanıklıklar yayımladı konuya dair. Bu konuda da Ertuğrul Mavioğlu’nun, ne yazık ki insana “Ben böyle kurgu okumadım” dedirtecek denli gerçekçi, üç ciltlik ‘Bir 12 Eylül Hesaplaşması’ başlıklı çalışması o inanılmaz vahşeti, bütün çıplaklığıyla bilmek ya da hatırlamak isteyenler için biçilmiş kaftan. Üstelik hadisenin büyüklüğü ve korkunçluğundan herhangi bir rant edinmeye de çalışmaması insanı Mavioğlu’nu bir kez daha takdir etmeye yöneltiyor.
Bu uzun girişi birazdan yapacağım eleştiriyi temellendirmek için yazdığımı söylemenin tam vaktidir. Ayhan Bozkurt’un ‘Barikattaki Çocuk’ adlı ilk romanı, bir çocuğun gözünden hemen 12 Eylül öncesinde Çorum’da yaşananları aktaran bir roman. Ancak ne yazık ki, çocuk dilinden de imgelem gücünden de bir kuvvet alamamış, çocuk anlatıcı kullanmanın nimetlerinden yararlanamamış bir roman. Elbette ki bu bir üslup meselesi ve üslup da yazarın tercihi… O dönem yaşanan korku ve gerilim dolu atmosferi bir çocuğa has bir dil yaratarak anlatmak da mümkün ama!
Roman, Çorum’da, Alevilerin çoğunlukta olduğu bir mahallede geçiyor. Bozkurt, mahallenin atmosferini mahalle sakinleri ve yaşadıkları gerginlik üzerinden kuruyor. Mahallenin renkli kişilikleri anlatıcının kamerasından giriyorlar sahneye teker teker. Yezidi var Kızılbaşı var, Kürdü var Türkü var, faşisti var solcusu var. Elbette ki bütün bunlar bir çocuğun anlamlandırabildiği kadarıyla var. Askerlerin annesi, ağabeyi ve ablasıyla yaşadıkları evlerine yaptığı aramada, annesinin koynundan bir merminin tam da bir teğmenin ayaklarının dibine yuvarlanmasıyla başlayan hikaye, hemen sonra aileyi bugüne ve askerleri hayatlarına getiren süreci, zaman zaman mahallenin geçmişine de dönerek anlatmaya başlıyor. 

Mahallenin o güzel ablaları
Çocuk oyunları, kartopu savaşları, komşunun ağacından meyve aşırmalar ve voleybol maçlarının arasına pazar yerini dağıtan, önüne geleni sopalayan faşitler, günlerce ortadan kaybolduktan sonra yanmış cesedi evine bir romorkörde gelen insanların hikayeleri giriyor. Kar kana dönüşüyor, dostlukların düşmanlığa, muhabbetin kavgaya dönüştüğü gibi. Kendi halinde hayatları istenmedik ve beklenmedik olaylarla sarsılan çocuk kahramanımızın ailesi, insanları dünya görüşü ayırtetmeden kucaklayan bir aile. Ancak ne yazık ki “karşı taraf” onları ya da sevdiklerini, yakınlarını aynı sıcaklıkla karşılamıyor. Mahallenin o güzel ablaları, ağabeyleri ya vurularak ya sevdikleri birini kaybederek, yani ölümün gölgesiyle tepelerinde, birer birer kırılıyorlar. Bir noktadan sonra mahalleyi korumak için kurulan barikat, mahalle sakinlerinin hayatlarına kurulan, o hayatlar üzerine çevrilmiş bir namlu halini alıyor.
Ne yazık ki dönemin politik yansımaları, romanın yetişkin kahramanlarının ağzında bile sırıtıyor. Araya serpiştirilmiş bir Alevi geleneği, karşıt sloganlar, Kenan Evren bey kardeşimizin radyo açıklamaları, bir çocuğun diğerine “Eğer MHP’li olursan, dayıma söylerim, sana karate yapmasını öğretir. Kimse seni dövemez” demesindeki masumiyet durumu kurtarmıyor. Hatta romanın bu anlamda en inandırıcı diyaloglarının yine çocuklar arasında geçtiğini söyleyebiliriz: “Komünistler Alevidir oğlum…” “Sünniler?” “Sünniler MHP’lidir?” Tam da bu noktada anlatıcının, kavganın anlamsızlığına çok güzel vurgu yapan “herkes bir şey olmak zorunda mıydı?” sorusu, romanın tamamına yedirilememiş soruyu bir çırpıda döküyor ortaya belki ama yine de etkili oluyor.
Kahramanımızın Kürt arkadaşı Arap’ın, tam da Atatürk için yazdığı şiirle sınıf birincisi olmuş, çerçeveli bir Atatürk resmiyle dolmakalem kazanmışken bir kamyonun altında kalması, mahallenin günahsız köpeği Becit’in bile finalde delik deşik olması, romanın zirve yaptığı diyemesek de duygu olarak gerçekten de yükseldiği yerler. Yoksa Ayhan Bozkurt’un, romanın geri kalanında ne bir çocuğun bu anlamsız kavgayla ilgili endişe ve korkularına, ne de ortamın gerginliğine yeterince nüfuz edebildiğini söyleyebiliriz. O barikatın ve kurulma nedenlerinin ağırlığı, sıkıntısı ne yazık ki okuyucuya geçmiyor.
Ayhan Bozkurt, romanda ele aldığı döneme, dönem için çatışmalara, hadi bunları geçelim, bir mahalle hayatına ve o hayat içindeki kişilere dair bile yeni bir şey söylemiyor roman boyunca. Elbette ki bir tema birçok yazarın ortak teması olabilir, ancak o vakit de okuyucu yeni ya da sürükleyici bir deyiş arayacaktır. ‘Barikattaki Çocuk’un bu anlamda da tatmin edici olduğunu söylemek zor. Ama tabii ki “Alevi Sünni bir olsun faşizm kahrolsun”…

BARİKATTAKİ ÇOCUK
Ayhan Bozkurt
Everest Yayınları
2011, 134 sayfa, 10 TL.