Barışa açılmış bir pencere

Dünyanın genelinde, bugün baktığımızda 'en örgütlü yapı ne?' sorusunun karşılığı hiç tereddütsüz 'savaş' olacaktır. Her devlet bir sınırı ve her sınır da bir savaşın tarihini, geleceğini ifade ediyor.
Haber: ORHAN GÜNEŞDOĞMUŞ / Arşivi

  • BARIŞAMADIK
    Pınar Selek, İthaki Yayınları, 2004, 559 sayfa, 20 milyon lira.

    Dünyanın genelinde, bugün baktığımızda 'en örgütlü yapı ne?' sorusunun karşılığı hiç tereddütsüz 'savaş' olacaktır. Her devlet bir sınırı ve her sınır da bir savaşın tarihini, geleceğini ifade ediyor. Basın gündeminin ilk ve en önemli başlığı süregelen savaşlar. Ve bugün bu savaşların merkezi de Ortadoğu. Bir zamanlar medeniyetin doğduğu ve dünyaya yayıldığı yer. Medeniyet öğrettiği toplumlar tarafından savaşa, savaşlara gebe bırakılan 'büyük Ortadoğu'.
    Savaş toplumların tarihinde hep örgütlüydü ve yapısı asla dağılmadı. Biçim değiştirdi, yenilendi, ama asla yok olmadı, büyüdü ve gelişti. Peki ya barış? Savaşın, savaşların karşısında barış neden en az onun kadar örgütlenemedi? Bu soruyu, dünyanın en büyük savaş örgütlenmesi NATO'nun yaklaşan İstanbul toplantısı öncesi herkesin kendi kendine sorması gerekiyor. NATO İstanbul'da toplanıyor diye değil. Bu büyük savaş örgütlenmesine karşı barışı savunurken savaşın ve barışın, dolayısıyla da insanlığın geçmişiyle hesaplaşabilmek, kuru protestoyu aşıp barışı yapıcı bir örgütlülüğe kavuşturabilmek için.
    "... savaş örgütlenmesini çözümlemek onu aşmak için zorunlu. Ama savaşı aşmak için salt savaş örgütlenmesini çözümlemek yeterli mi?" diye soran Pınar Selek'e bir kulak vermek gerekiyor. 'Barışamadık' diyor Pınar Selek. Ve savaş sisteminin tek yaratıcısının egemen sınıflar olmadığını, biz ezilenlerin de tarihin ve toplumun öznesi olduğumuzu; parçası olduğumuz toplumsal yapının savaşlara izin verdiğini vurguluyor.
    Pınar Selek'in İthaki Yayınları'ndan çıkan 'Barışamadık' adlı inceleme-araştırma kitabında, barışın bu topraklardaki tarihi var. Neden barışamadığımız sorgulanıyor. Bir tarafta 'çözüme' kavuşamamış, barışamamış Kıbrıs ve yarattığı çalkantılar; bir tarafta NATO toplantısının
    hazırlıkları ve bir tarafta Ortadoğu'da süregelen savaşlar bu araştırmayı bir hayli önemli kılıyor.
    'Neden barışamadık?' sorusunun cevabını hem savaşın yapılanmasında hem de bu yapılanmaya karşı gelişen örgütlenmelerde arayan Pınar Selek, "Savaşın karşısında ne vardı?' Türkiye'de bir barış hareketi gelişti mi? Ya da savaşkarşıtı hareket? Barış hareketi veya savaş karşıtı hareket olabilmek için hangi kıstaslara ihtiyaç var? Türkiye'deki savaş örgütlenmesine karşı nasıl bir mücadele verildi? Bu mücadele savaşla yoğrulmuş olan coğrafyanın gerçekliğiyle örtüşüyor muydu?" gibi sorularla çıkıyor yola, araştırması için.
    'Dört Bir Coğrafyadan Kovulan Barışın Yakarışı'nı yazan Erasmus'tan, Firdevsi'ye; "Savaş milletlerin varoluşunun bir sonucudur" diyen Seneca'ya; on emrinden ilki "öldürmeyeceksin" olan fakat Tevrat'ta kendi kavmine miras edilen Kenan ülkesi için "Allah'ın Rabb'in sana emrettiği gibi yok edeceksin. (...) Yoksa Allah'ınız Rabb'e karşı suç işlemiş olursunuz"(Tesniye, 20) diye seslenen Musa Peygamberden, "Size düşmanınızdan nefret edeceksin, denildiğini işittiniz. Ben size düşmanlarınızı sevin derim" diyen İsa Peygambere; Montesquieu'dan Kant'a; barışı katliamın sonu, insanların ve zenginliklerin verimsiz tüketiminin sonu olarak ele alan P. J. Proudhon'dan, sınırların her zaman zora dayalı olarak şekillendiğini bu yüzden da her zaman yeni savaşların tohumlarını taşıdıklarını belirten Marks'a; "Her savaşta kaçınılmaz bir biçimde olagelen dehşete, zulme, sefalete ve işkenceye karşın, tarihte ilerici nitelikte pek çok savaş vardır" diyen Lenin'den "iktidar namlunun ucundadır" diye seslenen Mao'ya tarihte savaşa, savaşlara ilişkin/ karşı şekillenen duruşları ele alıyor Pınar Selek, 'Barışamadık' derken.
    Ataerkillik ve savaş
    "Savaşı silahlı çatışma ile sınırlamadığımızda ve diğer şiddet biçimleriyle
    bağlantısıyla tanımladığımızda, kurumsallaşmış şiddet kültürüyle ve çeşitli egemenlik biçimleriyle karşılaşırız. Bu egemenlik biçimlerinin ezilenlerin savaş esnasındaki tutumlarıyla bağlantısına odaklandığımızda ise ataerkillik kavramına ulaşırız" diyen Pınar Selek feminist bakış açısıyla 'ataerkillik bağlamında savaşın militarizm ve şiddetle ilişkisini' ortaya koyuyor.
    Kitapta Türk ataerkilliğinin militarist yapısı, avcı toplayıcı ekonomiye sahip göçebe Türk boylarından, yerleşik Osmanlı İmparatorluğu'na; Meşrutiyet yıllarından, Cumhuriyet yıllarına dek incelenmiş. Ve "karanlıkta kalan ama hiç bitmeyen savaşlar"ımızın karanlıklarına değinilmiş.
    İşte, 'Barışamadık' bu hesaplaşmanın ilk adımları.
    Hesaplaşmanın ilk durağı alışılageldik söylemle; Ermeni ve Rum 'meselesi'.
    'Azınlıklar sorunu'... Ermeni ve Rum toplumları bu topraklarda her zaman bir 'meseleden ibaret' oldular, olmaya devam ediyorlar. Ve bu 'meseleyi' bir konu, olgu olarak ele almak insana işte şu satırları yazdırıyor:
    "Ben bile bu satırları yazarken gelişebilecek tepkilerden kaygılıyım. Sayfalar aydınlanınca karşılaştığım bilgiler benim kendi gerçekliğimle, yani sorgulamadan etkisi altına girdiğim tarihle hesaplaşmamı sağlıyor. Öğrendikçe gecelerim uykusuz geçiyor. Öğrenmek yetmiyor çünkü. Bu geçmişin, okullarda öğrendiğimiz gibi olmadığını anlayınca çok zorlu bir yolculuk başlıyor. ..."
    19. yüzyılla birlikte bu topraklarda Ermeniler iç düşman ilân edildiler ve onlara karşı başlatılan karanlık ve adsız savaş hiç bitmedi. Sadece mesele çeşitli yollarla 'çözüme' kavuşup, kalanlar yeterince sindirilince savaşın biçimi değişti ve dozajı yeniden ayarlandı. Fakat 'bir gece ansızın gelebiliriz' gibi tehditler hiç kesilmedi. Daha dün izledik korkuyla AGOS gazetesi önündeki ülkücülerin ölüm tehditleri saçtıkları gösteriyi.
    Ermenilerden sonra, 'Ermeni ve Rum unsurların' temizliği üzerinden şekillenen inşa sürecinde Türklerle birlikte kuruculuk rolünü üstlenen Kürtler iç düşman ilan edildiler. Çünkü; "Geçmişten beri sürdürdükleri özerk yaşantının ulusdevlet yapısıyla birlikte ortadan kalkacağından korkan Kürt aşiret beyleri, zorunlu göç ve vergi uygulamalarının artırdığı gerginliklerle, kendilerinin içerilmediği ulus devleti reddederek Osmanlı'nın çok kültürlü yapısını "saltanat" diyerek savunmaya" başlamışlardı. Yani Kürtler 'cumhuriyet karşıtıydı'. Yeni bir iç düşman doğmuştu.
    Çatışmalar 1930 baharında başlar. Pınar Selek o dönemin gazetelerinden bazı aktarımlarla bu yılların karanlığını sergilemiş.
    1930'lu yıllarda başlayan bu savaş da bitmedi. Silahlar sustu kimi dönem. Zilan deresinden berrak sular aktı. Fakat halen Zilan deresiyle, ve sularını topladığı topraklarla barışabilmiş değiliz. Karanlıkları yırtamadık halen. Geçmişin üzerini bir parça toprakla örtüyor ve sahte barış dansları yapıyoruz üzerinde.
    Pınar Selek'in kitabının ana ekseni barış hareketlerinin eleştirel tarihi. Barış hareketlerinin tarihiyle bir hesaplaşmaya giriyor Pınar Selek ve Türkiye'de 1980'lere kadar barış adına gelişen üç örgütlü hareketi inceliyor.
    14 Temmuz 1950'de kurulan, Genel Başkanlığını Behice Boran'ın, Genel Sekreterliğini Adnan Cemgil'in yaptığı 'Türk Barış Severler Cemiyetiyle' başlıyor, tarih aktarımı ve değerlendirmeler. Sonra sırasıyla Barış Derneği, Türkiye Barış Derneği.
    1980'e kadar gelişen, bu barış hareketleri incelenirken, Türkiye'deki ve dünyadaki siyasal gelişmeler, savaş politikaları ele alınıyor ve bu paralellikte, barış hareketlerinin gündemleri değerlendiriliyor. Pınar, bu barış hareketlerinin tarihlerini olabildiğince onların ağızlarından aktarmış ve çıkardıkları bildirilere, yaptıkları açıklamalara geniş yer vermiş. Bu açıdan bir tarih anlatımından çok tarihin aktarımı var kitapta.
    Kitapta antimilitarist çıkış olarak değerlendirilen, Aralık 1992'de kurulan Savaş Karşıtları Derneği (93 kasımında dernek kapatılıyor ve 25 Şubat 1993'te İzmir Savaş Karşıtları Derneği olarak yeniden kuruluyor) ayrıca ve özellikle inceleniyor. Zira dernek İzmir'de kurulmuş ve çalışmalarını bu yerellikle sınırlı tutmuşsa da Türkiye tarihinde militarizme, savaşa ve şiddete karşı aldığı tutuma, gerçekleştirdiği eylemlere bakıldığında özel ve önemli bir yeri olduğu görülüyor.
    Tüm değerlendirmeleri sonucunda, 12 Eylül sonrası şekillenen antimilitarist
    çıkışı ayrı bir yere koyup; Türkiye'de savaş karşıtı olduğunu söyleyen güçler ise, anti emperyalizm çerçevesini ve protestoculuğu aşamadıklarından, bu toprakların savaşını ve çözüm yollarını gündemlerine almıyorlar. Teorik açıdan anti emperyalizmi içeren savaş karşıtlığının Türkiye'de salt ABD karşıtlığı sınırında kalması, anti militarist savaş karşıtı bir mücadeleye dönüşememesi bölgeye yönelik bir çözüm politikası geliştirememesine yol açıyor." diyor Pınar Selek.
    'Ama' diyor;
    "... barışabiliriz. Barış bir düş değil. Gerçek olabilir."