Başka bir din, başka bir ahlak

Başka bir din, başka bir ahlak
Başka bir din, başka bir ahlak
Eliot romanlarının temaları Yunan trajedisinden etkilenmiştir. 'Silas Marner'de ağır bir trajedi havası yok ama tuttuğu her şeyi altına dönüştüren Kral Midas efsanesini ters yüz ederek kullandığı söylenebilir
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

‘Silas Marner’, özellikle İngiliz dilinde eğitim veren ortaokul ve liselerde öğrencilerin, kısaltılmış haliyle de olsa- mutlaka okudukları, hakkında ödevler yazdıkları bir roman. ‘Robinson Crueso’ ya da ‘Gulliver’in Maceraları’ gibi, kuşkusuz o da sadece çocuklara hitap etmek için yazılmamıştı. Tersine, yazarın amacı büyüklerin dünyasının gerçeklerini dile getirmek ve eleştirmekti. Hikayesinin dış kabuğunun kolay anlaşılırlığı ve savunduğu etik değerler, bugün ‘Silas Marner’ı çocuklara yararlı kitaplar kategorisine sokmuşsa eğer, ‘yararlı’ damgası yiyen diğer romanlarla birlikte, haksızlığa uğrayan kitaplar kategorisine de sokmalıdır. Çünkü kitap, yeni muhafazakarlığın ve modern cemaatlerin yükseldiği günümüzde, bunlara boyun eğmektense yalnızlaşmayı seçen bireyin değerlerini savunan bir roman.
Roman çocuklara yararlı bulunuyor. Peki ya yazarı, südürdüğü hayat ? Roman okutulurken yazarından ne kadar söz ediliyor? Herhalde hayatı da kısaltılıyordur. Çünkü George Eliot, ahlaki muhafazakarlığıyla tanınan Victorya çağı İngilteresi’nde toplumsal değer yargılarına, erkek egemenliğine karşı durmasını bilmiş, kiliseye başkaldırmış, yasaklarını çiğnemiş, evlilik dışı ilişkileriyle rahatsızlık yaratmış ama yazdıklarıyla kendisini kabul ettirmiş bir yazardı.
Aradan geçen yüzelli yıla rağmen hala güncelliğini koruyan bir mesele etrafında kurguladığı ‘Silas Marner’, George Elliot’ın 1861’de yayımlanan üçüncü –ve en kısa- romanı. Basit, çok basit bir hikayesi var. Ancak Elliot’ın gerçekçiliğini, din karşısındaki tavrını ortaya koyması açısından –’Middlemarch’la birlikte- kariyerinin en önemli romanı sayılıyor... 19. yüzyılın ilk yılları. İngiltere’nin kuzey tarafında küçük bir kasabada yaşayan Silas Marner, Calvinist cemaatin inançlı bir üyesi. Ancak en yakın arkadaşının oyununa gelecek, papazın parasını çalmakla suçlanacak, sevgilisi tarafından terk edilecek ve kasabayı bütün gelecek umutları elinden alınmış bir halde kırgın ve kızgın bir ruh haliyle terk edecektir.
Yakınına yerleştiği Ravelo köyünde münzevi bir hayat sürdüren, geçimini yine dokuma tezgahından temin eden Silas Marner, köylüler için yabancıdır ve hep yabancı olarak kalacaktır. Kiliseye gitmemesi, hastalara iyi gelen ilaçlar vermesi, yalnız yaşaması, hakkında türlü tevatür ve rivayet dolaşmasına yol açsa da, aldırmaz. Bugüne kadar yitirdiklerini telafi etmek istercesine para tutkusuna kapılmıştır Silas. Kazandığı her kuruşu altına çeviren Silas’ın en büyük zevki akşam saatlerinde, loş ışık altında parıltılar saçan çil altınlarını seyretmek ve okşamaktır. Ne var ki, bu zevki uzun sürmeyecek, bütün birikimi köy zengininin kötü karakterli küçük oğlu tarafından çalınacaktır.
Hırsızlığı fark edip dünyasının başına yıkıldığı gecede başka bir hazine geçer Silas’ın eline. Saçları yitirdiği altınlar gibi parlayan küçük bir kız çocuğudur bu. Çocuğun annesi, çocuğu kabullenmeyen köy zenginin büyük oğlunu bulmak için yola çıkmış, gece ayazında donarak ölmüştür. Kimsenin sahip çıkmadığı çocuk Silas tarafından evlat edinilecek ve onun mutluluk kaynağı olacaktır.
Aradan yıllar geçer. Küçük kız büyümüştür. Hayatın süprizleri ard arda gelmeye başlar; Silas’ın yıılar önce çalınan parası, hırsızın cesedi ile birlikte bulunur. Kızın asıl babası ortaya çıkıp kızını sahiplenmek ister. Ancak ne paranın ne de kan bağının bir önemi vardır... 

Eliot’ın pozitivimi
Belki de aldığı klasik eğitim nedeniyledir; “George Eliot romanlarının temaları Yunan trajedisinden etkilenmiştir”. ‘Silas Marner’de ağır bir trajedi havası yok ama tuttuğu her şeyi altına dönüştüren Kral Midas efsanesini ters yüz ederek kullandığı söylenebilir.
Bu romanını yazmadan önce Eliot’ın tarihi bir roman yazmayı düşündüğünü biliyoruz. Oysa, anlatılan hikayenin geçmişle ilgili olması dışında, kitap, tarihi roman niteliği taşımıyor. Tarihsel bir hikayeden ziyade umut ve sevgi dolu bir masal anlatmayı tercih etmiş Eliot. Ama İngiltere’nin yakın tarihini, toplumsal yaşantısını, boş inançları, kırsal kesimdeki cahilliği, cemaat açısından dinin oynadığı rolü, sınıfsal farkları, şaşaalı günleri çok gerlerde kalmış taşra soylularının gülünçlüğünü zengin sembollerle, yer yer mizahla sergiliyor. Özellikle Silas’ın altınlarının çalınıp bebeğin ortaya çıktığı geceyi farklı açılardan anlatırken toplumsal çelişkileri bütün yönleriyle ortaya koymuş. Asıl çatışma ise din ve ahlak arasında. Dinin muhafazakar bir cemiyet yaratma konusundaki gücü ile cemaatin etik değerleri arasındaki çelişki dikkat çekici. Ahlakı ne din ne de cemaat sağlıyor. Cemaatin dışına çıkan Silas’ın ahlaki temizliği, George Eliot’un etik değerlerin din dışılığı inancının yansıması. Diğer yandan toplumun giderek artan muhafazakarlaşmasına ve cemaatleşmesine karşı tepkisini de barındırıyor.
Dine bakışında pozitivizme bağlılığın izlerini görmek mümkün. Eliot, 1954 yılından sonra Feuerbach’ın ‘Hıristiyanlığın Özü’ kitabını çevirmiş, kitap üzerine makaleler yazmıştı ve Spinoza’nın ‘Ahlak’ının çevirisi üzerinde çalışıyordu. Sevgilisi GH Lewes de Comte’un bilim felsefesi üzerine bir kitabın yanısıra, onu açıklayan ve felsefi ve toplumsal sorunlara uygulayan birçok yazı yazmıştı. Eliot’ın romanlarında işte bu fikirlerin etkisi görülür; “Tanrı’nın iyilik kavramının insani bir ideali olduğunu, yeni bir dinin bize birbirimize yardım etmeyi öğretmesi gerektiğini, bencillik ve para hırsının insanı manevi açıdan tükettiğini tutkulardan arınılırsa hayatın güzelleşeceğini düşünüyordu.”
Pozitivizmi benimsemesinin edebiyattaki karşılığı gerçekçilikti. Öyle ki, ‘romanın ana fikri nedir?’, sorusunun yanıtı olabilecek düşünsel geri planı bir kenara bıraktığımızda, ortaya –kendi ifadesiyle- “tozlu sokaklardan ve tarlalardan gelen etten kemikten insanların” yaşamlarını yansıtan bir hikaye çıkıyor. Yoksuluyla, zenaatkarıyla, esnafıyla ve toprak zenginleriyle köy hayatı tasvirleri, ‘Sanayi Devrimi’ni yaşayan İngiltere’nin hem karanlık yüzünu yansıtması hem de Eliot’ın ‘Sanayi Devrimi’ karşısındaki eleştirel duruşunu ortaya koyması açısından dikkat çekici.
Geçmişte yaşanmış bir olayın her şeyi bilen, –arada bir kendi yorumlarını da katan- bir anlatıcının bakış açısından aktarıldığı ‘Silas Marner’, klasik roman kalıplarında yazılmış. Ancak bu kalıpları zorladığı sahneler var. Mesela Silas’ın ruh halini ortaya koyan iç monologlar kullanmış Eliot. Hikayenin basitliğinden söz etmiştim, buna karşılık dil hiç de basit değil. Şiire yatkınlığının da etkisiyle sembollere, benzetmelere ve imgelere yer verdiği uzun cümleleri ile gösterişli bir üslup yakalamak istemiş. Ancak çevirinin bu üslubu yakalamakta zorlandığını söylemeliyim. Sadece bu çeviride değil, son yıllarda yapılan çevirilerde sıklıkla karşılaştığımız ‘olmak’ kökenli sözcüklerin fazlalığı ve gereksizliği, Türkçeye çevrilen yabancı yazarların dilindeki derinliği ve ahengi kaçırmamıza yol açıyor. Daha tehlikelisi, edebiyatla çeviri metinler sayesinde tanışmış genç bir kuşağın da aynı kalıpları benimseyip kullanması. Yerli edebiyata çeviri dilinin sirayet etme tehlikesi ufukta görünmenin ötesine geçti, kapıya dayandı.

SILAS MARNER
George Eliot
Çeviren: Cem Alpan
Can Yayınları
2011, 248 sayfa, 17 TL.