Başka bir dünya mümkün!

Başka bir dünya mümkün!
Başka bir dünya mümkün!

Jean Ziegler

'Utanç İmparatorluğu' ise dünyadaki tröstleşmeyi ele alıyor. Ana fikir şirketlerin dünya üzerinde egemenlik kurma savaşı ve bu savaşta verilen zayiatlar. Ziegler, bu zayiatların 'kaçınılmaz' olmadığını savunuyor
Haber: ZEYNEP ELİF / Arşivi

New York Times’tan Peter Groose, zamanında Jean Ziegler için “öfke dolu postmodern bir Zola” demiş ve yazdıklarını ‘J’accuse’ (Suçluyorum) olarak bilinen açık mektuba benzetmişti. Groose’un söylediklerinin Zola’nınkileri okur gibi dikkatli bir şekilde –ve temkini elden bırakmayarak- okunması gerektiğine inanıyorum. Ziegler konuşulması kolay şeylerden bahsetmiyor ve yazdıklarının yarısı bile doğruysa dünyanın en karanlık günleri yaşadıklarımız değil, yaşayacaklarımız olacakmış gibi görünüyor. Bu, korkutucu bir ‘uyanış’ belki. Ama belki de sadece, bir yazarın ateşli ses tonu nedeniyle amacını aşmış sözler…
Ben, Jean Ziegler’le ‘The Swiss, The Gold And The Dead’ (İsviçreliler, Altın ve Ölüm) kitabıyla tanıştım. O kitapta Ziegler, II. Dünya Savaşı’na karışmamış olmakla gurur duyan İsviçrelilerin, Yahudilerin altınlarını iç etmekteki ‘başarılarından’ bahsediyor, İsviçre bankalarını neredeyse savaş suçlusu olmakla suçluyordu. Ona göre bu bankaların elde ettiği karın getirdiği avantajlardan yararlanan bütün İsviçreliler de bu suça ortak oluyorlardı. “Masum suçlulardan oluşan bir millet” olarak tanımlıyordu bu suç ortaklarını ve şöyle yazıyordu kitabında: “Nazi altınından gelen karlar öylece kasalarda yatmıyor; onlarla tekrar tekrar yatırım yapılıyor, para aklanıyor ve yeniden aklanıyor…” Konuyla ilgilenmişliğiniz varsa bu tartışmaların hala sürüp gittiğini ve Ziegler’in o dönemde yazdıklarının büyük ölçüde doğru çıktığını biliyorsunuzdur. (Yine de insan haklarının ateşli savunucularından olan Ziegler’i internette arasanız ilk karşınıza çıkan İsrail ve ABD düşmanlığı olacaktır. Sebebi basit: O, İsrail’i “vaat edilmiş topraklar” olarak değil “yanlış politikalar izleyen bir ülke” olarak görenlerden.)
‘Utanç İmparatorluğu’ ise dünyadaki tröstleşmeyi ele alıyor. Ana fikir şirketlerin devletler de dahil olmak üzere dünya üzerinde egemenlik kurma savaşı ve bu savaşta verilen zayiatlar. Ziegler bu zayiatların ‘kaçınılmaz’ olmadığını savunuyor. Ona göre, inandırıldığımızın aksine, başka bir dünya mümkün, (yazıya devam etmeden önce şunun altını çizmek istiyorum: Ziegler’in yazdıklarının ne kadarının doğru olduğunu bilemem ama bu kitapta çürümüşlüklerinden bahsettiği örgütlerin hiçbiri kendisine dava açmadı) ama önce insanın kanını donduran bazı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor. 

Afrika’ya ‘yardım’
Her yıl kaç Afrikalı canı pahasına ülkesini terk edip Avrupa ’ya ulaşmaya çalışıyor? Yaklaşık iki milyon kişi. Sonuç? Sefalet ve ölüm. “Afrika hükümetleri balıkçılık haklarını yabancı kuruluşlara sattılar. Japonya, Kanada, Portekiz, Fransa ve Danimarka’nın fabrika-gemileri kıtanın sularını alt üst ediyor. Yoksulluğa itilmiş, umutsuz, perişan Afrikalı balıkçılarsa kayıklarını teknelerini ucuz fiyata mafyanın insan kaçakçılarına satıyor ya da kendileri kaçakçılık yapmaya çalışıyorlar.” Ama gemileri açık denize uygun olmadığından çoğu batıyor ve insanlar ölüyor. Neden ölüyorlar? Çünkü Avrupa sahil koruma ve ilkyardım gemileri bu gemiler battığında yardıma gitmiyor. Ziegler’in Afrika’da tarımın yok edilişiyle ilgili de çarpıcı örnekleri var.
Kaçak göçmenlere dönecek olursak… Ziegler, AB’nin kurduğu yarı gizli Frontex adlı askeri örgütü gündeme getirmek yoluyla sığınmacıların yerleştirildiği kamplardan, Avrupa’nın Afrika’dan gelen göç dalgasına karşı kullandığı mali, teknolojik ve insana dayalı araçlardan, beslenme hakları ihlal edilen köylülerden bahsediyor ve ısrarla altını çiziyor: Yardım yollamak baskıcı grupların ekmeğine kaymak sürmektir.
Zaten ne oluyor o yardımlara? Yardımları götüren örgütler, kuruluşlar ne kadar güvenilir? İnsanı umutsuzluğa sürükleyen yanıtları var bu soruların. Dünya Sağlık Örgütü’nden bir örnek. Dünya Sağlık örgütü devletlerarası bir örgüttür, en üst mercii Sağlık Genel Kurulu’dur ve her yıl Cenevre’de toplanır. Kurulu oluşturanlar resmi devlet organizasyonlarıdır. Ziegler’in iddiasına göre bu delegasyonları oluşturan yüksek memur ve diplomatları kandırmak için bazı ilaç sanayii prensleri bolca para akıtır ve hemen her zaman başarılı olurlar. 2001’de olduğu gibi. “Bir grup İskandinav (ve üçüncü dünya devleti) bir önerge vererek bundan böyle, müzakereler başlamadan önce, delegasyonun her üyesinin çıkar çatışmalarının bildirilmesini istedi.” Yani onları şu veya bu ilaç firmasına bağlayan ilişkileri açıklamaları gerekecekti. “Oylamadan bir gece önce delegelerin kaldığı otellerde içleri nakit parayla dolu çantalar dolaştı durdu. Ertesi sabah müzakereler açılır açılmaz ABD delegasyonu söz istedi ve önergenin, devlet egemenliğine zarar verdiği için reddedilmesini talep ettiler.” Öneri tahmin edebileceğiniz üzere oy çokluğuyla reddedildi. 

Salvador Allende’nin hayaleti
Diktatörler sadece demokratlara işkence etmekle ve halkın özgürlüğünü yok etmekle kalmaz, ülkenin zenginliklerini de yağmalar ve firavunlara layık anlamsız projeleri finanse ederek ülkelerini borç batağına sürüklerler. “Nisan 1964’te hükümet darbesi yapıldığında Brezilya’nın dış borcu 2,3 milyar dolardı. Generallerin iktidarından 10 yıl sonraysa 100 milyar doları bulmuştu. Neden? Çünkü ulusal güvenlik ve entegre kalkınma başlıkları altında büyük borçlara girildi, özellikle ulusal güvenliğin sağlanması için su gibi para akıtıldı ve Eximbank ve IMF gibi kuruluşlar bunu finanse ettiler. 1979 sonunda faiz oranları birden yükseldi ve Brezilya iyice borca gömüldü.” Ama bazen halk duruma müdahale eder ve oyunu bozacak birini başa getirir. O zaman işler karışır. Ziegler, Allende’nin hayaleti olarak tanımladığı Lula’nın seçilişini (Brezilya) buna güzel bir örnek olarak görüyor. Şöyle diyor Lula: Bizce dış borcunu ödemeye karar veren her üçüncü dünya hükümeti, halkını uçuruma sürüklemekte. Borç ödemelerinin derhal askıya alınmasını bekliyoruz. Sadece borç problemini tartışmak yetmez, yeni bir ekonomik düzenin kurulmasının gerekliliği tartışılmalı. Hammaddelerimizi üç kuruşa satıp mamul maddeleri altın fiyatına alarak bu işi sürdüremeyiz.” Peki, Lula seçildikten sonra bunları neden hayata geçiremedi? Kitabı alın okuyun. 

Aydınlanma
1776’da Benjamin Franklin, genç Amerikan cumhuriyetinin Fransa büyükelçisi olarak atandığında 70 yaşındaydı. 23 Aralık’ta Paris’e geldi ve ardından mütevazı bir eve yerleşti. Dedikoducular hemen işe koyulmuşlardı: “Kimse ona mösyö demiyor… herkes sadece Doktor Franklin diye hitap ediyor... Platon ya da Sokrates’e yaptıkları gibi,” diye yazıyordu La Gazette’te. Bir başka gazeteyse şunları yazıyordu: “Proteus da sonuçta insandı. Benjamin Franklin de öyle… ama ne insanlar!” 84 yaşındaki Voltaire artık evinden pek çıkmasa da görkemli kabul töreni için Kraliyet Akademisi’ne kadar gitmişti. Franklin’e nereden geldik diyecek olursanız, kitabın adının, ‘Utanç İmparatorluğu’nun nereden geldiğini görün diye yazıyorum. Franklin, Thomas Jefferson’la beraber Bağımsızlık Bildirgesi’ni yazmıştı. “Aşağıdaki gerçekleri kendiliğinden aşikar buluyoruz: Bütün insanlar eşit doğar; Tanrı onlara başkalarına devredilemeyecek haklar vermiştir. Bunların başta gelenleri şunlardır: Yaşam hakkı, özgürlük hakkı, mutluluk hakkı.” Bir akşam gittiği kafede George Danton kaba bir tavırla ona seslenir: “Dünya adaletsizlik ve sefaletten ibarettir. Nerde ceza? Sizin bildirgenize nasıl saygı gösterilecek? Ne askeri ne adli bir güç…” Franklin şöyle yanıt verir: “Yanlışınız var! Bu bildirgenin ardında çok önemli, ölümsüz bir güç var: Utancın gücü.”
Ne kadar öngörülü bir adam olsa da Franklin’in utancın bir gün yedi harfli bir kelimeden ibaret olacağını, yüzsüzlüğün genel kabul gören bir nitelik kabul edileceğini ve hırsızlığın olağanlaşacağını aklına bile getirmediği anlaşılıyor.

Utanç İmparatorluğu
Jean Ziegler
Çeviren: Hüseyin Boysan
Altın Kitaplar
2011, 304 sayfa, 19 TL.