'Başka biri' olmak için

'Başka biri' olmak için
'Başka biri' olmak için

Filmde Matt Damon, Jude Law, Gwyneth Paltrow da oynamıştı.

Patricia Highsmith imzalı 'Yetenekli Bay Ripley', 1999 yapımı Anthony Minghella filminde karakter derinliğinden ödünler verir, sayfalardaki etkisini belli oranda da olsa kaybeder
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Çağdaş Amerikan edebiyatının ‘psikolojik gerilim’ kanadının bir numarası olmasına rağmen, özellikle Avrupalıların yere göğe sığdıramadığı kalemlerin başında gelir Patricia Highsmith. Bu durumun müsebbibi, Highsmith’in ya da karakterlerinin sık sık Avrupa ’yı ziyaret etmesinden ziyade, yazarın psikolojik gerilime ‘varoluşçu’ dokunuşlarda bulunmasıdır kuşkusuz. Böylesi bir ‘melezlik’, onu hem benzersiz kılar hem de yetkinlik alanını genişletir, edebî olarak da çok daha zengin bir kıvama taşır.

Patricia Highsmith’in ilk yayımlanışı 1955’e denk düşen ve sonrasında dört kitapla ‘beşleme’ye dönüştürdüğü romanı ‘Yetenekli Bay Ripley’ ise, yazarın ilk romanı ‘Trendeki Yabancılar’la birlikte iki başyapıtından biri olarak kabul edilir. Romanın yayımlanmasından hemen bir yıl sonra Alfred Hitchcock tarafından sinemalaştırılan ‘Trendeki Yabancılar’la kafa kafaya giden bir başarısı vardır ‘Yetenekli Bay Ripley’in.
Romanın başkarakteri Tom Ripley, edebiyat tarihinin en önemli ‘anti kahraman’ figürlerinden biridir. Tası tarağı toplayıp İtalya’da yaşayan genç Amerikalı Dickie Greenleaf’i memleketine geri dönmeye ikna etme görevi alır. Görevi verense Dickie’nin babasıdır. Ufak sahtekârlıklar yaparak ‘geçinen’ Tom, gönülsüzce de olsa bu görevi üstlenir, İtalya’ya gider. Burada geçen zaman , onun içindeki ‘başka biri olma’ isteğini kamçılayan bir süreci de beraberinde getirecektir. Bu istek, onu Dickie Greenleaf’in yerine geçmeye kadar götürür, nihayetinde de ‘kabullenilme’ açlığını dindirmenin bir yolu olarak kendini gösterir. Ancak bu sonuç, onun baştan planladığı bir şey değildir. Dickie’yle karşılaştıktan sonra ondan aldığı pozitif ya da negatif elektrik belirleyici olur. Ve ‘masum’ bir istek değildir onunki, giderek cinayet(ler) işlemesini sağlayabilecek bir motivasyon sağlar ona. Dickie’nin yerine geçmesiyle elde edeceği maddî kazanç da işin tuzu biberidir...
‘Yetenekli Bay Ripley’, toplumun dışlamayı seçtiği bir karakterin intikamıdır bir bakıma. Bu dışlanmışlıktan kurtulmanın bir yolu olarak gördüğü İtalya ziyareti, ‘vahşi’ bir şekilde de olsa semeresini verir onun için. Patricia Highsmith’in aceleye gerek duymadan, usul usul geliştirdiği, gerilim dozunu gıdım gıdım yükselttiği metin, bir karakterin nasıl geliştirileceği üzerine derslik işaretlere sahiptir aynı zamanda. Tom Ripley, ‘yetenekli’dir ve yeteneklerini amaçları uğruna sergilemekten geri durmaz. Ama yeteneklerinin sınırsızlığı, çevresi için tahrip gücü yüksek bir bombaya dönüşür.

Bu romanın varoluşçu yapısıysa daha çok Tom Ripley karakterinin özelinde gizlidir. Onun sürekli kendini sorgulayan doğası, bir tür ‘kendiliğindenlik’le anlamlanır, olayların akışına hükmetmeyle kendini göstermez. ‘Büyük bir plan’ doğrultusunda eyleme girişmez Ripley, her bir olay karşısında kendince ‘saf’ refleksler gösterir ve bir diğerine geçiş için kullanır onu. En büyük motivasyonu dünyayı gezmek, yeni yerler görmektir, aralarda yaşadıkları birer ‘teferruat’tır sadece.

‘Yetenekli Bay Ripley’de zaman zaman vurgulanan eşcinsel boyutsa üstü örtülü bir biçimde hissedilir. Tom Ripley’in eşcinsel olduğuna dair net bir görüş öne sürmek imkânsızdır. Onun Dickie’yle yakınlaşması ya da Dickie’nin kız arkadaşı Marge’a karşı duyduğu öfkenin altında yatanın eşcinsellikle bağdaştırılması tam da doğru bir çıkarsama değildir. Zira Tom Ripley karakterinin böylesi ‘net’ motivasyonları olabileceğine dair bir işaret yoktur romanda. “Her şey olacağına varır” tarzı bir yaklaşımı vardır onun, dolayısıyla da ‘koşullu’ yargılardan uzak bir hayat sürer.
Patricia Highsmith’in bu romandaki başarısının altında yatanları sadece karakterin yolculuğuyla açıklamak mümkün değil tabii. Özellikle gerilime koşut biçimde ele aldığı ‘noir’ kurgu da önemli bir yer tutar. İlk sayfadan başlayarak ‘suç’la kurduğu ters ilişki, onu devasa bir resimle baş başa bırakır nihayetinde. Cinayetleri araştıran İtalyan polisinin beceriksizliğini ‘komik’ unsur olarak kullanır Highsmith, Dickie’nin babasının Amerika’dan getirttiği özel dedektifse metnin polisiye gelişimini ‘rahatlatan’ bir etkendir. Ancak resmin içinde birer ayrıntı olabilen bu unsurlar, biraz yukarıdan bakıldığında karşımıza çıkan ‘varoluşçu suç ve ceza’nın içinde eriyip gitmeye mahkûmdur. Tom Ripley’in yetenekleri, kendisi dışında herkesi lanetleyecek bir bütüne ulaştırır romanı. Karakterin giderek karanlıklaşan ruhu, hikâyeyi de aynı oranda karanlığa yöneltir, karakter açısından sonuç veren, okuyucu içinse ‘sonuçsuz’ bir finale ulaştırır.

‘Kendiliğinden gerilim’ zedeleniyor

‘Yetenekli Bay Ripley’, yayımlanışından beş yıl sonra Fransız usta René Clément tarafından ‘Kızgın Güneş’ (Plein Soleil) adıyla sinemalaştırılır. Alain Delon’un Tom Ripley’i, Maurice Ronet’nin Greenleaf’i, Marie Laforêt’nin Marge’ı canlandırdığı bu filmden yaklaşık kırk yıl sonra aynı roman yeniden beyazperdeye taşınır. 2008’de hayatını kaybeden İngiliz sinemacı Anthony Minghella’nın (gene onun elinden çıkma ‘İngiliz Hasta’ya da bu sayfalarda yer vermiştik) yönettiği 1999 yapımı ‘Yenetekli Bay Ripley’, plastik açıdan neredeyse kusursuz olmasına karşın, Patricia Highsmith uyarlaması olarak yeterli doygunluğa sahip değildir. Karakterlerin derinlerine inmektense daha çok filmin ‘güzel’ olması üzerinde çalışan Minghella, ‘izlenir’ kıvamda ama romanın ritminden uzaklaşan bir bütüne ulaşır sonuç olarak.
Film, genel hatlarıyla romana sadık gibidir aslında. Minghella, Highsmith’in yolunu takip eder gibi görünür. Ama biraz ayrıntılara girdiğimizde temel bazı farklılıklar görürüz, ki bunlar da filmin iyiliği için yapılmış değildir. Örneğin, Cate Blanchett’in oynadığı ve filmde kilit anlamlar üstlenen Meredith Logue karakterinin romanda yeri yoktur. Filme bu karakter yerleştirilerek, romanda zaten enfes biçimde bağlanmış olan hikâyeye farklı bir final monte edilir. Etkili gibi görünmesine karşın, Tom Ripley karakterinin yeni bir cinayete daha koşar adım gitmesine neden olur bu final ve Highsmith’in yarattığı ‘kendiliğinden gerilim’i zedeler. Öte yandan, gene filmin sonlarında önemli bir yer işgal eden ve Tom Ripley’in eşcinselliğine ‘net’ bir vurgu yapan Peter Smith-Kingsley karakteri, romanda da vardır ama böylesi bir etkiye sahip değildir. Başkarakterin bütün duygusunu yerle bir edebilecek kadar etkin bir karakter olarak çıkar karşımıza ve hikâye kurgusunu tamamen değiştirir.
Tüm bunların ötesinde, filmi izlerken rahatsız etmeyen ve genel gidişata uygun gibi görünen ilk cinayet sahnesi (Tom’un Dickie’yi teknede öldürdüğü sahne), romanı okuduktan sonra değerini yitirir bizim için. Zira romanda öldürmek maksadıyla biner tekneye Tom ve soğukkanlı bir şekilde işler cinayeti. Filmdeyse Tom’un ruhunda bir şeylerin biriktiğini hissedersiniz, ama tekneye binişinde öldürme motivasyonu yoktur. Oradaki tartışma sonucunda yaşanan bir anlık öfkenin sonucudur o cinayet. Küçük bir ayrıntı gibi görünmesine karşın, Tom Ripley’in karakteristiğini eyepce örseler bu farklılık.

Kitaptan bağımsız olarak görüldüğünde de kimi eksiklikleri vardır Minghella’nın filminin, ama derli toplu bir gerilim filmi olarak sorunsuzca izlenmesine engel değildir bunlar. Matt Damon, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Cate Blanchett, Philip Seymour Hoffman, Jack Davenport ve James Rebhorn’dan oluşan oyuncu kadrosuysa bu filmin en önemli artısı olarak öne çıkar. Ve daha önce de dediğimiz gibi, yapımın plastiği hayranlık uyandırıcıdır, tıpkı Minghella’nın önceki edebiyat uyarlaması ‘İngiliz Hasta’da olduğu gibi...
Not: ‘Yetenekli Bay Ripley’in DVD’sini raflarda bulabileceğiniz gibi, 2002 yapımı ‘Ripley’in Cinayetleri’ne de DVD formatında ulaşmanız mümkün.

YETENEKLİ BAY RIPLEY Patricia Highsmith
Çeviren:
Armağan İlkin
Can Yayınları
2001, 280 sayfa
19 TL.