'Başkalarının hayatı'nı yaşamam ben!

'Başkalarının hayatı'nı yaşamam ben!
'Başkalarının hayatı'nı yaşamam ben!
Charlotte Brontë'nin 'kadın özgürlüğü' üzerine etkili bir söylem geliştirdiği romanı 'Jane Eyre', Cary Fukunaga'nın sadık yorumu ve başroldeki Mia Wasikowska'nın mükemmel performansıyla etkisini günümüze taşıyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Üç kız kardeş... Anne, Emily ve Charlotte Brontë... Üçü de İngiliz edebiyatının ‘klasik’ olarak kabul edilen romanlarına imzalarını atmışlar. Anne’in ‘gerçekçi’ damarına karşılık, Emily ve Charlotte’un ‘romantik’ duruşlarının öne çıktığıysa bir gerçek. Emily’nin ‘Uğultulu Tepeler’i ve Charlotte’un ‘Jane Eyre’inin popülaritesine ulaşamayan Anne, biraz onların gölgesinde kalmış gibi görünse de sonraki dönemlerde hakkı teslim edilmiş bir yazar. Öyle ya da böyle, erken yaşlarda hayata veda eden bu üç kız kardeşin İngiliz edebiyatını derinden etkiledikleri ve gelecek kuşaklara kalacak yapıtlar ortaya koydukları tartışılmaz.
Her birinin arasında iki yaş fark olan kardeşlerin büyüğü Charlotte Brontë’nin dört romanlık külliyatının ilk ve en önemli parçası olan ‘Jane Eyre’, 1847’deki yayımlanışından itibaren edebiyatta ‘gotik etkiler taşıyan romantik akım’ın zirvelerinden biri olarak kabul görür. Roman, adını aldığı ‘özgür ruhlu’ başkarakterin büyüyüp olgunlaşma hikâyesini anlattığı gibi, bir yandan da kayıp bir aşkın peşine takılır. Karakterin başına buyruk, özgüveni tam, hiçbir zaman teslim olmayan genç bir kadın olması ve onun romandaki iki erkek karakter karşısındaki duruşuyla feminist söylemin de bayraktarlığını üstlenir bu roman. Jane Eyre, hiç kuşkusuz bir ‘kahraman’dır ve erkeklerin dünyasında eğilip bükülmesi mümkün olmayan bir ‘öncü’dür. Yaptıkları ya da yapmadıklarının tek sorumlusu kendisidir, duygularıyla hareket eder gibi görünür ama mantığın süzgecinden geçirir tüm duygularını.
Charlotte Brontë’nin Currer Bell ismiyle yayımladığı ‘Jane Eyre’, yüzeyde ‘basit’ bir hikâye anlatıyor gibi görünse de, hem başkarakterin ‘sağlam’ duruşu hem de toplumsal eleştiri boyutuyla son derece etkili bir romandır. On yaşında başlayan Jane’in serüveni, onun mürebbiye olarak gittiği malikanede yaşadıklarına odaklanır daha ziyade. Burada hayatının aşkıyla tanışır, hem duygusal hem de ruhsal olarak olgunlaşır, sınıfsal aşağılamaya karşı durur, sırlarla dolu bu evde ‘yeni bir dünya’ bulur ve onu paramparça edecek bir aşk acısı yaşar. Âşık olduğu ev sahibine karşı sağlam duruşunu bir an bile kaybetmeyen Jane, ‘yalan’ üzerine kurulu bir ilişkiyi reddederek malikaneyi terk ettiğinde, karşısına başka bir erkek çıkar. Bu kez bir din adamıdır onu kıskaca almak isteyen. ‘İyilik’ motivasyonuyla hareket eden adam, Jane’i istediğini itiraf ettiğindeyse, kahramanımızın ‘duvar’ı bir kez daha örülür. Âşık olduğu adama geri döner, onun artık bir ‘zavallı’ olmasıysa Jane’i bu ilişkiyi yürütmek adına kamçılar adeta. Roller değişmiş olsa da genç kadının duruşu değişmez, gene ‘kendi istekleri’ doğrultusunda hareket eder, ‘başkalarının hayatı’nı yaşamayı reddeder bir kez daha...
Bu hikâye, Charlotte Brontë’nin ‘kadın özgürlüğü’ konusundaki fikirlerini ete kemiğe büründüren bir metindir. Yazar, karakterine sonsuz acılar çektirmesine rağmen, onu hiçbir zaman ‘çaresiz’ kılmaz. Jane Eyre, ne olursa olsun kendi ayakları üzerinde duracaktır, durur da. Çevrenin onu dibe itmeye yönelik bütün hamlelerine karşılık, onda hiç kaybolmayan bir özgüven vardır, yıkılıp yerle bir olmasını önleyen. Feminizmin ilk adımlarını hissettiren roman, karakterin ‘korku’yla olan alışverişini ve romantik yanını da aynı potada eritmeyi başarır. Toplumun bir ‘karabasan’ gibi üzerine çöktüğü Jane’in kurtuluşunun anahtarı kendisidir her daim, ‘herkese karşı tek başına’dır çoğunlukla.
Charlotte Brontë, özyaşamsal ögeler de içeren romanını William Makepeace Thackeray’e ithaf eder. Thackeray’in ‘Jane Eyre’den hemen önce yayımlanan romanı ‘Gurur Dünyası’ndaki ‘güçlü’ kadın karakterlerin etkisi vardır bunda belki de. ‘Jane Eyre’, Charlotte Brontë’nin gotik bir atmosfer içinde romantik bir yapı kurduğu, 19. yüzyılın erkek egemen dünyasına karşı bayrak açtığı, kadınların ‘Jane gibi’ olmasına ön ayak olduğu kusursuza yakın bir metindir. Henüz otuz bir yaşındayken bu romanı kaleme alan yazar, ‘zamanının çok ötesinde’ bir bakışa sahip olduğunu da gösterir ‘Jane Eyre’le, tıpkı başkarakteri gibi... 

Filmde ‘ yorum farkı’ yok!
1910’lardan itibaren sık sık beyazperdenin ilgi alanına girip birçok önemli filmin öznesi haline gelen ‘Jane Eyre’in son çevrimini yapan genç yönetmen Cary Fukunaga, tavizsiz senaryosuyla romanın ruhunu es geçmeyen Moira Buffini’nin de yardımıyla filmini ‘önemli’ kılmayı başarıyor. Başroldeki Mia Wasikowska’nın kusursuz bir Jane Eyre olduğu film, hikâyenin gotik doğasını da ustaca yansıtıyor. Jane’in ‘güçlü kadın’ duruşunu ilk dakikadan itibaren sahiplenen yapım, metni görselleştirirken romandaki ‘mesafe’yi korumanın da üstesinden geliyor.
Romanı adım adım takip etmesine karşın, tabii ki bazı farklılıklar var filmde, ama bunlar ‘yorum farkı’ olarak öne çıkmıyor. Örneğin, Jane’in din adamıyla karşılaşma bölümü, romanda lineer kurguyla son aşamalarda karşımıza çıkarken, filmde bunu filmin açılışında görüyor, geri dönüşlerle Jane’in hikâyesini takip ediyoruz. Sinemasal zenginlik kazandırması açısından doğru bir seçim olduğunu söyleyebiliriz bunun. Öte yandan, roman filmin bittiği yerde bitmiyor, Jane’in hikâyesini biraz daha uzatıyor Charlotte Brontë. Fukunaga’nın filmini eksik kılmıyor bu durum, aksine daha ‘net’ bir final getiriyor önümüze.
‘Jane Eyre’in sinema versiyonu, bir edebiyat eseri okuyormuş gibi takip edilebilen bir çalışma. Baştan sona kadar bu özelliğini koruyan yapım, başkarakterin gelişimini adım adım izlerken, bir yandan da onun korkularına yakın durmamızı sağlayan bir görünüm arz ediyor. Jane’in hayatı kendi doğrularıyla okuyan tavrını etkili bir biçimde yansıtan film, başroldeki Mia Wasikowska’nın ‘inanmış’ performansını iyi değerlendiriyor, genç aktrisin hiç sekmeyen kompozisyon çalışmasına sırtını dayıyor. Onun aşklarını canlandıran Michael Fassbender ve Jamie Bell de romandan fırlamış gibiler filmde, her iki aktör de rollerinin haklarını veriyorlar.
Henüz otuz dört yaşında olan Cary Fukunaga’nın sonraki yıllarda yapacaklarını merak etmemize vesile olan ‘Jane Eyre’, sinemanın edebiyattan aldığı desteği olumlu değerlendirdiği yapımların arasına katılabilir rahatlıkla. Charlotte Brontë’nin yarattığı dünyanın sağa sola çekiştirilmediği, öte yandan da ilginç bir şekilde ‘özgün’ duran bu çevrim, erkeklerin dünyasında özgürlüğünü ilan edebilmek için bugün bile yoğun çaba harcamak zorunda bırakılan kadınlar için de bir ‘ilham kaynağı’ kuşkusuz, tıpkı romanın 19. yüzyıl (ve sonrası) kadınlarına olduğu gibi...
Not: ‘Jane Eyre’ gösterimde.

JANE EYRE
Charlotte Brontë
Çeviren: Nihal Yeğinobalı
Can Yayınları
2008, 580 sayfa, 31,5 TL.