Baskılara karşı siper kazmak!

Baskılara karşı siper kazmak!
Baskılara karşı siper kazmak!
Erwin Piscator, 'Politik Tiyatro' kitabı boyunca faşizme karşı eylemliliği pratik politika eylemine dökmenin zorunluluğuna değiniyor
Haber: Sarphan Uzunoğlu / Arşivi

Erwin Piscator ismi belki birçok tiyatro izleyicisi ve okur için Brecht kadar tanıdık gelmeyecektir; ancak Piscator, faşizme karşı sanatla örgütlü mücadelenin temellerini atan isimlerden biriydi. Kurucusu olduğu Piscator-Bühne sahnesi de dahil olmak üzere tüm hayatını muhalif bir mecra olarak sanatı geliştirmeye ve sanatın muhalif kalması için nasıl yönetilmesi gerektiği üzerine kafa yormaya harcadı. O’nun, Nazi Almanyası’nın baskıcı koşullarına karşı bir direniş bayrağı olarak adlandırabileceğimiz mücadelesi ise ‘Politik Tiyatro’ isimli kitapta yine kendisinin kaleminden okurla buluşuyor...
Şöyle diyor Piscator: “Faşizmi sadece tiyatromuzla durduramayacağımız daha başlangıçta hepimiz için çok açıktı.” Dünyanın dört tarafını saran faşizm belasına karşı sanat bir mecraydı; ancak mühim olan onu dönütürebilmekti. Piscator, kitabı boyunca faşizme karşı eylemliliği pratik politika eylemine dökmenin zorunluluğuna değiniyor. Sanatsal başarı yahut başarısızlığın, politik başarılarla yahut başarıszlıkla kıyaslandığı bir dönemde ortaya koyduğu tiyatronun muhasebesini yapan Piscator, epik tiyatronun kılavuzunu yazmış demek, sanıyorum ki abartı olmaz. O, savaştığı sistemle verdiği kavgayı kutsallaştırmıyor; ama ona gereğinden az değer de atfetmiyor. Üstelik, bu deneyimi belgeleme işini de üstlenerek yanlış anlamaların da önüne geçmiş oluyor. 

Ezilenlerin tiyatrosu
Belki de Augosto Boal’ın ‘Ezilenlerin Tiyatrosu’ndaki ifadelerini hatırlatmakta fayda var. Boal “Tiyatro eylemi zorunl olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden biridir... Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar bizi temel yanlışa sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur,” demişti. Piscator ise politik bir eylem olarak tiyatronun nasıl bir seyir izlemesi gerektiğini temel mesele hâline getiriyor.
Aslına bakılırsa, arkadaşı Brecht gibi Piscator’un da Epik Tiyatro’ya ilişkin endişe ve söylemleri sosyal problemlerle biçimleri aynı anda ele alıyor. Sanatsal muhalefeti güçlü tutmak adına tiyatronun eğitici ve hareketlendirici işlevini öne koyuyor.
Elbette kitabın kendine has bir yapısı söz konusu. Sanat ve politika arasındaki içkinliğin ifadesi ile başlayan kitap aslen dönemsel siyasal baskının kalıcılığına karşı politika ve sanat alanlarındaki paralelliği ele alıyor. Hemen ardından ise bu paralelliğin tarihsel bir gereklilik olduğuna dönülüyor ki, sanatın ‘her daim’ olmasa da mutlaka bir şekilde kimi örnekleriyle muhalif olduğunu politik tiyatronun tarihine değinilen kısımda görebiliyoruz. 

Özerk bir sanat mümkün mü?
Devletin, bugün bile devlet tiyatroları, şehir tiyatroları derken, Kültür Bakanlığı aracılığıyla pençelerinin arasında tuttuğu sanata karşı bir akım olarak proleterya tiyatrosu ise, özerkleşme yolunda bir sanat mücadelesine ilk adım olarak kitapta yer alıyor. Piscator’un politik tiyatro fikir ve inşaasını üstüne konumlandırdığı temel ise kitap boyunca sıkı bir planla işleniyor. Kronolojik olmanın yanı sıra, muhalif bir tiyatronun ‘kullanma kılavuzu’ niteliğini taşıyan bilgiler kitabın iskeletini teşkil ediyor.
Brecht’in “Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru özellikle Piscator’undur. Bu yönelme olmaksızın beim tiyatrom düşünülemezdi,” cümlesi haddinden fazla tevazu taşıyan bir cümle değildi. Çünkü Piscator’un ‘Politik Tiyatro’ isimli eseri Brecht’in Epik Tiyatro’sundaki yer yer düzensiz ve dönemsel şartlardan soyut okunamayacak yapıyı da dönemin gerçeklikleri ile bağlayarak ele alıyor. Zaten Piscator’un da Dadacılar dahil olmak üzere içinde bulunduğu muhalif sanatsal toplulukların ortaya çıkış süreçlerini dönemin gerçekliklerinden bağımsız okumak bizi olsa olsa hataya götürür.
Piscator-Bühne’nin birinci ve ikinci dönemlerini anlatan kitapta, özellikle altın çağ olarak adlandırabileceğimiz birinci dönemin nasıl bir aşınma yaşadığını da görebilmiş oluyoruz. Faşizm baskısı yahut ekonomik buhran karşısında sanatsal kadroların sanatsal birliktelikteki kararlılığı göz kamaştırırken, çeşitli çatışmalardan da haberdar olabiliyoruz. Dahası teknik bakımdan da çeşitli çizimler eşliğinde Piscator-Bühne’nin eser icrası ve eserin inşaası dönemlerine tanıklık edebiliyoruz.
Politik bir problemin tiyatronun temelinde olduğuna inanan Piscator, Brecht’in de değindiği üzere tiyatroya eğitici bir nitelik kazandırma yönünde en önemli deneyimi ortaya koymuştur. Dahası Piscator, tiyatrosunun kalıcı amacı olarak bu didaktik temeli öngörmüştür. Zaten Brecht’le ikisini ayıran nokta da budur. Brecht’in tiyatro anlayışını okuyabileceğimiz Epik Tiyatro’sundaki fikirlerin mikro boyutlarına karşı Piscator’un olayları makro bir çerçeve içerisinde ele alma azmi ve anlayışı açık bir biçimde ‘kardeşim’ diye seslendiği Brecht’ten farkını ortaya koymuştur.
Piscator, önümüze koyduğu sorunlar yumağıyla klasik sanat tartışmalarının ötesinde bir tartışma açıyor ve yüzleşilmesi zor kimi sorular soruyor. Tiyatronun ve sanatın muhalif, politik potansiyelinin ortaya konması için tiyatrocuların ve yapımcıların bizzat yüzleşmeleri gereken sorunları ele alıyor.

Kalıcı bir cephe olarak sanat
Piscator’un tiyatrosu, faşizme bir başkaldırıydı; ama o bunu ‘gülünçlük’ yahut ‘ironi’nin ötesinde, ciddi bir çerçeve ile yapmayı tercih ederek birçok çağdaşından farklılaşmıştı. Belki de yeniden Boal’ın sözüne dönersek, ezilenlerin mücadelesinde bir silah olarak tiyatro fikrinin en sıkı uygulayıcılarından biri Piscator oldu. Sistemi tüm kurumlarıyla ele alan ev ‘an’ın yahut ‘sahne’nin değil, sistemin karşı-argümanlarını üreten biri olarak faşizmle mücadelede bir kulvar açtı.
Brecht’le Piscator’u ayıran ince çizginin toplumları ayaklandırma, sorunu ele alma potansiyeli gibi değişkenlerdeki farkları asıl mesele haline geliyor.
Belki de Piscator’un döneminde sanatın durumunu gözden geçirmek adına saldırı anında, siper kazması emredildiğinde Piscator’un bunu beceremeyişi ve çavuşunun alaycı biçimde mesleğini sorduğunda “Oyuncu” cevabını verirken duyduğu utanç bile bombalar arasında, bir savaş döneminde Piscator’un verdiği ‘ciddiye alınma’ ve ‘var oluş’ mücadelesinin bir temeli olarak görülebilir. Piscator bile, politik bir temele oturtmadan önce mesleğini savaşların, buhranın, krizin ve ölümlerin dünyasında “yaşantısıyla ilgisiz, çağa ve gününe uymayan bir şey” olarak görüyordu. Piscator’un gençliğinde meydana gelen ve mesleğinden utanç duymasına neden olan bu olay belki de onun gelecekteki tiyatro anlayışına temel teşkil etmişti.

Polİtİk Tİyatro
Erwin Piscator
Çeviren: Mustafa Ünlü, Suavi Güney
Agora Kitaplığı
2012, 283 sayfa, 27 TL.