Bazıları hep kazanır

Bazıları hep kazanır
Bazıları hep kazanır
Paulo Coelho'nun romanları bir taraftan çok sevilirken diğer taraftan ağır eleştiriler almıştır her zaman. Yazarı seven okurları onun acıklı hayat hikâyesini de bir nebze bulurlar yazdıklarında. Yazar 'Hac' adlı romanında hayatındaki mistik yolculuğu anlatmıştı. 'Kazanan Yalnızdır'da da aslında bildiği bir yeri, tanıdığı insan portrelerini anlatıyor
Haber: Asuman Kafaoğlu-Büke / Arşivi

Dünyanın en çok dile çevrilmiş ve en çok satmış yaşayan yazarı olarak rekorlar kitabına girmiş Paulo Coelho’nun yeni romanı Kazanan Yalnızdır, öncekilerden farklı bir dünyanın dekorunda geçiyor. Bu yeni romanında ne mistik Afrika çöllerine ne de Kuzey İspanya’da kutsal hac yolculuğuna götürüyor bizi Coelho, bunların yerine parıltılı Cannes Film Festivali’nin bir gününü konu ediyor. Kahramanlar ise peygamberler, çobanlar ya da ermişler değil, moda ve sinema dünyasının şöhretleri ve şöhret sözüyle kandırılmaya hazır, güzel, hevesli ve hırslı genç kadınları. Bunlara ek olarak bir de seri katil var aralarında gezinen.
Olaylar, İgor adındaki Rus milyarderin Cannes’a gelmesiyle başlıyor. Buraya özel jetiyle gelen İgor’un tek amacı, iki yıl önce evi terk eden karısının kalbini kazanıp yeniden birlikte olmak fakat bunun için kimseye tavsiye edilmeyecek bir yöntem seçiyor: önüne çıkanı öldürmek. Nasıl bir çıkarımla ulaştığı belirsiz saplantısına göre, masum insanların ölümleri karşısında irkilecek karısı, eski kocasının onu nasıl sevdiğini anlayacak ve ona geri dönecek. Afganistan’da savaşırken öğrendiği, kimselerin adını bile duymadığı öldürme teknikleriyle ve bir seri katilin serinkanlılığıyla, gün ışığında kalabalık Cannes sokaklarında, görgü tanıklarına aldırmadan bir ölüm makinesi gibi çalışıyor. Her cinayet sonrasında da karısına sms atıp bir dünyayı daha yıktığını bildiriyor fakat telefonuna inen cinayet haberlerinin anlamını çözmekten aciz karısı, ne polise bildiriyor ne de başka birisine (yeni kocasına) bundan söz ediyor. Bu arada İgor’un karşısına rastlantı sonucu çıkan insanların hayatları ve Cannes’a geliş nedenleri romandaki yan öyküleri oluşturuyor. Bazıları şans eseri ölüm meleğinden kurtuluyor ama hepsi bu kadar şanslı değil.
Romanın büyük bir kısmı Coelho’nun ‘Süpersınıf’ dediği güç sahibi insanların ne denli çürümüş hayatlar sürdüğünü anlatmakla geçiyor: “Güç sahipleri yalnızca Güç Sahipleriyle konuşurlar, sık sık bir araya gelip öğle ve akşam yemekleri yemekten, büyük festivalleri daha akıl çelici kılmaktan, lüks ve şan şöhret dünyasının bir fikrin peşine düşmeyi göze alan herkes için erişilebilir olduğu hayalini körüklemekten, kazançlı olmayan her türlü çatışmadan kaçınmaktan ve kendilerine daha fazla güç ve para sağlayacağını umdukları durumlarda ülkeler ve şirketler arasında saldırganlığı beslemekten (...) başka bir şey düşünmezler, çünkü Süpersınıf’ın kibirliliği her zaman zirvenin zirvesinde olmak için kendi kendisiyle yarışmaktan ibarettir.” Bu satırlara benzer genellemeler roman boyunca sürüyor. Fransız rivierasının güzel şehri Cannes Coelho’nun kaleminde, modern çağın Sodom ve Gomora’sına dönüşüyor; kutsal kitaplarda anlatılan, günahları yüzünden yok olmaya mahkûm antik kentler gibi Cannes da barındırdığı kötülük yüzünden böyle bir seri katilin eline düşüyor sanki.
Genellemeler sadece Cannes ile ilgili değil. Ünlü yönetmen ve yapımcıların hepsinin erkek olduğu bu ortamda, şöhret için her kiminle olursa yatmaya hevesli genç yeteneklerin de hepsi kadın. Coelho kitabın önsözünde bu romanda sadece sinema dünyasını değil, günümüzün yalın portresini çıkardığını yazıyor. Diyelim yazarın genellemelerini cadı kazanı şöhretler dünyası için kabul ettik, ama bunu tüm insan ilişkileri için kabul etmek, aşırı basitleştirilmiş bir dünya görüşünden başka birşey olamaz.

Bu bir cinayet romanı değildir
Romanda, bir adam 24 saat içinde beş-altı kişiyi öldürüyor, bunların hepsini açık havada, büyük bir kısmını aydınlık Cote d’Azur güneşi altında, parmak izlerini silmeden, geride ipuçları bırakarak yapıyor, sonra da yolda gördüğü bir polise gidip katil olduğunu çok düzgün bir Fransızca ile söylüyor. Bu arada cinayet işlerken onu gören görgü tanıkları, cinayet mekânından ayrılırken çarpıştığı kadın ya da sokakta cesurca selamlaştığı insanların hiç biri, itirafta bulunduğu polis gibi onu ele vermiyor. Birazcık polisiye okumuş ya da kadavralar üzerine moleküler analiz yapan televizyon dizilerden birini seyretmiş herhangi bir okura bu cinayetler inandırıcı gelmeyecektir. Teknolojinin tüm nimetlerinin kullanıldığı bu çağda neden İgor’un peşine düşülmez, anlamak mümkün değil. Oysa geride bıraktığı izler çok açık.
Elbette bu bir cinayet romanı değil, bu yüzden de cinayet romanlarına özgü titiz kurgu ‘Kazanan Yalnızdır’dan beklenmemeli fakat üstünkörü anlatı sadece cinayetlerle ilgili değil, kurgu hataları da göze batıyor. Suç aletlerinin ulu orta ve temizlenmeden (örneğin içki bardağı ve kamış) bırakılmasından daha önemli olarak, kurbanlardan birine verdiği paranın da daha sonra kurbanın üzerinden çıkmaması gibi sorunlar var. Ama en önemli kurgu hatası, İgor’un daha önce hiç gelmediği söylenen Cannes’a (s.20) sonradan anlaşılacağı üzere çok kereler gelmiş olması. Zaten kenti o kadar yakından tanıyor, her sokağını ve otelini öylesine biliyor ki, birkaç saat önce gelmiş olma olasılığı ilk baştan beri doğru görünmüyor.
Paulo Coelho’nun romanları bir taraftan çok sevilirken diğer taraftan ağır eleştiriler almıştır her zaman. Yazarı seven okurları onun acıklı hayat hikâyesini de bir nebze bulurlar yazdıklarında. İlk başta Hac adlı romanında hayatındaki mistik yolculuğu anlatmıştı. Bu yolculuk öncesi yaşadığı dramlar, örneğin anne ve babasının onu on yedi yaşında bir akıl hastanesine yatırmaları (yazar olmak istediği için!) mutlaka Coelho’yu derinden yaralamış olayların başında gelir. Kazanan Yalnızdır’da da yazar aslında bildiği bir yeri, tanıdığı insan portrelerini anlatıyor. 2008 yılında ünlü romanı ‘Simyacı’nın film haklarını satmak üzere Cannes film festivaline gitmiş, romanda anlattığı havayı büyük olasılıkla o dönemde solumuştu. Simyacı’nın yayın haklarını altmış milyon dolar karşılığında ünlü yapımcı Harvey Weinstein’a satmış olması (filmi, Matrix filmindeki Morpheus rolüyle tanıdığımız Laurence Fishburne’un yöneteceği söyleniyor) bir bakıma yazarın tiksintiyle bahsettiği sinema ve şöhret dünyasına o kadar da uzak olmadığını gösteriyor.
Paulo Coelho önceki romanlarıyla kıyaslandığında farklı bir dünyayı anlatıyor dedik fakat İgor’un öyküsünde de yazarın sevdiği türden ulvi mesajlar yok değil. Roman kahramanları, İgor ile eski karısının yeni kocası (Müslüman) çok dindarlar. İkisi de davranışlarının Tanrı gözünde değerleneceği düşüncesiyle hareket ediyorlar. Bunu da sık sık dile getiriyor kahramanlar. Çoğu davranışlarını değerlendirirken de bir şeyi yapabilmiş olmalarını Tanrının izin vermiş olması şeklinde yorumluyorlar: Tanrı istemeseydi engel olurdu ya da araya bir engel koyardı, bunlar olmadığını göre tüm davranışlar Tanrı onayı almış sayılabilir. Coelho’nun kahramanlarının davranışları altında hemen her zaman böylesi bir akıl yürütme yatıyor. Belki yazarın kendisi adaletten daha önemli olarak ilahi adaleti gördüğü için, yasalar ve ahlak bu konularda işe yaramaz görünüyor. Kuşkusuz Coelho’nun önceki romanlarında başarıyı sağlayan tam da buydu. Yazar metafizik görüşlerini yerleştirdiği romanlarında ilahi adalet temelinde kurguyu oluşturuyordu ve Simyacı, Hac gibi eserlerinde bu sorun olmuyor hatta yazara yardımcı olan bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. Oysa Kazanan Yalnızdır cinayetler üzerine kurulmuş, ahlak ve yasa konularıyla içiçe geçmiş bir roman, önceki romanlarındaki formül belki de bu yüzden burada tutmuyor.

KAZANAN YALNIZDIR
Paulo Coelho
Çeviren: Celâl Üster
Can Yayınları
2009
384 sayfa, 22.5 TL.