Bazılarının parçalanmış hayatları

Bazılarının parçalanmış hayatları
Bazılarının parçalanmış hayatları

Müge İplikçi

Geçmişten sevgililer, eski eşler, ölü çocuklar... Sanki öyküler arasında dolaşan hayaletler gibi kendilerini hissettiriyorlar. Müge İplikçi'nin bu yeni kitabında hem eski öykülerinin havasını hem de yeni soluklu anlatısını buluyor okur
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Arşivi

İlk eserleri yayımlandığından beri takip ettiğim bazı yazarlar vardır, bunlardan biri de öykü ve roman yazarı Müge İplikçi. İlk eserinden son eserine bir yazarı tanıyınca, doğal olarak bir yandan eserler arasındaki farklılıklar diğer yandan da yazarın kişiliği gündeme geliyor. Başka deyişle, hem değişen konularıyla hem de değişmez kişiliğiyle anlaşılıyor yazar. İplikçi’nin değişmezlerinin başında kadın sorunlarını insanca ele alışı gelir. Kurgusunun temelini şiddete maruz kalmış, tecavüze uğramış, aldatılmış, kimsesiz ve yalnız kadın portreleri oluşturur. Yeni öykü kitabı Kısa Ömürlü Açelyalar’da benzer temaları kullanıyor fakat bununla kalmayıp daha genel, kentli insanın parçalanmış hayatından portreler de sunuyor.
Kadın sorununu ele aldığı öykülerle başlarsak (çünkü kitapta bunlar çoğunlukta) yazarın kaleminden tanıdık kadın portreleri görüyoruz. Toplumun çaresiz bıraktığı kız çocukları ve kadınlar bu öykülerin kahramanı. ‘Aşk Olsun; Olmasın’, ‘Kadın Prens’ ve ‘Yalnız’ adlı öykülerde aldatılmış kadınların öykülerini yazıyor İplikçi. ‘Her Yara Kapanmak İçindir’ öyküsünde de alyansını bir türlü çıkaramayan, kocasının aşağılamalarına maruz kalan bir kadın anlatılıyor. Hepsinde parçalanan hayatı karşısında şaşkın ve çaresiz kadınlar görüyoruz. Genelde parçalanma bir darbe gibi ani olduğundan, hayata yeniden şekil vermek zorlaşıyor. Bu öykülerde anlatılan kadınlar çağdaş evliliklerin kıskacında sıkışmış, kendilerine biçilen roller ellerinden alındığı için boşlukta kalmışlar. ‘Her Yara Kapanmak İçindir’ adlı öyküde aşkı şöyle tanımlanıyor: “...(A)şk bir pergeldi, kaderse çizilmiş olan alınlarımıza...” Bu sözler yalnızlık konusunu başka bir açıdan düşündürmesiyle ilgimi çekti. Yaşamların kesiştiği noktada birlikte çizilen kaderin, aslında ne denli bağlayıcı olduğu, özellikle kadının yaşamını nasıl tutsak ettiğini pergel imgesi çok güzel dile getiriyor. Kitaptaki ender aşk öykülerinden biri olarak aslında aşkın şimdiki zamandan çok geçmiş zamanda mümkün olduğunu da düşündürüyor okura. “Bir pergeldir aşk. Çok eskiden söylenmiş bir şiirde geçer. Tüm eski sözler gibi ağırdır yıllara yayılan karşılığı; ağırdır hafızalardaki yeri. Oysa sen beni zamanla çok gündelik bulur hale geldin. Bu kadar mı teslim etmiştim kendimi sana? Bu kadar.”
Kadın öykülerine ek olarak kitapta ‘El’, ‘Çok Sonra’ ve ‘Her Cumartesi’ adlı etkileyici üç öykü daha var. Bunlarda masum kız çocuklarının erken evlendirilmesi, tecavüze uğraması, şiddete maruz kalması gibi konular işleniyor. Suçlulardan ise söz edilmiyor. Onlar öykünün dışından saldıran kötülük simgesi olarak varlar. Aslında öykülerde ortak bir soyutlanmış kötülükten söz etmek mümkün. Bu kötülük öylesine güçlü ki, bir kişiden çok, hayatın kendi acımasızlığı olarak anlaşılabilir kolaylıkla. Kahramanların ortak özelliği ise bu güç karşısında tek başlarına kalmaları.

Sonsuz aşk yok
Yalnızlık sadece kadın kahramanların öykülerinde değil, İplikçi’nin bütün öykülerinde kendini hissettiriyor. ‘Kileçra Gecedeki Yalnızlık’ adlı öyküde anlatılan yalnızlık duygusu, cinsiyetsiz, sosyal kimliksiz, sınıfsız birinin yapay ışıklı bir gecesini anlatıyor. Kimsesizlik duygusu aslında çok farklı temaları işleyen başka öykülerde de karşımıza çıkıyor. Bu konuda kadınlar kadar erkek kahramanlar da yalnızlıktan paylarına düşeni alıyorlar.
İplikçi’nin hikâyelerinde sonsuz aşk olmadığı gibi, sonsuz dostluk da yok. “Gezi” adlı öyküde birlikte yola çıkan iki kadının sadece gezileri değil, dostlukları da bir anda bitiyor. Aşk gibi dostlukların da hatalara tahammülsüzlüğü, çağımızın önemli bir kusuru olarak öykülerde yer buluyor. İplikçi’nin kahramanları aşk ya da dostluk konularında sadece birbirlerine değen hayatlar sürüyorlar; birlikte oluşmaktan çok uzaklar. Ne dostluk ne de aşklarında ebedi bir an yakalıyorlar. Her şeyin geçici ve anlık olduğu bir dünyada yaşıyorlar. Bu da hep sözünü ettiğimiz kimsesizliği ve acıyı beraberinde getiriyor. Birkaç öyküde yer alan, hırslarıyla kendini var eden karakterler de gücün, paranın, unutmanın karşısında boşluğa ya da mutsuzluğa düşüyorlar. Aslında hep olumsuz olandan söz ettik fakat İplikçi’nin kahramanları olumsuz tiplemeler değil. Olumsuzluk kahramanlardan değil, dünyanın acımasızlığından kaynaklanıyor. Belki yazarın dünya görüşünde Schopenhauer gibi pesimizmin hâkim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Anlatılan yaşamlar acı deneyimlerle dolu, aynı ünlü filozofun inancındaki gibi.
Bir başka ortak bir tema olarak unutma ve hatırlama da farklı şekillerde öykülerde yer alıyor. Alzheimer hastalığının gündemden düşmediği günümüzde yazar en az bunun kadar acı bir de hatırlama hastalığı yaratıyor. Burada anlatılan, acı olanı, acı verini unutamama hastalığı. ‘Şehirler Kent Olunca’ öyküsünde, her şeyi hatırlayan her acısını, her an yeniden hisseden bir karakter anlatılıyor. Bu ilginç öyküde, geçmişin her detayını hatırlayan biri olarak tek çareyi insanlardan kaçmakta buluyor kahraman. Aslında yazar, unutma ve hatırlama konularını, acı karşısında insan davranışı olarak ortaya koyuyor. Acının büyüklüğü ile unutma isteği, birbirlerine orantılı şekilde yer kaplıyorlar. ‘El’ adlı öyküde küçük kızını kaybetmiş baba ya da ‘Çok Sonra’da üç erkek tarafından tecavüze uğramış bir kız çocuğunun zihninde unutmak, doğal olarak tek istenen ruh hali oluyor.
Müge İplikçi eserlerinde alegori kullanan bir yazar olarak bilinir. ‘Bir Soru’ ve ‘Hamlık Her Şeydir’ adlı öykülerde yazar türbanlı kız ve etik değerleri olmayan gazeteci/köşe yazarı karakterlerini işliyor. Her iki öyküde karakterlerin etrafında bolca ironi seziliyor, fakat ironi de onların basmakalıp karakterler olmalarına engel olamamış. Neyse ki tüm kitapta bu türden klişeler çok az, yeni öykülerde yazarın alegorik olandan daha simgesel olana doğru uzandığı görülüyor. Kitapta benim en sevdiğim ‘Vaşington Portakalı’ ve ‘Mercimek Çorbası’ adlı öyküler oldu. Kadınsı konularla bağdaştırdığımız yazar tam da beklenenin aksine yiyecekle ilgili öykülerinde çok erkeksi bir anlatı tercih etmiş: aşçılar erkek, damakta kalan lezzetler de çocukluktan kalan anılar. Buradaki olaylar ve kişiler, bir yer, bir kültür ya da bir zamana ait değiller. Tanıdık bildik bir ülkenin hikâyesi de değiller. Buna rağmen yeni bir tat veriyor bu öyküler. Vaşington Portakalından portakal çiçeğine, reçel kokusundan Beyaz Saray politikalarına hoş bir ağ örüyor. Her seferinde yinelenen sözcük, yeni anlamlar kazanıyor. Yazarın değişmezlerinden söz ettik, bir de değişen gelişen yeni bir soluk olarak hissettiğim bir anlatıdan söz etmek gerekir. Öyküler şimdiki zamanda anlatıldığı halde, bir şekilde geçmişin izlerini hissettiren anlatı çokboyutlu bir zaman diliminde yaşanıyor hissi vermiş. Geçmişten sevgililer, eski eşler, ölü çocuklar... sanki öyküler arasında dolaşan hayaletler gibi kendilerini hissettiriyorlar. İplikçi’nin bu yeni kitabında hem eski öykülerinin havasını hem de yeni soluklu anlatısını buluyor okur.

Birer cümlede Müge İplikçi kitapları
Sorunlarıyla, biçemiyle, en önemlisi özgün sesi ve tınısıyla Transit Yolcular, bize Türk edebiyatında yeni bir yazarın tavrını müjdeliyor. Enver Aysever, Cumhuriyet Kitap, 2002

Müge İplikçi’nin yazarken kendini nasıl alabildiğine yıprattığı okurların da gözünden kaçmayacaktır, Kül ve Yel yazarken olduğu gibi okurken de zorlayıcı çünkü her satır unutmayan okuyucu için bir ipucu. Tansel Tüzel, Radikal Kitap, 2004

Müge İplikçi’nin Cemre’sinde kadın duyarlığı var. Yalın ama bu yalınlığın içinde edebi göndermelerle güçlendirilmiş anlatımı, romanın başarı oranını artırıyor. Doğan Hızlan, Hürriyet Cumartesi, 2006

Kafdağı, hem yapısal olarak hem de tematik anlamda Müge İplikçi okurlarını (dolayısıyla postmodern metin okurlarını) fazlasıyla hoşnut edecek bir kıvam ve tatta. Zeynep Sırma, Milliyet Kitap, 2008

KISA ÖMÜRLÜ AÇELYALAR
Müge İplikçi
Everest Yayınları
2009
116 sayfa
9 TL.