Behiç Ak'ın çocukları nelere kadir?

Behiç Ak'ın çocukları nelere kadir?
Behiç Ak'ın çocukları nelere kadir?
Behiç Ak'ın yeni kitabı 'Galata'nın Tembel Martısı'nda, günümüz teknolojisine sıkı bir eleştiri var. Bireylerin, özellikle sosyal paylaşım siteleri yoluyla gerçekleştirdikleri 'sanal' başkaldırıları ve bunun sonucunda bir şey yaptım, katıldım, katkıda bulundum yanılgısına düşmeleri, öyküde çok somut bir örnek olayla gösterilmiş
Haber: MEHMET ERKUT / Arşivi

Bir adam ki, her şeyi tamir edebiliyor... Başka bir adam, borulardan duyup da öğrenemeyeceği şey yok... Bir küçük kız, kendini dünyada olup biten her şeyden sorumlu hissediyor... Öte mahallede de bir küçük oğlan, icatçının önde gideni... Diğer bir küçük kız ki, söylediği her şey sessizliğinde yatıyor... Ya da öyle bir okul ki, isimler çok şey anlatıyor... Ya şu ‘tembel’ martı? O ne anlatıyor?..
Behiç Ak’ın ‘Güneşi Bile Tamir Eden Adam’la başlayıp, bugün ‘Galata’nın Tembel Martısı’yla yedi kitaba ulaşan ‘gülümseten öyküler’i, kuşkusuz, oldukça özel bir koleksiyon. Sırf çocuklar için değil –her ne kadar kahkaha hakkı önce onların olsa da– yetişkinler için de. Ak’ın öykülerinde başkarakter bir çocuk da olabilir, bir yetişkin de. Yaşı ne olursa olsun, o, insanı, yaşadığı yer bağlamında, mahallesinin gerçekliği içinde anlatıyor. Bazen bir adada, bazen bir sahil kasabasında, bazen de metropolün tam göbeğinde görüyor onu. Farklı halleri, dertleri, tutkuları, saplantıları, hayalleri, tuhaflıkları, sıradanlıkları, dünleri ve bugünleriyle, her biri ayrı dünya , hepsi bir başka ‘âlem’ bir grup insan çıkarıyor karşımıza. Kıyıda köşede kalsa da, unutulduğu sanılsa da bazen, gözden kaçmamış insanlar hepsi de. Hem sadece insanlar mı? Bir karaktere sahip olmak, birey olarak görülmek için insan olmak şart mı? Kavramsal olarak, evet, belki. Ama, insanın baktığı, onun algısından geçen her canlı, başlı başına bir karakter yansıtmaz mı bizlere? En azından Behiç Ak’ın baktığı yerde, bu böyle.
‘Galata’nın Tembel Martısı’, hemen dibinde oturdukları Galata Kulesi’nde onarım başlayacağını öğrenen iki kardeşin, Hülya ve Emre’nin, kulenin taşları arasındaki yuvalarda yaşayan ebabil yavrularını kurtarmak için gösterdikleri çaba üzerine, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü bir öykü. Ama ne çaba! Belediyeyi harekete geçirmek, insanların dikkatini konuya çekmek, toplumsal duyarlılığı uyandırmak, kolay mi? Hele iki çocuk için! Peki neler yapacaklar? Kimden ya da kimlerden yardım alacaklar? İşte bu noktada, Behiç Ak’ın ‘çocuk nelere kadirdir’ sorusuna verdiği yanıt(lar)ın edebi özgünlüğü çıkıyor karşımıza.
Ak’ın kitaplarında, güncel ve somut –kimi zaman da acı– gerçekler buluşuyor çocukla, hatta yetişkinle. Onu özellikle çocuklarla bu kadar rahat buluşturan şeyin, anlatımındaki salt sihirli gerçeklik olup olmadığını söylemek o kadar kolay olmasa da, bir okuru olarak şunu söyleyebilirim: Ne zaman onun kitaplarından birini okusam, Truffaut’nun Cep Harçlığı’ndan (L’argent de poche, 1975) ya da Fellini’nin Amarcord’undan (1973), renkleri güçlendirilmiş, biraz daha ‘çocuğa göre’leştirilmiş birer sahne izlemiş gibi olurum. Son derece ciddi ve düşündürücü bir sorunu ele alıyor bile olsa, Ak, anlatımını yumuşatan o masalsı sisi hiç kaldırmıyor. Çocukla doğru şekilde buluşmasını sağlayan şey de, umutsuzluk yansıtabilecek bir konuyu bile onu yaralamadan, mücadele edilebilirliği ve üstesinden gelinebilirliğiyle birlikte ele almadaki bu ustalığında yatıyor olmalı.
İnsanın kendini belli sorunlar karşısında aciz hissetmekten duyduğu rahatsızlığı ve eyleme geçme ihtiyacını hepimiz biliriz. Çocuk için de durum çok farklı değil. O da kendi duyarlılığı içinde mücadeleye katılmak, hatta belki bu mücadeleyi başlatmak, bir şeyleri değiştirmek istiyor. Ak’ın öykülerinin belki de en önemli yanlarından biri, çocuklara bu mücadele alanını açması ve onları eyleme dahil etmesi. Ama bunu yaparken de, gerektiği yerde masalı ve olağandışı öğeleri kullanarak, onun boş hayallere kapılmasına engel olması. Çocuğa, çok şeye olsa da, ‘her şey’e kadir olmadığını sürekli hatırlatması. Umutsuzluğa izin vermemesi, ama boş umutlarla da vakit kaybettirmemesi... Her insanın içinde, onu insan yapan bir duyarlılığın varlığını doğrulaması, ama buna her zaman güvenilemeyeceğini unutturmaması. Çocuklar için yazılan edebiyatta, belki tutturması en zor dengelerden biri bu. 

Bunları düşünmek lazım
Eyleme geçme ve mücadeleye katılma konularında da, özellikle günümüz teknolojisi bağlamında sıkı bir eleştiri yatıyor öykünün temelinde. Bireylerin, özellikle sosyal paylaşım siteleri yoluyla gerçekleştirdikleri ‘sanal’ başkaldırıları ve bunun sonucunda bir şey yaptım, katıldım, katkıda bulundum yanılgısına düşmeleri, bu öyküde çok somut bir örnek olayla gösterilmiş. Sahaya inmek yerine, ekran karşısında ‘kolaylıkla’ var olmanın yarattığı yapay gerçekliğin, aslında bir şeyleri nasıl da çözmediği, bireysel tatminden ve kendini gerçekleştirmişlik hissinden öteye nasıl gidemediği ortada. Çağımız insanının bu sentetik sosyalleşme biçmine Ak’ın getirdiği eleştirel bakışı, onun bant karikatürlerinde de sık sık görüyoruz.
Ya insan hakları? Bu dünyada hep birlikte yaşamak için, bu haklar tek başına yeterli mi? ‘Galata’nın Tembel Martısı’nın belki de en başat sorgulamalarından biri de bu. “Her şey insan için,” diyen insan, kendisi için neyin doğru olduğunu tayin edebiliyor mu? Empati özürlü diyelim insan için; kendinden başkasının yaşamına karşı bir saygı geliştirmekten aciz, diyelim veya. Öyle ya da böyle, ekosistemdeki her türlü bozulmanın, nasıl karşı koyamayacağı bir intikamla kendisine geri döneceğini, hayal edebiliyor mu? İş bu raddeye geldiğinde, kendini, kâğıt üzerinde tanıdığı ve tanımladığı o hakları sıfırlayan bir ortamsızlık içinde bulacağının, farkında mı? Yaşayabileceği bir dünya kalmadığında geriye, o hakların ve bürokrasinin nasıl yararsız hale geleceğini öngörebiliyor mu? Bazı soruları, yanıtları çoktan verilmiş olsa da, tekrar tekrar, inatla sormak gerek. Behiç Ak’ın öyküleri, özellikle de ‘Galata’nın Tembel Martısı’, bunları erken yaşta sormak için ideal bir yol arkadaşı.

GALATA’NIN TEMBEL MARTISI
Behiç Ak
Günışığı Kitaplığı
2011
92 sayfa
13 TL.