'Ben hiç kimse değilim, adım yok'

'Ben hiç kimse değilim, adım yok'
'Ben hiç kimse değilim, adım yok'
2011 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi Şavkar Altınel'in yolculuklarını anlattığı kitaplarda, beklentinin, yolculuk bitip evine döndüğünde yazdığı şiirlerde ise beklentinin boşa çıkışının hikâyesini okuruz
Haber: Emre Ayvaz / Arşivi

Şavkar Altınel’in de çok sevdiği büyük İngiliz şairi Philip Larkin, bir söyleşisinde “Wordsworth için nergisler ne idiyse benim için depresyon odur” der. Kastettiği klinik anlamda ‘depresyon’dan ziyade bir tür ümitsizlik, sürekli bir can sıkıntısı, bitmeyen bir korkudur. Hayat , tanımı itibariyle, ıskalanan bir şeydir Larkin için. Büyük bir şey olacağını, başımıza dramatik bir şeyler geleceğini ve işte o zaman , artık, ‘hayat’ denen şeyin başlayacağını hissederiz; ama o şey bir türlü olmaz, olmaz, olmaz; sonunda da hayatın boşa çıkmış bir beklentiden başka bir şey olmadığını anlarız. Ümitle geleceği hayal etmenin vakti geçmiş, kederle geçmişi hatırlamanın vakti gelmiştir ama Larkin bu hayal kırıklığının muhtemel çareleriyle değil, kendisiyle ilgilenir. Wordsworth’ün evi terk etmekle başlayıp, pek çok şeyi anlamış, olgunlaşmış ve teselli bulmuş başka biri olarak eve geri dönmeyle sonlanan ‘romantik yolculuk’ fikri, Larkin için pek bir anlam taşımaz. Şavkar Altınel için de: “Bu düşün, sözcüğün en dar anlamıyla ‘romantik’, yani gerçekçilikten uzak olduğu görüşündeyim. Yolculuğumuzun Wordsworth’ün aradığı türden bir dönüşle bizi ayrıldığımız yere daha üst bir düzeyde geri getirebileceğine inanmıyorum.” 

Ölüm çağırdığında...
Altınel yine de, hayatını eviyle çalıştığı kütüphane arasında geçirmiş Larkin’in aksine, her fırsatta yolculuğa çıkar. Avustralya’yı anlattığı ‘Güneydeki Ülke’de, Uzakdoğu yolculuğunu anlattığı ‘Kvangvamun Kavşağı’nda ve bu iki kitabın hazırlayıcıları olduğu ‘Tepedeki Yabancı’da, ‘Romantik’ yolculuğa inanmadığı halde yine de yolculuktan bir şeyler bekleyen birinin, başka türlü hayal kırıklıklarını okuruz. Yıkıcı bir hayal kırıklığı değildir bu, bir şeyin imkânsız olduğu bilindiği halde yine de denenmesi ve deneme daha önceki seferlerde olduğu gibi yine başarısızlıkla sonuçlanınca bu imkânsızlığın, sakince, bir daha öğrenilmesidir: “Doğanın neredeyse inanılmaz derecede çarpıcı bir köşesinde alabildiğine özelliksiz bir Anglo-Amerikan banliyö hayatının yaşanmaya çalışıldığı böyle bir yerde, beni bilen herkesten uzakta ben de belki istediğim kadar kimliksiz ve özelliksiz olabilirdim. Şavkar Altınel mi dediniz? Yanılıyor olmalısınız. Ben hiç kimse değilim, benim adım yoktur. Ve adım olmazsa ölüm bir gün beni nasıl çağırabilir ki?”
Wordsworth’ün yolculuktan beklediğinin tam zıddıdır bu, ama yine de, hâlâ, bir beklentidir. Şavkar Altınel’in yolculuklarını anlattığı (ve bu yolculuklar sırasında yazdığı) kitaplarda bu beklentinin, yolculuk bitip evine döndüğünde yazdığı şiirlerde ise beklentinin boşa çıkışının hikâyesini okuruz. Ama ne Wordsworth’ünki kadar iyimser bir hikâyedir bu, ne de Larkin’inki kadar öfke ve ümitsizlik dolu: Verdiği ümitler ne kadar boşa çıkmış olursa olsun, dünya sırf güzel ve anlamlı (ya da anlamlıymış gibi) oldukları için hafızaya kazınmaya değer şeylerle dolup taşan bir yerdir Altınel için. Her şeyin anlamla dolduğu (ya da dolar gibi olduğu) anlar vardır ve şiir de zaten bu anların, akla Proust’u ya da Nabokov’u getiren bir çabayla, tekrar inşa edilmesidir. Ama bu sonradan inşa edilmiş anlar (Nabokov’un önce kusursuz heykellerini yapıp sonra huşuyla seyre daldığı anların aksine), kendi geçiciliklerini, hatta çoktan geçmiş olduklarını ve hayatın da bir gün böyle bitivereceğini hatırlatan birer harabedir.
İlk harabeye dönmüş olansa evdir. Tanpınar’ın, Paris’e yaptığı ‘Romantik’ yolculuktan Wordsworth gibi dönmüş Yahya Kemal’den bahsederken açtığı ‘eve dönmek’ meselesinin, on yedi yaşında Türkiye ’den ayrılan (önce Chicago, sonra Glasgow, en son da Londra) ve bir daha geri dönmeyen Şavkar Altınel’i de epey meşgul ettiğini biliyoruz. İki şey daha biliyoruz: 1. Yahya Kemal eve dönmüş, ama eve dönmenin nasıl bir şey olduğu konusuna pek girmemişti: “Gittik... Bahs açmadık dönüşten.” 2. Senelerce, ustasının yaptığı Avrupa yolculuğunun aynısını yapmak için yanıp tutuşan, ömrünün sonlarına doğru da nihayet bu fırsatı bulan Tanpınar, dört yolculuğundan kendisini eksilmiş ve yaralanmış hissederek dönmüştü. İkisinin de belki tam teşhis edemedikleri, belki itiraf etmekten kaçındıkları, belki de kendilerine yakıştıramadıkları şey ‘yabancılık’tı.
Şavkar Altınel’se bu yabancılığı hem sahiplenerek hem de dünyayı sürekli yeniden keşfetmenin bir yolu haline getirmeye çalışarak Yahya Kemal’in ve Tanpınar’ın kenarında (ya da eşiğinde) durdukları asıl meseleye işaret ediyor: Tanpınar’ın Paris’e gittiğinde başlayacağını sandığı ya da Yahya Kemal’in biraz daha kalamadığı için elinden kaçırdığını hissettiği ‘hayat’ın orada da burada da bulunmadığını, ister evden çıkılmış olsun ister eve doğru, her yolculuğun aynı yere vardığını söylüyor. Aslında söylemiyor, yol üzerinde, etrafını hayretle seyrederken her şeyde bu bilginin gizli olduğunu fark ediyor ve biz de görelim diye parmağıyla gösteriyor. (Gösterdikleri arasında Larkin’in “depresyonu” kadar Wordsworth’ün ‘nergisleri’ de var.) Hiçbir yolculuğundan değişmiş ve huzur bulmuş bir başka kişi olarak dönmüyor, ama zaten yolculuğa değişmek ve huzur bulmak için değil, kimse tarafından tanınmadığı bir yerde ilk defa gördüğü şeyleri seyredip hafızasına kazımak için çıkıyor: bir bina, bir renk, bir manzara ya da bir ışık.
Altınel, ‘Güneydeki Ülke’nin bir yerinde, Avustralya’da şaşkınlıkla seyrettiği ‘yoğun ışığın’, 1920’li yıllarda orada bulunmuş D.H. Lawrence’ın da dikkatini çekmiş olmasını (“yüzyılların tozu altında yatan, ama üstüne büyülü bir ışık vuran bir Uyuyan Güzel”) ilginç bulduğunu söylüyor. Hayatını gezerek geçirmiş, her gittiği yere hemen yerleşmiş ama hiçbir yerde de çok fazla kalamamış olan Lawrence, Thomas Hardy hakkındaki kitabının başında da ilginç bir şey söylemişti: “İnsan dünya üzerinde kendisini evinde hissedebilmek için büyük bir mücadele vermiş, ama henüz başarılı olamamıştır.” Geçtiğimiz günlerde, Lawrence’ın terk ettiği ülkeden sessiz sedasız gelip ödülünü alan Şavkar Altınel, her şeyden önce bu başarısızlığın içinden çıkarıp bize gösterdikleri için kutlanmalı.