Beni bu hale sen getirdin!

Beni bu hale sen getirdin!
Beni bu hale sen getirdin!
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Ken Russell’ın 1986 yapımı filmi ‘Gothic’i hatırlarsınız, hani şu Mary Shelley’nin ‘Frankenstein’ı nasıl yarattığını anlatan filmi. Lord Byron ve Percy Bysshe Shelley’nin hikâyelerinden yola çıkılarak çekilen bu yapım, hiç eskimeyecek ‘efsane’nin ortaya çıkışındaki ‘ruh hali’ni beyazperdeye yansıtırken, gerçeklere tümüyle yapışmak gibi bir kaygı da taşımıyordu. Ama ‘Frankenstein’ mitinin tutunduğu kökleri kanlı canlı halde görmek de az şey değildi bizim için.
Mary Shelley, ikisi de yazar olan anne-babasından gelen ‘yaratıcı genler’le donandığından olsa gerek, erken yaşlarda edebiyata meyletmiş bir yazar. ‘Frankenstein’ ise onun ilk romanı, hem de 20’sine bile gelmeden kaleme aldığı, 21 yaşında da yayımladığı. 1918 tarihli roman (ki 1831’de Shelley tarafından ‘hafifçe’ değiştirilmiş başka bir versiyonu da vardır), yazarın hayatındaki ‘çalkantı’nın kitap sayfalarında ‘kâbus’a dönüşmesine vesile olur. Shelley’nin gördüğü bir rüya üzerine yazmaya giriştiği metnin orijinali ‘Frankenstein ya da Modern Prometheus’ (Frankenstein; or, The Modern Prometheus) adını taşır. Yazarın adını gizlediği üç ciltlik roman, John Milton’un ‘Kayıp Cennet’inden (Paradise Lost) bir alıntıyla açılır: “Senden istedim mi yaratıcım/ Benim olduğum balçıktan/ Beni insan kalıbına dök diye?/ Yakardım mı sana/ Karanlıktan çekip alman için beni?”
Bu alıntı, ‘Frankenstein’ın barındırdığı ‘meydan okuma’yı en baştan hissettirir okura, yazarın sonraki sayfalarda oluşturacağı yapı hakkında da belli bir fikir verir. Roman, Robert Walton adlı bir kaptanın Kutup bölgesine doğru yaptığı keşif gezisi sırasında kız kardeşine yazdığı mektuplarla açılır. Aslında bütün bir roman, bu mektuplar üzerinden yürür. Walton, geminin buzullar arasına sıkıştığı bir sırada güverteye aldığı ‘yabancı’nın (Frankenstein) hikâyesini dinlemeye başlar ve onun ‘cehennem’iyle yüzleşir. Victor Frankenstein, ölülerin parçalarından bir ‘iblis’ (ona böyle seslenir roman boyunca) yaratmış ve onun gazabıyla bütün sevdiklerini kaybetmiştir. Hikâyesinde bu ‘kaybediş’ sürecini takip ederiz, onun ‘pişmanlık’ının yansımalarını görürüz. Ama bu serüven, yalnızca Frankenstein’ın ruh halini göstermez bize. Aynı zamanda ‘iblis’in motivasyonu da anlaşılır kılınır. Kendisini yaratan adamdan (onun Tanrı’sı) hapsolduğu yalnızlığa bir son vermesini, kendisine bir ‘eş’ yapmasını isteyen yaratık, buna karşı çıkan Frankenstein’ı ölmekten beter eder...
Bu roman, neresinden bakılırsa bakılsın ‘şaşırtıcı’dır. 20 yaşında genç bir kadının elinden çıkmış olması gerçeğiyle afallamışken, metnin ayrıntılarına girdiğimizde, kabuğu soyup daha derinlere indiğimizde önümüze gelenler, romanın ‘erkeğin hegamonyası’na nefretle bakan bir kadın tarafından yazıldığını hissettirir bizlere. Bu yönüyle feministlerce çeşitli kereler incelenip yeni görüşlerin ortaya atılmasına vesile olan roman, öte yandan insanın Tanrı’yla hesaplaşması motifini de öne çıkarır. ‘İblis’in yaşadığı ikilem, onu Frankenstein’ın hayatını paramparça etmeye kadar götürür; yaratıcısının hayatına kast etmek dışında her türlü ‘kötülük’ü yapar ona. Çeşitli kereler, “Ben iyiydim ama beni bu hale sen getirdin!” mealinde şeyler söyler Frankenstein’a, ‘sevilme’ye olan açlığını dile getirir. Görünüşü yüzünden dışlanmasının sorumlusu o değildir; her şeyin başı ‘yaratıcı’ ve onun ‘yaratma’ hırsıdır. Bir ‘kurban’dır aslında ‘iblis’, orada olmaması gereken adamdır; ‘olması’ da kendi tercihi değildir...
Mary Shelley’nin romanını ‘erkeğin kibrinin trajik sonuçları’ diye okumak da mümkün. Frankenstein’ın, sonuçlarını göremeyecek kadar kör bir bakışla giriştiği ‘bilim hamlesi’, nefes almayı bile güçleştirecek bir sürecin tetikleyicisi olur. Taktığı at gözlüğü, hayatını cehenneme çevirecek ‘iblis’le baş başa bırakır onu, ‘ölüm’le yaşamaya kadar götürür ve nihayetinde de ölümle kucaklaştırır. Sevdiği kadından babasına kadar çevresindeki bütün ‘iyi insanlar’ yitip gider kibri yüzünden, tıpkı kendisi gibi... 

Frankenstein’ın yaratığı
Farklı bir ‘gotik’ anlayışla kaleme alınan ‘Frankenstein’ın en ünlü beyazperde uyarlaması olan 1931 tarihli James Whale filmiyse, romanın birçok uyarlaması gibi, Shelley’nin metninden ziyade Peggy Webling’in 1927 tarihli oyununa dayar sırtını. Dolayısıyla roman-film karşılaştırması yerine roman-oyun karşılaştırmasını gerekli kılar bu durum. Oyunu izleme şansımız olmadığından, biz gene de romanla filmi karşı karşıya getirme yöntemini seçeceğiz, kaçınılmaz olarak.
Öncelikle söylenmesi gereken şu olur herhalde bu karşılaştırmada: Shelley’nin tümüyle ‘karanlık’a gömülmüş metnini ‘aydınlatma’ hevesi göze çarpar filmde. Frankenstein’la yaratığının mücadelesi çok daha dar bir alana sıkıştırılır, ‘iblis’in motivasyonuna pek yer açılmaz. Romanda uzun cümleler kurup derdini anlatan yaratık, filmde dilsizdir (belli belirsiz sesler çıkarma dışında) ve ‘nedensiz’ terör estirir. Bir suçlunun beyniyle hayat bulmasıdır onun şiddete eğilimli olmasının nedeni. Shelley’nin Milton göndermesi yaparak başkarakterine Victor ismini koyması da filmde tercih edilmez ve Henry adı uygun görülür. Victor ise, yaratığın ilk kurbanı olacak ‘kambur uşak’ın adı olarak karşımıza çıkar. Bu tercih, filmin romandan epeyce uzakta gezineceğinin en belirgin işaretlerinden biridir.
Shelley’nin romanı, Frankenstein’ın yaratığını bir ‘birey’ olarak çizerken, filmde bir tür ‘hayvan’ gibi resmedilir ‘iblis’. İnsanî refleksleri gelişmemiş yaratık, sonradan ‘yanlışlıkla’ öldüreceği küçük bir kızla karşılaştığı sahnede insansı özellikler sergiler sadece. Kısacası, bu karakterle bağ kurabileceğimiz hiçbir şey verilmez bize, onun eylemlerine ‘anlam’ katabilecek bir malzeme bulamayız. Frankenstein’ın peşine düştüğüne dair bir işaret de yoktur.
İşin Frankenstein boyutuna döndüğümüzde, genç bilim adamının ‘kibirli’ doğasının öne çıktığını görürüz. Bu durum, filmin romana en çok yaklaştığı ruh halidir. Ancak ‘kibrin trajik sonuçları’, Shelley’den farklı biçimde kimlik bulur. Yaratığın gazabından daha çok alt sınıf nasiplenir, üst sınıfı ‘rahatsız etmek’le sınırlı kalır bu öfke. Ve finalde romandan iyice kopar film, Frankenstein için ‘mutlu son’, ‘iblis’ içinse yanarak ölüm uygun bulunur. Oysa romanda Frankenstein ölürken, yaratığın akıbeti belirsiz bırakılmıştır...
James Whale’in ‘Frankenstein’ını Mary Shelley’nin romanından bağımsız olarak izlediğimizdeyse bunca eksikliği hissetmeyiz. Bambaşka bir yapı içinde farklı bir bakış açısı geliştirir ve filmi de kendi kapsama alanında ‘değerli’ buluruz. Özellikle Boris Karloff, yaratıkta büyük bir etkiye sahiptir. Aktör, hikâye boyunca hiç konuşmadan ‘korkunun anatomisi’ni çıkarır, bu türde aşılamayacağının sinyallerini verir. İnsanoğlunun -kendi eliyle yarattığı- korkularının ete kemiğe bürünmüş hali gibidir Karloff burada, temsil ettiği ‘halk düşmanı’ysa yok edilmesi gereken bir ‘canavar’dır, gene insan eliyle yaratılmış. İnsanın Tanrı’yı oynamayı denediği her durumda karşılaştığı ‘terör’ de bu hikâyenin özündeki yerini alır, ‘meydan okuma’ kaçınılmazdır çünkü, ‘etkiye tepki’ de aynı şekilde...
Not: ‘Frankenstein’ın 1931, 1994 ve 2004 yapımı uyarlamalarının DVD’lerini raflarda bulabilirsiniz. Ayrıca ‘Frankenstein Kurt Adama Karşı’ (1943), ‘Frankenstein’ın Evi’ (1944), ‘Frankenstein’ın Laneti’ (1957), ‘Frankenstein’ın İntikamı’ (1958), ‘Frankenstein’ın Gelini’ (1985) gibi çeşitlemelerin DVD’lerine ulaşmanız da mümkün.

FRANKENSTEIN
Mary Shelley
Çeviren: Elif Özsayar
Arion Yayınevi
2009 (4. baskı), 305 sayfa, 13 TL.