'Benim yapabileceğim en iyi şey nitelikli muhalefettir'

'Benim yapabileceğim en iyi şey nitelikli muhalefettir'
'Benim yapabileceğim en iyi şey nitelikli muhalefettir'

FOTOĞRAF: ENGİN IRIZ

Tuna Kiremitçi: '1923 cumhuriyeti; 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90'lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar'
Haber: Ayça Örer / Arşivi

‘Selanik’te Sonbahar’, ‘ya her şey farklı olsaydı?’ sorusu üzerine kurgulanmış bir roman. Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla bir gün sırra kadem basar, gazeteci Latife kendi hayatını kazanmak için onun peşine düşer, olaylar gelişir. Tuna Kiremitçi’yle biraz ya her şey böyle olmasaydı ne olurdu ihtimali üzerine, biraz gündem üzerine konuştuk. 

‘Selanik’te Sonbahar’ bir tür tarihi kurgu üzerine tasarlanmış bir roman. Cumhuriyetin olmadığı, Osmanlı’nın devam ettiği bir tarihe bakıyoruz. Bu kurgu nasıl ortaya çıktı?
90’lı yılların ortasında Tarık Günelsel’in bir metni yayımlanmıştı. İstanbul Bienali’ne sunmak için yayımlanmış bir metin. Mebusan Meclisi, 90’lı yılların sonu. Bir tane mebus çıkıp kimsenin hatırlamadığı Mustafa Kemal diye bir mebustan bahsediyor. Samsun’a çıkacakmış ama bilinmeyen bir nedenden çıkamamış. Ben de o yıllarda kuantum efektlerine meraklı olduğum için merak etmiştim, “Ne olmuştu?” diye. Sonra unuttum tabii. Unuttuğumu zannettim daha doğrusu. Ama meğerse içimde yaşamaya devam etmiş. Tabii roman yazmaya yetecek bir şey değildi bu. Daha sonra günün birinde Osmanlı’nın pop yıldızı Atilla geldi aklıma. Onun hikâyesi daha yazılabilir bir şey gibi geldi açıkçası. 20. yüzyılın sonunda Bombay’dan Londra’ya her yerde ünlü olmuş, Osmanlı’dan çıkmış bir pop yıldızın hikâyesi. Her yerde meşhur ama özel hayatında bir o kadar mutsuz. Bağımlı birisi aynı zamanda. Bunu bulduktan sonra Tarık beyin metniyle bu hikâye arasında bir evren kuruldu ve kendi kendisine gelişmeye başladı. Oturup yazmaya başladım, yoksa roman yazmaya dair bir telaşım yoktu açıkçası. 

Osmanlı imparatorluğu devam ediyor ama her yandan kuşatılmış ve iç savaşlarla uğraşıyor. Tarihsel öngörünüz bu muydu?
Aslında ilk bakışta her şey aynı gözüküyor. Yine insanlar pop müzik dinliyor, televizyonda klipler oynuyor, yine kulüplere gidip dans ediyorlar, yine muhafazakâr bir hükümet var. Ama bir fark var, ulusal bilinçlerini kazanamamışlar. Mezhepsel çatışmalar yaşıyorlar hâlâ. Ulusal bir ruh uyanmamış. İlk bakışta aynı gözüken ama derin farklılıklar taşıyan bu arka planı vermeye çalıştım. Benim açımdan tam bir romantik aşk hikâyesi. İlk defa bu kadar istekli bir aşk hikâyesi yazdım diyebilirim hatta. 

Bir ulus bilinci oluşmamış dediniz ya, bu anlamda, ulus bilincine nasıl bir kıymet veriyorsunuz?
Bir arada yaşama ruhudur benim için. Cumhuriyetin ruhu, Mustafa Kemal’in vizyonuyla bizim eksik gedik de sahip olduğumuz bir şey. Bugün bu konuda çok eksiklerimiz var ama çok daha büyük acılar yaşamamıza bu ruh engel oldu. Bu da aslında cumhuriyetin kuruluşu esnasında yaratılan ruhla ilgili. Zaman zaman bunu hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu her şeyin reçetesi değil ama sonuçta bu ülkede bir arada ve barış içinde yaşamamız için yararlı bir çıkış noktası. 

Kürtler kendi taleplerini dile getirirken, tam da bunu sorun olarak gösteriyorlar…
1940 sonrasında kuruluştaki Mustafa Kemal cumhuriyeti çizgisinin devam ettiğini söyleyemeyiz. Ben Kürtlere bütün haklarının verilmesinden yanayım. Türkiye Cumhuriyeti bunu sağlayacak özgüvene sahip olmalı. O kadar entelektüel ve maddi birikimi olan bir ülke Türkiye. İhanet edilmediği müddetçe her türlü kimliğin ifade edilmesine açık olması lazım. 

Atilla kendi kabuğuna çekilmişken, bir kadın onu bu kabuktan çıkmaya zorluyor. Kadının adı Latife. Bir önceki aşkı Fikriye. Bu isimler nereden çıktı?
Önce Latife vardı aslında. Latife güzel söz, güzel ifade ediş biçimi demek, biliyorsunuz. Fikriye daha çok düşünülerek oluşturulmuş bir fikrin mahsulü. Biraz ‘Tutunamayanlar’ romanındaki Sevgi ve Bilge gibiler aslında. Ayrıca bu iki ismin tarihsel çağrışımları da malum zaten.
Tarihsel olarak baktığımız zaman, Fikriye Hanım romanda ölse de, Latife Hanım kaybettiklerine rağmen devam etme gücünü kendinde buluyor… Gerçek hayatlarında yaşadıkları trajediyi, romanda yaşamıyorlar…
Latife yaşça daha ileri olduğu için Fikriye’den, o daha sağduyuyu temsil ediyor aslında. Bu sağduyusuyla Atilla’nın güvenini kazanıp kabuğundan çıkmasına neden oluyor. İkisi de trajik figürler. Haklarında ne kadar çok şey söylenirse o kadar flu bir hale geliyorlar. Sözler onları ifşa etmiyor. Tam aksine daha çok örtüyor. Hiçbir zaman kim olduklarını öğrenemeyeceğimiz iki insan bence Fikriye ve Latife. 

Romanda Samsun’a gidecekken felç olan meçhul bir paşa var. Tarihsel olarak, bu meselenin odağında Mustafa Kemal olmasaydı, sizce her şey daha farklı olur muydu gerçekten?
Kesinlikle. Sonuçta Mustafa Kemal bir kişi değil, birtakım sosyal koşulların ortaya çıkarmış olduğu bir bağımsızlık ve milli haysiyet fikri. Bunu öldürüyorsunuz. Romanda felç edilen şey de bu fikrin ta kendisi. O bir fikrin vücut bulmuş hali. Bu tür bağımsızlık mücadeleleri içinde simge kişiliklerin ne kadar önemli olduğunu başka ülkelerden de biliyoruz. Karakterler sembolik olarak görülse de büyük önem taşıyorlar. Mustafa Kemal askeri dehanın neticesidir. Kuşkusuz o olmasaydı, tarih çok daha farklı akardı. Bunun aksini iddia edenleri çok ciddiye alamıyorum. 

Son yıllarda politikleşme toplumsal kesimlere yayıldı. Politik jargon her kesimin kullandığı bir hal aldı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
İçinden geçmekte olduğumuz dönemin öneminden kaynaklanıyor. Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar. Şu anda insanların siyasete karşı hassaslaşmış olmalarından daha doğal bir şey yok. Bugün reformlar yapabiliyorsa hükümet bunu 1923’te yapılan reformlara borçlular. Ben tarihin geriye çevrilebileceğini düşünmüyorum ama tarihte her şeyin hakkının verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye bugün Irak ya da Yugoslavya gibi değilse, bu, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yaratılan ruhun eseridir. 

İnsanlarda dönem dönem tarih nostaljisi olabiliyor…
Ben AKP’nin işine yarayabilecek birisi değilim. Onların kendi yetiştirdikleri kadroları var. Benim onlara yapabileceğim tek iyilik, nitelikli muhalefet olabilir. Kendilerini Atatürkçü olarak ifade eden insanların daha iyisini vaat etmeleri lazım. Türkiye’nin 90’lı yılları o kadar kötü geçti ki, ondan sonra gelen sürecin daha iyi gözükmesine imkân yok. Türkiye daha iyisine layık diyerek, bu rekabete girerek bence gerçekten bir şey yaratabilirler. Benim önerim budur. 

Romanı yazarken Selanik’e gittiniz mi?
Yazmadan önce gittim. Osmanlı devrimcilerinin en önemli şehirlerinden biri. Dolayısıyla Kemalistler için önemli bir şehir. Bir de İzmir’e benzediğini söylerlerdi, inanmazdım. Kayıp kardeşi gibi. Sadece tabelalar farklı dilde, göç olmadığı için gecekondular yok ve taksiler farklı renkte. Hüzün verecek kadar benziyorlar birbirlerine. Bu iki şehrin aynı ülkede olmaması çok acı. Siirt’le İzmir’in aynı ülkede olmasından daha normal İzmir’le Selanik’in aynı ülkede olması itiraf etmek gerekirse. Biri annede biri babada kalmış çocuklar gibi. 

Roman İstanbul-Sofya diyerek bitiyor. Yani bir kısmı Sofya’da yazıldı…
Balkanlar’ın şöyle bir tarafı var, özellikle Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan gibi ülkelerde ulusal bilinç Osmanlı-Türk alerjisi üzerine kurulu. Milli bilinçleri böyle Osmanlı aleyhtarlığı üzerine kurulu. Şimdi merak etmeye başlamışlar. Manevi olarak bize çok uzaklar. Gittiğiniz zaman çok uzak bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Aşırı bir Türk dizileri hayranlığı var. Dizilerle orada bir İstanbul sempatisi oluşmuş. Son on yılda İstanbul çok zenginleşti bundan dolayı da Balkanlar’da çok merak edilen bir şehir İstanbul. Ama eski alışkanlıkların kırılması da çok kolay olmuyor. Ben Sofya’yı çok seviyorum. Çok güzel bir Doğu Avrupa lirizmi var. Bir yazar için çok güzel yaşanılacak bir şehir. 

Romanda müzik de önemli bir yer tutuyor…
Bu çok uzun zaman parça parça şekillenmiş bir hikâye olduğu için benim müzikle olan ilişkim de bir şekilde kendisini var etti. Pop yıldızları mesaj üretmeye daha müsait. Stadyumda mesaj versin istiyordum. Ölümün devamlı farklı kılıklar halinde gelmesi de iletişim kurma çabasından. En damardan mesajını empoze edebileceğini düşünüyor. Hınzır bir karakter ölüm.

Selanİk’te Sonbahar
Tuna Kiremitçi
Doğan Kitap
2011, 288 sayfa, 16 TL.