Beş duyu mimarlığı

Pallasmaa, 'Tenin Gözleri'nde, görsel tasarım nesnesi yapılardan 'duyuların çoksesliliğine' hitap eden, yaşanabilir mimariye geçişin olanaklarını araştırıyor
Haber: CENGİZ ALKAN / Arşivi

‘Seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır; bu bütünlük, geçici olarak, ancak sevişmeyle sağlanabilir.’ diyordu John Berger ‘Görme Biçimleri’nde. Çok açık biçimde ‘görme’nin ‘dokunma’ya öncel olduğunu söylüyor Berger.
Optik sinirlerin, mesela kulaktaki salyangoz sinirleriyle karşılaştırılınca kat kat fazla sinir uçları ve liflerle olağanüstü düzeyde ‘bilgi’yi diğer tüm duyu organlarını açık ara geride bırakan bir hızla beyne aktarabilme yeteneği düşünülünce ‘görme’ algısının, ‘göz’ün fizyolojik, psikolojik ve algısal olgularda sağlam temelleri vardır. Ama aynı zamanda ‘ten’ en eski ve en duyarlı organımızdır, ilk iletişim aracımız ve en etkili koruyucumuz… Gözümüzün saydam ağ tabakasının üzerinde bile dönüşüme uğramış bir deri katmanı vardır… Gözlerimiz, kulaklarımız, burnumuz ve ağzımızın atası dokunmadır. Dokunma diğer duyulara dönüşerek farklılaşmıştır; dokunmanın öteden beri ‘duyuların anası’ olarak değerlendirilmesi bu olgunun tanınması gibi görünmektedir.
Sanat yapıtının alımlanmasında bilimin işleve dönük verilerinden yararlanmak çok ikna edici gibi durmuyor nedense. Çünkü şu ya da bu şekilde ayrı alanlar. Biri ‘yeni duyu algıları’ yaratmayı hedeflerken diğeri ‘işlevler’ yaratıyor. Ama ortak noktaları, var olan dünyanın ötesine geçmek. O yüzden kesin ayrımlar doğru değil. Berger’a dönersek, o ‘bütünlük’te ‘görme’ye verdiği önceliğin ‘dokunma’ya atfettiği önemle –“geçici olarak sevişmeyle sağlanabilir” olan – kıyaslandığındaki ikincillikte çok da haklı değil. Sanki modern zamanların (20. yüzyıl, daha da çok son 20-30 yıl) ‘görsel kültürü’nün ürünü bir sanat eleştirmeninin zorunlu bakış açısı gibi duruyor yaklaşımı.
Yapıları (evler, okullar, işyerleri, tarihi anıtlar…) ‘görürüz’. Ama içlerine gireriz, yürürüz, otururuz içlerinde. Ayaklarımızda hissederiz yapıları. Merdiven tırabzanlarına dokunuruz. Duvarlara yaslanırız. Dokunuruz yapılara... Mimari dokunsaldır.
İşitseldir aynı zamanda. Seslerimizi iade eder binalar, boş bir alanda yitip gitmelerinden farklı olarak: “Her şehrin sokaklarının yapısına ve ölçeğine ve geneldeki mimari üslup ve malzemelere bağlı bir yankısı vardır.” Binaların bizdeki en derin izleri kokularıdır aynı zamanda. Bir köy evi, vaktiyle okuduğumuz okul, bir mahalle bakkalı kokularıyla hafızamızda yer etmiştir: “Özel bir koku, retinal belleğimizin tamamen unutmuş olduğu bir mekâna yeniden girmemizi sağlar.”
Tatları da vardır binaların. Pürüzsüz mermerlerden yapılmış tarihi bir yapıyı algılayışımızda ‘oral’ bir bilgi vardır.
Zamanımızın mimarlığında egemen olanın bütünsel bir duyusal algılamanın parçalandığı ve ‘görme’nin tüm diğer duyuların aleyhine öne çıktığı düşüncesi, Juhani Pallasmaa’nın temel meselesi. ‘Tenin Gözleri’ felsefi bir bakışla günümüz mimarlığına dair bir eleştiri. 

Zaman ve tarihin dış gözü
Platon’dan Aristoteles’e ve Descartes’a Batı düşüncesinin köklerinde bir ‘göz-merkezcilik’ var. Matbaanın icadı (‘söz’lü kültürün tedricen yerini ‘yazı’lı kültüre bırakması), yapay ışıklandırma, fotoğraf, sinema ve dijital teknolojiler bu göz-merkezciliğin maddi koşullarını yaratan teknolojiler. Öte yandan pek çok filozofun varsaydığı “zaman ve tarih dışı göz”ü eleştiren Nietzsche’den beri, özellikle Bergson’dan başlayıp Yapısalcı-sonrası filozofları da içine alan Fransız düşüncesinde ağırlıklı bir yer tutan ‘anti-göz-merkezci’ bir eleştiri de var. Pallasmaa bu eleştirel tutumun izinden günümüz mimarisini sorguluyor. Görsel tasarım nesnesi yapılardan “duyuların çoksesliliğine” hitap eden, ruh-beden ikiliğini aşan bütünlüklü bir varoluşsal hissedişle yaşanabilir mimariye geçişin olanaklarını araştırıyor.
“Modern sanat ve mimarlıkta saydamlık, ağırlıksızlık ve havada asılı kalma duyumları merkezi temalardır. Son birkaç on yılda yansıtma, saydamlığı derecelendirme, üst üste bindirme ve yan yana koyma yöntemlerini kullanarak mekânsal bir derinlik duygusu ve hassas ve değişken hareket ve ışık duyumları yaratan yeni bir mimari imgelem ortaya çıktı. Bu yeni duyarlılık, yakın geçmişin teknolojik yapılarının göreli maddesizliğini ve ağırlıksızlığını olumlu bir mekân, yer ve anlam deneyimine dönüştürebilecek bir mimarlık vaat etmektedir” derken de bu olanakların var olduğunu da gösteriyor.

TENİN GÖZLERİ
Mimarlık ve Duyular
Juhani Pallasmaa
Çeviren: A. Ufuk Kılıç
YEM Yayın
2011, 89 sayfa, 24.5 TL.